25 Temmuz 2015 Cumartesi

Stratejik Derinlik Nedir – E Keys Stadi

Ne (stratejik) derinlikmiş ki bir avuç Adıyamanlı iki ay içinde dibini buldurmaya yetiyor. Şimdi hani bu bizi tir tir titreten selefiliğin Türkiye’deki inşacısı biraz da İran’dır desem İran’a bakışları Suriye pozisyonları üzerinden biçimlenmiş islamcılar da sekülerler de bana sövecek, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranacağım. Sadece yılmaz pers avcısı cemaat iştirak edecek bana ki onlar da zaten gerçek bir bolşevik gibi taktik çıkarları ne gerektirirse onun atını dehlediklerinden hükümsüzler. Ama gerçekten de öyle oldu. Türkiye’de “selefiliği” bizatihi şimdiki ölümcül düşmanları İran yarattı ucundan azcuk.

Sene doksan filan. Lise yatakhanesinde birkaç arkadaş oturmuş laflıyoruz. Yine Türkiye ile İran’ı savaştırmaya merak salınan günler. Laf nerden oraya geldi hatırlamıyorum ama bir arkadaş “eğer İran’la Türkiye savaşırsa naparsınız” deyiverdi. Hepimiz Türkiye tarafında savaşmayız dedik. İran’ı islamın yeniden atmaya başlayan kalbi sayan sadece biz değildik. Aynı şehirde aynı günlerde “Mollalar İran’a” veya “Türkiye İran olmayacak”cılar da sokakları ve anıtkabiri doldurmaya başlamıştı. Yani sadece biz ergenler değil kerli ferli “islam düşmanları” da öyle sanıyordu.

Aslında bugünden bakınca şimdi çok komik geliyor. On iki imamcı saftirik aleviler sanki koyu selefiymişlercesine on iki imamcı şianın devrimininin kahrolmasını ölesiye isteyen kalabalıkların en önünde yürüyordu ^-^ Dostu da düşmanı da kendisinin islamın, o islamın devriminin temsilcisi olduğuna ikna etmek, gerçek stratejik derinlik işte buydu.

Peki İran niye böyle bir derinliğe ihtiyaç duydu? Mevcut İran rejiminin Mart 1979’da iktidara ilk ulaştığından beri sürekli savunma halinde olduğunu sıklıkla unutuyor insanlar. Hem içerdeki öteki potansiyel iktidar odaklarına karşı hem de dış dünyaya karşı. Yaptırımsız tek bir günü geçmemiş bir rejimden bahsediyoruz. Hala da aynı savunma hali, aynı yıkılış korkusu devam ediyor. Misal adamlar 2009 seçimlerindeki başkan adayı Mir Hüseyin’i hala ev hapsinde tutuyor bu korku yüzünden. Ne zaman urganın iyice sıkıştırıldığını hissetse tepkisi de o kadar sert oluyor. 

Amerikan jandarması Şah’ı üstüne üstlük teokratik bir ideolojiyle devirip bir dünya gücüne cepheden düşmanlaşmak zorunda kalırken hemen yanlarındaki SSCB’ye karşı da tıpkı bizim osmanlıdan miras cumhuriyet zamanında yenilenene benzer ayıdan post moskoftan dost olmaz korkusuyla mücehhezdi İran (Büyük Şeytan = ABD, Küçük Şeytan = SSCB.. Emam Homeyni Matematik Yayınları). Bölgede bir tane bile dostları yoktu. Nasıl olsundu yüzlerce yıl sonraki ilk teokratik devrimdi gerçekleşen ve ne seküler ülkelerin ne de dini kendi payandası sayan arap monarşilerin buna sevinmesi mümkün değildi. Üstüne üstlük bir de Şia idiler.

Rejim nerdeyse tüm tepe kadrosunu kaybettiği devasa iç saldırılara uğrarken dışardan da Saddam musallat olmuştu. Tek bir tane bile tank satın alamıyordu ordusuna, Şah’ın milyarlar gömdüğü son model YuEsEy savaş uçakları yedek parçasızlıktan uçamıyordu vesaire vesaire. Yani nerden baksan kuşatma, nerden baksan tehdit ve korku. Pardon tek bir ülke müttefikleriydi: Suriye. Baba Esad’ın, Irak'taki rakip Baas fraksiyonuna karşı İran’a yaptığı yatırımın hasılatını oğul tahsil ediyor şimdi.

Madem ki devletlerin kuşatması altındasınız o halde kendinize halklar nezdinde etki alanları, bir tür şitratejik derinlik yaratmak zorundaydınız. Eğer evinizde ansızın saldırıya uğramak istemiyorsanız evinizin ötesinde karakollar kurar ve kendinizi bunlarla çevrelersiniz ki size saldıracaklar önce bu karakollara çatsınlar veya size saldıracaklar bu karakolların da onlara saldıracağını bilsinler. İran rejimi bu ilke doğrultusunda İslam dünyasını kategorize etti: Şii azınlık bulunan ülkeler, arap ülkeleri, arap olmayan islam ülkeleri. Uzun yıllar boyunca herkesin ağzına sakız olan İran’ın devrim ihracı geyiği işte bu kategorizasyona bağlı olarak değişik türde fikri veya betoni karakolların inşası teşebbüsüdür. Silah-külah bilmeyen gariban çiftçilerden yaratılan Hizbullah şii azınlığa dayalı beton karakolların en bi muhteşem örneği olarak yükseliyor Lübnan’da mesela ama bizim konumuz sadece Türkiye’deki fikri inşa faaliyeti dağılmayalım.

İran rejimi; basbayağı Şia ruhban sınıfının önderliğinde bir şia devrimi olmasına rağmen, tek bir sefer bile kendini tanımlarken o kelimeyi kullanmadı. Her zaman İslam Devrimi dedi kendisine müslümanların çoğundan(ehli sünnet vel cemaat) farklı bir inançta olmasına rağmen. Yüzlerce yıl sonra kendine islam sadece islam diyen bir ideolojinin iktidara gelişinin islam aleminde yankılanmaması mümkün mü? Değildi elbette. Peki ABD’ye ve ve ve özellikle İsrail’e ölesiye düşman bir “islami” rejimin sempati toplamaması mümkün müydü? Hayır, yüz bin kere hayır.

İsrail demişken Pers-Yahudi ilişkilerine dair kısa bir hatırlatma notu düşmek lazım soluklanma niyetine. Humeyni iktidarına dek Persler Yahudilerin doğal müttefikiydi bu coğrafyada. Taaa M.Ö. 6.yy'da Büyük Keyhüsrev’in Yahudilerin Babil sürgününe son vermesinden bu yana hem de. O sürgünden arta kalmış ve vakti zamanında Hakkari filan civarında krallık kurmuş yahudiler kürtlerin yahudiliğine delil sayılsa da ırkçı ve islamcı görünümlü ırkçılarca, yahudiler aslen perslerin müttefiğiydi. Öyle ki Trajanus M.S. II.yy’da Basra Körfezi’ne doğru usul usul Pers ülkesini işgal ederken bugün Barzani’nin yönettiği şehirlerdeki Yahudiler Perslere yardım için ayaklanıyordu. Humeyni gelene dek bu doğal ittifak devam etti ama her rejim ideolojik meşruiyete ihtiyaç duyar malum. Ve moderen zamanlarda ortadoğuda yerleşik hele hele islami bir recimseniz bunun en kestirme yolu bellidir: İsrail’e Ölüm!!! İsrail ortadoğudaki kitleleri uyuşturacağınız tabii afyondur. En kolay yoldan kitleleri bastırmaya yarar. İnanmayan akli melekelerini yitirmiş halde her kaybedişin belki de kendi liderlerinin bir hatasından değil de muhakkak ki İsrail'in oyunundan olduğunu sanan milyonlarca Akpartiliye bakabilir.

Devrimle birlikte Türkiye’de de aynı şekilde bir heyecan dalgası yükselmişti. Zaten ülke olarak bir tür iç savaş koşullarındaydık. İç savaş ortamı nedeniyle insanların fikren kolayca uçlara kaydığı bir toplumda islamda da uçların uyanmaya başladığı zamanlardı. Sonrasındaki 12 Eylül 1980 darbesi ballı ekmek lokması oldu. Sağı ve solu rötüşlemeyi birinci hedef alan darbecilerin ideolojik mengenesinin arasından doğala özdeş aromalı antikominis islam sıyrılıverdi. Hem zaten darbeciler toplumun yeterince müslüman olmamasının da yaşadığımız sorunlarda payı olduğunu düşünüyordu.

Tüm uyduruk kemalizm nutuklarına, darbenin bir nedeni de konya kudüs mitingiydi suçlamalarına rağmen -ne ironiktir ki yıllar sonra milli görüşe post darbenin uyduruk sebebi de sincan kudüs günü etkinliğiydi-  islam politik manada devlet için yakın tehdit değildi. "Aşırı" solcu veya sağcı olmanın acı çekme sebebi olduğu bu konjonktürde İran perspektifi bu kadar tazeyken fikren aşırılaşmanın en güvenli limanı islamcılık kalıyordu. Peki madem zemin futbol oynamaya müsaitti; islama yönelik bu sempati, islamın ideolojik bir nizam olmasına dair heyecan nasıl İran’a bu kadar müzahir bir hal aldı? O zaman internet henüz ABD Savunma Bakanlığı’nın portakalında vitamindi unutmayın. Kitaplarla, kitabevleriyle elbette akıllım. Tıpkı zamanında solcuların yaptığı gibi. Sonuçta aklın pardon mutezile'nin yolu bir. Ülkenin her yanında islami kitabevleri açılmaya, “çeviri” kitaplar sel gibi yayılmaya başladı.

Bu kitapların şia itikadına dair veya düz İran Devrimi övgüleri olduğunu sanarsanız yanılırsınız. Öyle kör gözüne parmağımla derinlik inşa edilemez. Geri kalan islam alemi ile arasındaki 1400 yıllık doktrinel ayrımı gayet iyi biliyordu İran. O topu biraz biberlemek gerekiyordu. Bu yüzden o da islam olarak geldi ama hangi islam?

Kestirmeden yanıt verilecekse selefi islam olarak geldi. Dört bir yanı Mevdudi’nin Dört Terim’leri, Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’leri, Ali Şeriati’nin Fatıma Fatımadır’ları, İbni Teymiyye’nin kitapları vesaire vesaire sardı. Ustalık oydu ki asla Humeynici sayılamayacak Ali Şeriati haricinde o kitapların hiçbiri bir Şia tarafından yazılmamıştı bile. Hatta İbni Teymiyye azılı Şia düşmanıydı ona bakarsan. İran islam devrimine dair tek bir referans veya övgü yoktu o kitaplarda. Sünniler tarafından yazılmış ve…mevcut sünniliği tahrip eden kitaplardı onlar. 

İrticayla mücadele kapsamında okulda yapılan baskında bende bu kitabı bulan Edebiyat Hocası bunu Sürücü Kursu kitabı sanmıştı...


Sünniliği nasıl tahrip ediyordu ki bu kitaplar? Çünkü 20. Miladi yüzyılda yazılmış olanlarının hepsi ama hepsi tek bir şeyi anlatıyordu: Modern Cahiliyye...Eğer bir islam devrimi yapacaksanız, eğer Muhammed olacaksanız düşmanınız aliymiş- muaviyeymiş, şiiymiş-sünniymiş olmazdı elbette. Onlar sonranın meselesiydi daha önceye gitmeliydiniz. Önce putlarını yıkacağınız bir Mekke’niz olmalıydı. Ve o Mekke moderen islam dünyasıydı. Peygamberin saf islamına ulaşmak için ilk hedef Mekke olunca ilk cihad edilecekler de kendiliğinden ortaya çıkıyordu: bu saflık tebliğine itaat etmeyen modern Mekke'nin sahibi mevcut islam dünyası. Bugün bu basit akıl yürütmeyi kavrayamayanlar hala IŞİD niye müslüman kesiyo yae diye ağlayıp duruyor.

Sürekli resmi tarih/ideoloji avcılığı yapan islamcılar; salt ezbere dayanan, benzerlikleri ve bunlar üzerinden kurulabilecek teorik ilişkileri irdelemeyi engelleyen fikri sabitleri nedeniyle kendi inançlarının da resmi ideolojisi/tarihi olduğunu unutma eğilimindeler. Ve bütün resmi tarihler yalan yahud yamultma üzerine inşa edilmiş konfor saraylarıdır aklın rüzgarıyla çöküveren. Şimdi twitterda iki harfi yan yana getirip bir sözcük yazmayı bile beceremeyen Abdurrahman Dilipaklar nasıl ki Kemalist ideolojinin zihinlerimize nakşettiği yalanları o Kemalistlerin kaynaklarına dayanarak kolayca yıkabiliyorsa –ki Dilipak’ın bile yalanlarını fâş edebildiği bir ideolojinin her 10 senede bir yapılan restorasyon darbelerine rağmen ayar tutmamasından daha doğal ne olabilir- o kitaplar da “mevcut” islamın resmi tarih/ideolojisinin yalanlarını fâş ediyordu.

Sadece "Şirk" kavramı üzerinden arşimet misali tüm dini kaldırıvermek mümkündü. Düşünsene Allah’ın emri olduğunu sandığın, inancına temel direk yaptığın şeylerin nerdeyse tamamının bidatlardan, hurafelerden oluştuğunu farkediyordun, resmen bir aydınlanma yaşıyordun. Tasavvuf ilahın tekliği ilkesinin ayaklar altına alındığı pagan ayinleri, türbeler Kur’anda va’z edilen sahih imanın çiğnendiği cahiliyye tapınaklarıydı. Şıhlar, hacılar, hocalar bu cahiliyyenin şirk koşucu ebu cehilleriydi. Dinine dayanak saydığın şeyler Kuran’a değil hadise dayanıyordu en iyi ihtimalle ki çoğu sahih bile değildi. Hem sahihlik kararını kim vermişti ki kuzum? Peygamber ben öldükten sonra sözlerim hit olacak deyip Collected Works filan mı hazırlamıştı, nööö.


                                   Bana eski dinimi geri ver o bana yeter

Mesela, mesela mezhepler!! Yahu bu kadar anlamsız bir şey olabilir mi? Zaten bu mezhepler değil miydi zavallı islam aleminin böyle paramparça olmasına sebep olan 72 fırkacı bölücüler. Hem Hazreti Peygamberin mezhebi mi vardı? Misal türk, sünni ve hanefisiniz. Bir anda mezhebinizin kurucusunun ehli beyt’i desteklediği için dövülerek öldürüldüğünü öğreniyordunuz sünni halifenin zindanlarında. Oysa sünniler mezhep bağnazlığına yuvarlanmışken bak İran İslam Cumhuriyeti’ne, Daru’t Takrib diye bir kurum kurmuş mezhepleri birleştirmeye çalışıyordu. İran kendini asla ideal diye deklare etmiyordu size. Siz sünni fundementalistleri okuduktan sonra kendiliğinden ona dönüyordu bakışlarınız. İslam Devrimin tek örneğine karşı farkında olmaksızın tipik bir SSCB idealleştirmesinin replikasıydı yaşanan.

Türkiyeli sünniler harıl harıl bunları tartışırken İran’da şianın gereksizliğine dair tek bir, mezhep mi o ne be böö tartışması olmuyordu. Çünkü rejim Ehl-i Şia’yı devrimi mümkün kılan devrimci bir ideoloji olarak maskeleyerek ona mezhepler üstü bir statü vermişti el çabukluğu marifet. Zaten magician da bildiğin mecusilerden gelmiyor mu :) Verdikleri ad neydi dur dur “Hüseyni Duruş” J Koskoca İran Rejimi velayet-i fakihlik kurumunu icat edip rejiminin temel direği yapıyordu ama baksanız da görmüyordunuz bunu. Yutmaması imkansız tatlı bir dolmaydı size sunulan.

Yutmak diyince peki yutanlar kimlerdi? Öncelikle entellerdi elbette. Kitap üzerinden kök salan bir fikrin ilk avı eşyanın tabiatı gereğince o kitapları çevirenler, yayınlayanlardır. Sonra o kitapların satıldığı kitabevleri çevresinde oluşan okuma gruplarıydı. Daha sonra ise 12 Eylül öncesinin Akıncıları ve bir kısmı “Kürt” eski ülkücüler. Darbe sonrası savundukları devletçe hapse tıkılan bu militan ülkücüler durumdaki tuhaflıkları farkedecek kadar uzun süre hapiste kalınca girdikleri zorunlu özeleştiri sürecini milletin hiçliğiyle tamamlamışlardı. Yani Allahu Ekber Humeyni Rehber diye haykırıp Humeyni’yi rehber edinmek milliyetçilik kirinden arınmanın sembolü gibi bir şeydi.

Akıncılardan devamen üniversitelerde çeşitli yapılanmalar oluşurken(müslüman gençlik vb...), bir çok dergi yayınlanıyor ve dergi çevresi denilen gruplar oluşuyordu. Mesela eski ülkücü yeni enternasyonel devrimci müslümanlar çeşitli dergiler(yeryüzü, yeni yeryüzü vb…) yayınlayarak tipik illegalite unsuru dergi çevrelerini meydana getiriyordu. Aynı zamanda kitabevleri de artık aynı fikriyatta birleşmiş çevrelerin/protoörgütlerin toplanma yerleri oluyordu. Misal Fırat’ın öte yanındaki İlim ve Menzil adını taşıyan iki kitabevinden sonradan adını tüm Türkiye’nin ezberleyeceği örgüt doğdu: Hizbullah.

Biliyorum İran’ı ve 2500 yıllık devlet geleneğini övmek klişe ama sapına kadar sünni -ki en bağnaz sünni mezheplerinden Şafi bir de- Kürtlerden kendi emrinde hem de Kökten İslamcı örgüt devşiren Şii İran’ı nasıl övmeyeyim.

Bu çevreler İran'daki bir merkezi örgüte filan bağlı değildi elbette. Hatta birbirleriyle çok iyi geçindikleri de söylenemezdi. Ama ortak bir noktaları vardı: Derecesi değişse de İran’a duyulan sevgi hatta bir tür ideolojik bağlılık. Zaten bu yüzden öteki müslümanlarca bunların hepsine birden o genel ad veriliyordu: İrancılar. O dönem islamın bir tür (silahlı) devrim yoluyla iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunup İrancı, İbdacıların diyişiyle Mut’acı İran Piçi ^^ olmayan nerdeyse yoktu.


Diğer bir ortak nokta ise yukarıda bahsettiğim teorik tezler üzerinden şekillendirilmiş, bugün kendini müslüman sananların moderen bir cahiliyye toplumuna dönüştüğüydü. Kendilerini cahiliyyeden ayıran Kur’an Odaklı Müslümanlık anlayışıydı. Kuran haricindeki kaynakların, hatta hadislerin sorgulanmasına ve reddine dek giden bir pürtiten arayış/anlayış. Moderen cahiliyenin teorik yeniden inşası ona karşı cihad talebini de beraberinde getiriyordu. Üstelik Mekke’ye dönülünce nefse dair büyük cihadın değil henüz kazanılmamış hale düşen bildiğin kılıçlı mızraklı küçük cihadın tekrarı zorunlu oluyordu. Yani cihad hem nefse dair mücadele olmaktan çıkarken hem de o zamana dek anlaşılageldiği üzere haçlılara, kafirlere karşı sınırlı bir faaliyet olmaktan çıkıp kendine Müslüman diyen ama cahiliyye hayatı yaşayanlara teşmil olunuyordu. Eh tabi milliyet olayı da aşıldığı için ümmetsel bir bakışla donanmışlardı. Tüm yeryüzüydü hedef. Çünkü tıpkı o marşta söylendiği gibi yeryüzü ona mescit kılınmıştı.



Tesadüf bu ya üzerindeki ehl-i sünnet kirinden arındıkça püritenleşiyordun, selefileşiyordun, ayrıksılaşıyordun, özgürleşiyordun. Annenin babanın inancı zavallılaşıyordu gözünde. Gariban annen okunan mevlide ağlayarak iştirak ederken acıyarak bakıyordun ona. Bedir’de öldürmek için cahiliyeden akrabasını arayan genç bir müslümandın peygamberden başka akrabası kalmamış. Hangi din olursa olsun her türlü püritenleşme şiddet üretir. Çünkü dini eklenmiş bidatlerden temizlemek için traşlamaya başladığında o dinin geçen zaman içinde medeniyetine eklediklerini de traşlar ve vahşileşirsin. Selefi fıkradaki laz gibidir. Otobanda o hariç herkes ters yöndedir…Ve elbette böyle olunca da çatışma kaçınılmazlaşır.

Ama Türkiye bir tür boşalım kanallarına sahip olduğu için o çatışma o zaman buralarda olmadı. Zaten allah için doktrinasyon sürecinde tüm teorik hedef göstermelere, tağut-mustazaf edebiyatlarına rağmen İran nüfuz ettiği kitleleri asla devlete veya cahiliyye toplumuna karşı bir çatışmaya yönlendirmedi. Sabahtan akşama dek cihadı terennüm eden ve kendilerini bu cihadı özümseme ağırlıkları nedeniyle nurcusundan süleymancısına, menzilcisinden ismailağacısına tüm diğer islami teşkillerden çok daha yukarıya koyanların ilkesi jihad is everywhere but turkey’di. Dedim ya İran’ın derdi devrimi ihraç etmek değil her yandan kuşatılmışken güvenliği için karakollar kurmaktı. Hani seni ona saldırmaktan caydıracak karakollar. İran buradaki karakollarının TeCece çatışarak tasfiye edilmek yerine devşirilerek asimile edileceğini öngördü mü veya zaten buna dair bir tür anlaşma mı vardı iki rejim arasında bilmiyorum. Tek bildiğim Hizbullah’ın veya diğer “silahlanmış” grupların çoğunun alavere dalavere kürt memed nöbete hesabı bir anda TeCe aparatlarına dönüştüğü. Doğuda PKK karşıtı vurucu güç oldular. Batıda ise o meşhur doksanlar layikçi suikastlerinin tetikçileri. 

Ancak şimdi dönüp geçmişe baktığımda cezaevinde bildiri yayınlayıp İrancılaşan eski ülkücülerin islami hareketleri domine etmeye başlamaları sonrasında Hizbullah-PKK çatışmasının patlaması, en büyük destekcilerin bunlar olması, yine ülkücü kökenli isimlerin o uyduruk islami örgütlerde layikleri infaz etmeleri filan aklıma geliyor da sanki o eski devlet tapıcıları tüm özeleştirilerine rağmen devletle irtibatlı olmaktan asla çıkmamışlar galiba. Ne kadar İrancılarsa o kadar TeCeci kalmaya da devam etmişler. Tüm ultra aşşırı cihad edebiyatına rağmen burada o cihadın olmaması biraz da ondanmış. 

İrancılar diye yaftalananlar dediğim gibi yekpare bir grup değildi. Fikri düzeyde farklı derecelerde İran tecrübesine angaje entellerden göster vuralım tetikçilerine dek pek çok gruptan oluşuyordu. Doksanlar ilerlerken nasıl ki İran-Irak Savaşının bitimi ve Humeyni’nin ölümü sonrası rejim yeniden yapılanıyorsa onlar da evrilmeye başladılar. Refah Partisinin yerel iktidarları ele geçirmesine paralel eskinin İrancılarından çeşitli gruplar bu iktidara eklemlenmeye başladı. Vakti zamanında Milli Görüş’e en büyük eleştirisi TBMM’de “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazarken legal siyaset Allah’a şirk koşmaktır olanlar en bi milli iradecilere döndüler cash ve iktidarla pozitif korelasyonlu.

Bir de gerçekten mezhepler üstü, zamane islamının üstü “saf” bir islama iman edenler, islamı tüm kir pasından arındırmak isteyenler vardı. Peygamber zamanında olmayan her şeyin imhasının bunu sağlayacağına iman etmiş, bunun için tüm yeryüzünde cihada hazır olanlar vardı. Ve bunlar günün birinde Arap selefilerle karşılaştı.

Seksenlerde Türkiye’de yayılan –Adam İran Smith’in görünmez eliyle yayıltılan- selefiliğin tıpkısının aynısı bir arap selefiliği de vardı. Zaten selefiliğin mucidi onlardı ve Türkiye’deki selefilik de teorik dayanak olarak onların kaynaklarına dayanıyordu. Bu selefiliğin İran’ı ise Suudi Arabistan’dı. Vehhabi olmaklığıyla petrodolarla vernellenmiş tür bir selefiliğin anavatanı olan Suud, 1979 Kabe Baskını’nın ardından cihadı da kontrol altına almak için hemen hemen İran’la aynı zamanlarda kendi devrimini ihraç etmeye başladı. Bu selefiliğin öbür selefilikten tek farkı Şia’ya duyulan sonsuz nefretti. Araplarla Persler tarihsel düşmanlar olduğundan bu milliyetçi hislere de uygun geliyordu.

İran hayranı Türkiye selefiliği önce Bosna’da sonra Afganistan’da İran’dan nefret eden Arap selefiliği ile karşılaştı. İran doksanların sonuna doğru global islam devrimi örtüsünden tamamen sıyrılıp bir tür Pers tipi Türkislama doğru ivmelenmiş ve tek sermayesi İsrail düşmanlığı ve Hizbullah kalmıştı. Oysa arap selefileri SSCB çekilişi sonrası iç savaş girdabına düşen Afganistan’da bir süre Gülbeddin “Roketyar” Hikmetyar’ın ayakçılığını yapıp bocaladıktan sonra bir suudi zenginin önderliğinde global islam kalkışmasını örgütlemeye başlamışlardı.

Böylece arap etkisine girmeye başlayan cihadcı Türkiye selefiliği 11 Eylülle büyülendi ama İran’dan tarihsel kopuş 2003 Irak Savaşı ile oldu. İran’ın yıllarca ana sermayesini teşkil eden Büyük Şeytan ABD’ye ölüm retoriği dönüp onu vurdu. Zira ABD'nin Irak'ı işgali belki İran’a yapılacak en büyük kıyaktı ama bu kıyak aynı zamanda onun Haçlılar, İşgalciler sizden nefret ediyorum nefret nefret gırrr iddialarının da sonu oldu. Tıpatıp aynı teorik temellere dayandığı için Türkiye selefiliği kolayca Arap selefiliğine eklemlendi. Sadece İran ve Şia düşmanlığı ekstra pakette gelmiş oldu. 

Şimdi Esad rejimini devrilmekten kurtardığı için İran’ı başarılı bulanlar olabilir. Ama önce Irak sonra Suriye Savaşı kaçınılmaz bir şekilde İran’ın devrimden bu yana olmaması için elinden geleni yaptığı durumu kendi elleriyle yaratmasına sebep oldu: İslam değil Şia olduğunun altının kalın kalemlerle çizilmesi. Kaçınabilir miydi peki, bence kaçınamazdı. Zaten o yüzden strateji değişikliğine gitti. Zaten o yüzden şimdi islam aleminde Nerede Sünniye Göre Heteredoks Varsa Benim Dostumdura döndü. Yahu kırk yıllık kani oldu yani ortadoğuda sekülerliğin koruyucusuna dönüştü daha ötesi var mı ^^


Tüm bunları yazmak nereden aklıma geldi. Bir kitap okudum da ondan: Bosna’dan Afganistan’a Cihadın Mahrem Hikayesi . Bu kadar akıcı ve güzel yazabilen bir insanın yazma ile değil de cihadla uğraşması aslında biraz üzücü :p Seksenlerde İrancı olarak mücahidleşip sonra el kaideleşen ve şimdi –bir kısmı- ışidleşenlerin hikayesinin en azından ilk bölümünü merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. Yazarı çıktığı yolda belki çoktan öldü veya hala Suriye’de filan savaşıyor belki. Belki artık kafa kesecek kadar ilerlemiştir serüveninde. Bilmiyorum. Bildiğim bir kısmına şahid olduğum bu serüveni bu kadar güzel anlatan başkaca bir kitap görmediğim. Okuyacak olursanız tek bir tavsiyem var: Önce kitabı sonra ikinci baskıda yenilenen önsözünü okumanız. Bunu yaptığınızda Türkiye cihadi selefiliğindeki yaşanan değişimi alabildiğine net görmüş olacaksınız. Yine bugün IŞİD olarak ortaya çıkan yapının onun yapılmakta olan cihada dair tüm eleştirilerine yanıt verdiğini de görmüş olacaksınız. Belki de IŞİD'in yayılmada bu kadar başarılı olabilmesi de cihadcıların epey süredir aradığı helvacı olmasındandır. 

Yazarın alabildiğine kıvrak bir dili var. Hiçbir şekilde ilgi alanına girmeyen fıkhi konuları bile hızlıca okumanı sağlıyor. Ayrıca çok çok çok sivri bir dili var belki de o yüzden bu kadar sevmişimdir kitabı ^^




Meraklısı için Basra Körfezi ülkelerinin -özellikle de İran'ın- askeri güçlerine ilişkin iki ciltlik rapor(ingilizce) aşağıda 

http://csis.org/files/publication/1305022_Gulf_Mil_Bal_Volume_I.pdf
http://csis.org/files/publication/131207_gulf_military_balance.pdf








45 yorum:

Adsız dedi ki...

Ya abi sen bize bu İran'la ilgili bir okuma listesi versen. Vakalar kafamda baya yerine oturdu ama biz bu adamlarla ilgili bir halt bilmiyoruz sanırım.

ebedi olur dedi ki...

hocam istediğin çok genel bişi nasıl vereyim. bugün zaman'da ali bulaç islamcıların intihar saldırısını tamillerden öğrendiğini yazmış oysa islama intihar saldırısını sokan 1983 beyrut'ta hizbullah'tır. bu lapsustan bayağı güzel bi liste çıktı mesela bana ;)

Adsız dedi ki...

Kedili adam ozledik nerdesin...

Adsız dedi ki...

Markar bugün yine çok güzel yazmış :((( Şef donmedigin hergün bir kalp daha kırılıyor :'(

Adsız dedi ki...

ben sizin hikayenizi merak ettim. lise yıllarında iran tarafında savaşma tercihini.

ebedi olur dedi ki...

18:41, 18:47 kedilerle şimdi tekrar konuştum kararımız: sayın eksihabermas twittera dönmeden dönmeyeceğiz!!

ebedi olur dedi ki...

merak edecek bir mevzuu yok. son 500 yılda girdiğimiz savaşların %50'den fazlası tüm vatan savunması edebiyatlarına inat bizim açtığımız savaşlardır ve yine bunların %90'ı kaybedilmiştir. basit bir matematik hesap ^_^

Adsız dedi ki...

Esselamualeyküm. Çok hoş bir yazı. Şimdiki gençler Kürt Hizbullahı'nın İran devriminden ne kadar etkilendiğini, 12 Eylül'de mahpus olan "ülkü devleri"nin "Yusufiye medresesinde" yatarken Kürt "Seyda Hazretlerine" nasıl mürit olduklarını pek bilmiyor. İnşaAllah sizin gibi mütefekkirlerin eserleriyle onlar da tefekkür ederek ilim sahibi olurlar. Kedilerinize selam eder, hayırlı geceler dilerim. Esseyyid Şerif Faysal Yıldırım Efendi

ebedi olur dedi ki...

Seyda Şerif Faysal Yıldırım Kuddusi Sirruh hazretleri, kulakları çınlamasın diye isim geçirmedim ama kardeşlerimizin ilerlemiş yaşlarına rağmen hala hizmete devam ettiklerini Hz. gugıl vasıtasıyla tekrar müşahede ettim.

Adsız dedi ki...

alevilere saftirik demeyeydin eyiydi.

ebedi olur dedi ki...

BENİM ALEVİ ARKADAŞLARIM DA VAR!!!

Adsız dedi ki...

Alevi arkadaslaslarin da mi var? Hadi canim, sen cok yasa :) Nesin sen "buyuk seytan"in yeni oyuncak silahi mi? Canim sen bu corbanin uzerine biraz da rusya tuzu serpseydin? Ne bileyim tayyip babanin tum dusmanlarini bir kasede toplamaya calisirken biraz tuzu biberi unutmus gibisin? Nesiniz simdi de uzay cagi musluman orklar mi? Çıkara çıkara gömlekleri bitiremediniz mi?

Adsız dedi ki...

Aa dip not dusmeyi unuttum, davulogluna yaptigin gonderme ictigin corbanin rengini degistirmiyor kuzum.

Safiye dedi ki...

Adıyamanlılara hususi bir yazı okuyacağımı düşünürken, iran tarihi okuttun. mutlu musun!...


yorum sayfasını sorularla foruma çevirmelik bir yazı olmuş. tuzağa düşmeyeceğim :)




ebedi olur dedi ki...

23:44, büyük oyunu hemen çözmüşsüm tebrik ederim. zaten ormanda büyük oyunu görmede 1 KIZILBAŞ 10 AKBAŞ gücündedir derler.

ebedi olur dedi ki...

safiye, adıyamanlıları adıyamanlı sırrı süreyya'ya bıraktım. o fıkralı anlatır daha güzel anlatır :)

Adsız dedi ki...

adam yazıyo valla... :-)

iyi haftalar şefim

mustantik

ebedi olur dedi ki...

Musta, ne zaman büyük işadamı olup beni bu hayattan kurtaracaksın :(((((

Adsız dedi ki...

yine bir solukta okuduk şef, özellikle otobiyografik kısımları daha bir hoşuma gitti :)

hazır yazıda bahsedip hatırlatmışken sorayım, yoldaki işaretler okumaya değer mi?

selamlar, sevgiler, en yakın zamanda twitter'a dönmen dilekleri...

ebedi olur dedi ki...

her kitap devrinin kitabıdır biraz da. okuduğunda o dönemdeki havasını alamazsın ama seyyid kutub cihad düşüncesinde anahtar şahıslardan biridir. teorik temeli anlamak babında -o hususa merakın varsa- okumalısın elbette.

live long and prosper dedi ki...

Eline sağlık.

Adsız dedi ki...

o biraz zor ya.. zenginlik yani. ama bi kadeh rakıyla 2 saatliğine de olsa bi akşam bu hayattan kurtarabilirim seni :)

mustantik

ebedi olur dedi ki...

sağol damcı

ebedi olur dedi ki...

musta o kadar soru için iki kadeh rakı fazlasıyla ucuz bir bedel yav

Adsız dedi ki...

Evet kuzum, gercekten kompozisyona konu olan atasozunun her kelimesini kendi anlamiyla ayri yorumlayan cocuklar gibi kategorizasyon caban takdire deger. Ve lakin bu seni ormandaki buyuk oyundan cok parktaki kumdan kalelere yakin gosteriyor. Gel gelelim elestiri buydu zaten, kategorizasyon cabalarin. Kizilbas tutmadi, baska senaryon varsa soyle patlamis misirlarimizi alip gelelim. Sen tarihi etigi filan da boşver canim araya rusya musya, biraz da osmanli padisahlarini kat, lezzet verir.

Keske daha konusulabilir olsaydiniz. Fakat amaca uygun degil, di mi? Bakalim bu sefer ne olacagim, cia, paralel, mit, iranci, selefi.. Allahim heyecandan olecegim kismetime ne cikacak acaba

ebedi olur dedi ki...

>->-o

Adsız dedi ki...

sitenizin istatistiklerini bir daha yayınlar mısınız? teşekkürler

ebedi olur dedi ki...

87 bin olan sayfa görüntüleme sayısı 314 bin olmuş. buna mukabil blog kazanç tutarım 0,00 tl iken yine 0,00 tl olarak gerçekleşip istikrarlı bir seyir izlemiş.

huzeyd dedi ki...

Eline sağlık fakat bir iki noktaya katılmıyorum.

Öncelikle anaakım bir selefilik var. Sırasıyla İran ve Suud nüfuz ediyor buna ifadesi bence doğru değil. Tüm islamci grupları çorba yapmışsın. "İrancilar", "Radikaller", "Reformist Radikaller", "Milli Görüşçüler" vs. diye adlandırılabilecek farklı gruplardan insanlar İran sempatizanlığı ya da TC'ye radikal muhaliflik yapmıştı. Hepsinin öyküsü ayrı gelişti. Ortak bir anlatı vaka ile uyuşmuyor.

İkinci mesele Selefiliği (ki bence yanlış ifade ediyorsun. Kutub , Mevdudi vs okuyan İslamcilar selefi degildi) İran destekli göstermen çok zayıf. Yani öyle bir anlatı kuruyosun ki Selefilik dediğin şeyin Türkiyedeki yükselişi devrimle başlamış gibi. Halbuki basit bir araştırma bu kitapların 60ların ikinci yarısından beri çevrildiğini gösterecektir. Bana kalırsa bariz bir sponsor falan aramak çok komplocu. Nasırcılığın, petrol krizinin vs. gündem olduğu bir İslam dünyasında İslamcılığın tutmaması düşünülemez. Yine de illa bir dış güç, aktör falan aranıyorsa Suudların İrandan daha önce bu işe soyunduğu da bir gerçek. Kral Faysal'ın tüm İslam dünyasında radikal akımlara yayınlar aracılığıyla destek verdiği biliniyor.

Bir şey daha var. İrancıların yayınları örtük propaganda yapardı demişsin. Buna katılmıyorum. Şia propagandasından hiçbir zaman vazgeçmediler. Sandığın kadar kurnaz falan değiller. Zaten dar-ul takrib vs gibi şeylerşn yerleşik şii hiyerarşi tarafından etkisizleştirilmesi çok ama çok kısa sürdü. Tek katildigim sey su. Kitaplarinda bayat bir antiemperyalizm edebiyatina epeyce yer vermisler dini allegorilerle. Zaten biraz yakindan incelersen Iranci denen gruplarin zamanla kerhen de olsa Caferilestigini gorursun. Kurt Irancilarin oykusu ise bambaska bence. Genel anlatiya uyan bir sey yok o cografyada.

ebedi olur dedi ki...

hiç kuşkusuz herkes kendine göre okur olan biteni. %100 doğru yazı diye bir şey yoktur. kral faysal olsun ötekiler olsun elbette yazı çok daha dallanıp budaklanabilir ama senin dediğin zamanlarda değil de benim dediğim zamanlarda genişleme olmuşsa elbette o zamanın özgünlüğü neyse ona daha fazla vurgu yapmak doğaldır.

Adsız dedi ki...

şef river song doctor who'ya dönüyormuş sen de artık twitter'a dön

ebedi olur dedi ki...

isim yazılmayan dilekçeleri işleme almıyoruz...

Lagrima dedi ki...

2 ay oldu, kuruduk be.
YAzsana yeni bişeyler

salih özoğlu dedi ki...

Abi sen Ruşen Çakır mısın? :)
http://m.gazetevatan.com/Columnists/Article?ID=495249

siempre dedi ki...

doğru söyle, bu yazıyı yazma fikri, ateş almaya geldiğin zaman kadıköy'de yanıma oradan çıktı di, mi

ebedi olur dedi ki...

@lagrima ilham perimi bekliyorum

ebedi olur dedi ki...

@salih, keşke olsaydım hem çene çalıp hem de bunun için para kazanırdım

ebedi olur dedi ki...

@siempre nayn tufan o zaman zaten taslaklardaydı

Adsız dedi ki...

merhaba teşekkür ederim çok güzel bir yazı olmuş bayağı bilgilendirici ve taşları yerine oturtan bir yazı olmuş gerçekten. Özellikle ''islamcı'' devrimle diğer grupları ezen İran nasıl oldu da bugün ''seküler'' dostu olduğuna güzel bir cevap olmuş. Fakat bir sorum var: İrandaki bu değişmenin Humeyni'nin ölümü ve iran içi seküler bir muhalefetin(tabi varsa bilmiyorum) bir etkisi var mıdır? Yoksa İran sadece tarihsel sebepler ve nesnel koşullar sebebiyle mi bu değişimi geçirmiştir? Bu soru hakkında görüşlerinizi yazarsanız memnun olurum.

ebedi olur dedi ki...

iran rejiminin güncel durum değerlendirmesinin sonucu bu. rejim bekası sözkonusu olunca dünyanın en rasyonel hesapcısı kesilir :) dikkat ederseniz 2009 yeşil devrim hareketlenmesinden sonra bir daha iran'da o çapta gösteri filan olmadı. recimi belki ihraç edemediler ama renkli devrimleri ihraç ettiler ^^

Adsız dedi ki...

İbda-c nin tespiti tutmuş yalnız söz Mirzabeyoğlunda yine... Konuşmasını bekliyoruz

Adsız dedi ki...

yazar Yahya Konuk'un yeni kitapları çıktı, adına bir de twitter hesabı bulunuyor:
https://twitter.com/yahya_konuk

ebedi olur dedi ki...

teşekkür ederim. kısa zamanda edineceğim. inşallah ustası olduğu yazmanın şehvetine kapılıp tek kitaplık bir meseleyi sündürüp yazmamıştır o seti ^^

escherichiacoli dedi ki...

Selamlar. Gayet ilgi çekici bir yazı olmakla birlikte selefilik - ehl'i sünnet hakkındaki tespitlere katılamıyorum.
en azından "islami ilimler" bağlamında kayda değer bir karşıtlık mevcut değil. ehl'i sünneti bizdeki yarı laikçi mevlidçi teyzeler temsil etmez.
selefilikte öyle aman aman bir sünni kaynak ve kültür reddi yoktur. el kaide için de, ışid için de ehl'i sünnet çok ama çok muteberdir.
bunların müthiş itibar ettiği hadisçi ahmet bin hanbel sünni mezhep imamıdır.
el kaide'de 11 eylül eylemi için 4 mezhep imamının tamamının kabul ettiği görüşlerden faydalanılmıştır (işin fıkhi teorisyenliğini yapan şahsın adını hatırlayamadım ancak bir belgeselde izlemiş idim).
ışid'in türkiye'den bu kadar yararlanabilmesinin nedenlerinden biri de böyle bir karşıtlık olmamasıdır.
selefierin elinden ehl'i sünnet kaynaklarını alırsanız hemen hiçbir şey kalmaz. içtihat kapısını açtıklarını da sanmıyorum.

ebedi olur dedi ki...

bu bir blog yazısı ilmi bir tez değil. elbette katılmayabilirsiniz. amma ve lakin sünni islamı şu temsil eder bu temsil etmeze girildiğinde o yetki sizde de bende de yok sanki :)