25 Temmuz 2015 Cumartesi

Stratejik Derinlik Nedir – E Keys Stadi

Ne (stratejik) derinlikmiş ki bir avuç Adıyamanlı iki ay içinde dibini buldurmaya yetiyor. Şimdi hani bu bizi tir tir titreten selefiliğin Türkiye’deki inşacısı biraz da İran’dır desem İran’a bakışları Suriye pozisyonları üzerinden biçimlenmiş islamcılar da sekülerler de bana sövecek, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranacağım. Sadece yılmaz pers avcısı cemaat iştirak edecek bana ki onlar da zaten gerçek bir bolşevik gibi taktik çıkarları ne gerektirirse onun atını dehlediklerinden hükümsüzler. Ama gerçekten de öyle oldu. Türkiye’de “selefiliği” bizatihi şimdiki ölümcül düşmanları İran yarattı ucundan azcuk.

Sene doksan filan. Lise yatakhanesinde birkaç arkadaş oturmuş laflıyoruz. Yine Türkiye ile İran’ı savaştırmaya merak salınan günler. Laf nerden oraya geldi hatırlamıyorum ama bir arkadaş “eğer İran’la Türkiye savaşırsa naparsınız” deyiverdi. Hepimiz Türkiye tarafında savaşmayız dedik. İran’ı islamın yeniden atmaya başlayan kalbi sayan sadece biz değildik. Aynı şehirde aynı günlerde “Mollalar İran’a” veya “Türkiye İran olmayacak”cılar da sokakları ve anıtkabiri doldurmaya başlamıştı. Yani sadece biz ergenler değil kerli ferli “islam düşmanları” da öyle sanıyordu.

Aslında bugünden bakınca şimdi çok komik geliyor. On iki imamcı saftirik aleviler sanki koyu selefiymişlercesine on iki imamcı şianın devrimininin kahrolmasını ölesiye isteyen kalabalıkların en önünde yürüyordu ^-^ Dostu da düşmanı da kendisinin islamın, o islamın devriminin temsilcisi olduğuna ikna etmek, gerçek stratejik derinlik işte buydu.

Peki İran niye böyle bir derinliğe ihtiyaç duydu? Mevcut İran rejiminin Mart 1979’da iktidara ilk ulaştığından beri sürekli savunma halinde olduğunu sıklıkla unutuyor insanlar. Hem içerdeki öteki potansiyel iktidar odaklarına karşı hem de dış dünyaya karşı. Yaptırımsız tek bir günü geçmemiş bir rejimden bahsediyoruz. Hala da aynı savunma hali, aynı yıkılış korkusu devam ediyor. Misal adamlar 2009 seçimlerindeki başkan adayı Mir Hüseyin’i hala ev hapsinde tutuyor bu korku yüzünden. Ne zaman urganın iyice sıkıştırıldığını hissetse tepkisi de o kadar sert oluyor. 

Amerikan jandarması Şah’ı üstüne üstlük teokratik bir ideolojiyle devirip bir dünya gücüne cepheden düşmanlaşmak zorunda kalırken hemen yanlarındaki SSCB’ye karşı da tıpkı bizim osmanlıdan miras cumhuriyet zamanında yenilenene benzer ayıdan post moskoftan dost olmaz korkusuyla mücehhezdi İran (Büyük Şeytan = ABD, Küçük Şeytan = SSCB.. Emam Homeyni Matematik Yayınları). Bölgede bir tane bile dostları yoktu. Nasıl olsundu yüzlerce yıl sonraki ilk teokratik devrimdi gerçekleşen ve ne seküler ülkelerin ne de dini kendi payandası sayan arap monarşilerin buna sevinmesi mümkün değildi. Üstüne üstlük bir de Şia idiler.

Rejim nerdeyse tüm tepe kadrosunu kaybettiği devasa iç saldırılara uğrarken dışardan da Saddam musallat olmuştu. Tek bir tane bile tank satın alamıyordu ordusuna, Şah’ın milyarlar gömdüğü son model YuEsEy savaş uçakları yedek parçasızlıktan uçamıyordu vesaire vesaire. Yani nerden baksan kuşatma, nerden baksan tehdit ve korku. Pardon tek bir ülke müttefikleriydi: Suriye. Baba Esad’ın, Irak'taki rakip Baas fraksiyonuna karşı İran’a yaptığı yatırımın hasılatını oğul tahsil ediyor şimdi.

Madem ki devletlerin kuşatması altındasınız o halde kendinize halklar nezdinde etki alanları, bir tür şitratejik derinlik yaratmak zorundaydınız. Eğer evinizde ansızın saldırıya uğramak istemiyorsanız evinizin ötesinde karakollar kurar ve kendinizi bunlarla çevrelersiniz ki size saldıracaklar önce bu karakollara çatsınlar veya size saldıracaklar bu karakolların da onlara saldıracağını bilsinler. İran rejimi bu ilke doğrultusunda İslam dünyasını kategorize etti: Şii azınlık bulunan ülkeler, arap ülkeleri, arap olmayan islam ülkeleri. Uzun yıllar boyunca herkesin ağzına sakız olan İran’ın devrim ihracı geyiği işte bu kategorizasyona bağlı olarak değişik türde fikri veya betoni karakolların inşası teşebbüsüdür. Silah-külah bilmeyen gariban çiftçilerden yaratılan Hizbullah şii azınlığa dayalı beton karakolların en bi muhteşem örneği olarak yükseliyor Lübnan’da mesela ama bizim konumuz sadece Türkiye’deki fikri inşa faaliyeti dağılmayalım.

İran rejimi; basbayağı Şia ruhban sınıfının önderliğinde bir şia devrimi olmasına rağmen, tek bir sefer bile kendini tanımlarken o kelimeyi kullanmadı. Her zaman İslam Devrimi dedi kendisine müslümanların çoğundan(ehli sünnet vel cemaat) farklı bir inançta olmasına rağmen. Yüzlerce yıl sonra kendine islam sadece islam diyen bir ideolojinin iktidara gelişinin islam aleminde yankılanmaması mümkün mü? Değildi elbette. Peki ABD’ye ve ve ve özellikle İsrail’e ölesiye düşman bir “islami” rejimin sempati toplamaması mümkün müydü? Hayır, yüz bin kere hayır.

İsrail demişken Pers-Yahudi ilişkilerine dair kısa bir hatırlatma notu düşmek lazım soluklanma niyetine. Humeyni iktidarına dek Persler Yahudilerin doğal müttefikiydi bu coğrafyada. Taaa M.Ö. 6.yy'da Büyük Keyhüsrev’in Yahudilerin Babil sürgününe son vermesinden bu yana hem de. O sürgünden arta kalmış ve vakti zamanında Hakkari filan civarında krallık kurmuş yahudiler kürtlerin yahudiliğine delil sayılsa da ırkçı ve islamcı görünümlü ırkçılarca, yahudiler aslen perslerin müttefiğiydi. Öyle ki Trajanus M.S. II.yy’da Basra Körfezi’ne doğru usul usul Pers ülkesini işgal ederken bugün Barzani’nin yönettiği şehirlerdeki Yahudiler Perslere yardım için ayaklanıyordu. Humeyni gelene dek bu doğal ittifak devam etti ama her rejim ideolojik meşruiyete ihtiyaç duyar malum. Ve moderen zamanlarda ortadoğuda yerleşik hele hele islami bir recimseniz bunun en kestirme yolu bellidir: İsrail’e Ölüm!!! İsrail ortadoğudaki kitleleri uyuşturacağınız tabii afyondur. En kolay yoldan kitleleri bastırmaya yarar. İnanmayan akli melekelerini yitirmiş halde her kaybedişin belki de kendi liderlerinin bir hatasından değil de muhakkak ki İsrail'in oyunundan olduğunu sanan milyonlarca Akpartiliye bakabilir.

Devrimle birlikte Türkiye’de de aynı şekilde bir heyecan dalgası yükselmişti. Zaten ülke olarak bir tür iç savaş koşullarındaydık. İç savaş ortamı nedeniyle insanların fikren kolayca uçlara kaydığı bir toplumda islamda da uçların uyanmaya başladığı zamanlardı. Sonrasındaki 12 Eylül 1980 darbesi ballı ekmek lokması oldu. Sağı ve solu rötüşlemeyi birinci hedef alan darbecilerin ideolojik mengenesinin arasından doğala özdeş aromalı antikominis islam sıyrılıverdi. Hem zaten darbeciler toplumun yeterince müslüman olmamasının da yaşadığımız sorunlarda payı olduğunu düşünüyordu.

Tüm uyduruk kemalizm nutuklarına, darbenin bir nedeni de konya kudüs mitingiydi suçlamalarına rağmen -ne ironiktir ki yıllar sonra milli görüşe post darbenin uyduruk sebebi de sincan kudüs günü etkinliğiydi-  islam politik manada devlet için yakın tehdit değildi. "Aşırı" solcu veya sağcı olmanın acı çekme sebebi olduğu bu konjonktürde İran perspektifi bu kadar tazeyken fikren aşırılaşmanın en güvenli limanı islamcılık kalıyordu. Peki madem zemin futbol oynamaya müsaitti; islama yönelik bu sempati, islamın ideolojik bir nizam olmasına dair heyecan nasıl İran’a bu kadar müzahir bir hal aldı? O zaman internet henüz ABD Savunma Bakanlığı’nın portakalında vitamindi unutmayın. Kitaplarla, kitabevleriyle elbette akıllım. Tıpkı zamanında solcuların yaptığı gibi. Sonuçta aklın pardon mutezile'nin yolu bir. Ülkenin her yanında islami kitabevleri açılmaya, “çeviri” kitaplar sel gibi yayılmaya başladı.

Bu kitapların şia itikadına dair veya düz İran Devrimi övgüleri olduğunu sanarsanız yanılırsınız. Öyle kör gözüne parmağımla derinlik inşa edilemez. Geri kalan islam alemi ile arasındaki 1400 yıllık doktrinel ayrımı gayet iyi biliyordu İran. O topu biraz biberlemek gerekiyordu. Bu yüzden o da islam olarak geldi ama hangi islam?

Kestirmeden yanıt verilecekse selefi islam olarak geldi. Dört bir yanı Mevdudi’nin Dört Terim’leri, Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’leri, Ali Şeriati’nin Fatıma Fatımadır’ları, İbni Teymiyye’nin kitapları vesaire vesaire sardı. Ustalık oydu ki asla Humeynici sayılamayacak Ali Şeriati haricinde o kitapların hiçbiri bir Şia tarafından yazılmamıştı bile. Hatta İbni Teymiyye azılı Şia düşmanıydı ona bakarsan. İran islam devrimine dair tek bir referans veya övgü yoktu o kitaplarda. Sünniler tarafından yazılmış ve…mevcut sünniliği tahrip eden kitaplardı onlar. 

İrticayla mücadele kapsamında okulda yapılan baskında bende bu kitabı bulan Edebiyat Hocası bunu Sürücü Kursu kitabı sanmıştı...


Sünniliği nasıl tahrip ediyordu ki bu kitaplar? Çünkü 20. Miladi yüzyılda yazılmış olanlarının hepsi ama hepsi tek bir şeyi anlatıyordu: Modern Cahiliyye...Eğer bir islam devrimi yapacaksanız, eğer Muhammed olacaksanız düşmanınız aliymiş- muaviyeymiş, şiiymiş-sünniymiş olmazdı elbette. Onlar sonranın meselesiydi daha önceye gitmeliydiniz. Önce putlarını yıkacağınız bir Mekke’niz olmalıydı. Ve o Mekke moderen islam dünyasıydı. Peygamberin saf islamına ulaşmak için ilk hedef Mekke olunca ilk cihad edilecekler de kendiliğinden ortaya çıkıyordu: bu saflık tebliğine itaat etmeyen modern Mekke'nin sahibi mevcut islam dünyası. Bugün bu basit akıl yürütmeyi kavrayamayanlar hala IŞİD niye müslüman kesiyo yae diye ağlayıp duruyor.

Sürekli resmi tarih/ideoloji avcılığı yapan islamcılar; salt ezbere dayanan, benzerlikleri ve bunlar üzerinden kurulabilecek teorik ilişkileri irdelemeyi engelleyen fikri sabitleri nedeniyle kendi inançlarının da resmi ideolojisi/tarihi olduğunu unutma eğilimindeler. Ve bütün resmi tarihler yalan yahud yamultma üzerine inşa edilmiş konfor saraylarıdır aklın rüzgarıyla çöküveren. Şimdi twitterda iki harfi yan yana getirip bir sözcük yazmayı bile beceremeyen Abdurrahman Dilipaklar nasıl ki Kemalist ideolojinin zihinlerimize nakşettiği yalanları o Kemalistlerin kaynaklarına dayanarak kolayca yıkabiliyorsa –ki Dilipak’ın bile yalanlarını fâş edebildiği bir ideolojinin her 10 senede bir yapılan restorasyon darbelerine rağmen ayar tutmamasından daha doğal ne olabilir- o kitaplar da “mevcut” islamın resmi tarih/ideolojisinin yalanlarını fâş ediyordu.

Sadece "Şirk" kavramı üzerinden arşimet misali tüm dini kaldırıvermek mümkündü. Düşünsene Allah’ın emri olduğunu sandığın, inancına temel direk yaptığın şeylerin nerdeyse tamamının bidatlardan, hurafelerden oluştuğunu farkediyordun, resmen bir aydınlanma yaşıyordun. Tasavvuf ilahın tekliği ilkesinin ayaklar altına alındığı pagan ayinleri, türbeler Kur’anda va’z edilen sahih imanın çiğnendiği cahiliyye tapınaklarıydı. Şıhlar, hacılar, hocalar bu cahiliyyenin şirk koşucu ebu cehilleriydi. Dinine dayanak saydığın şeyler Kuran’a değil hadise dayanıyordu en iyi ihtimalle ki çoğu sahih bile değildi. Hem sahihlik kararını kim vermişti ki kuzum? Peygamber ben öldükten sonra sözlerim hit olacak deyip Collected Works filan mı hazırlamıştı, nööö.


                                   Bana eski dinimi geri ver o bana yeter

Mesela, mesela mezhepler!! Yahu bu kadar anlamsız bir şey olabilir mi? Zaten bu mezhepler değil miydi zavallı islam aleminin böyle paramparça olmasına sebep olan 72 fırkacı bölücüler. Hem Hazreti Peygamberin mezhebi mi vardı? Misal türk, sünni ve hanefisiniz. Bir anda mezhebinizin kurucusunun ehli beyt’i desteklediği için dövülerek öldürüldüğünü öğreniyordunuz sünni halifenin zindanlarında. Oysa sünniler mezhep bağnazlığına yuvarlanmışken bak İran İslam Cumhuriyeti’ne, Daru’t Takrib diye bir kurum kurmuş mezhepleri birleştirmeye çalışıyordu. İran kendini asla ideal diye deklare etmiyordu size. Siz sünni fundementalistleri okuduktan sonra kendiliğinden ona dönüyordu bakışlarınız. İslam Devrimin tek örneğine karşı farkında olmaksızın tipik bir SSCB idealleştirmesinin replikasıydı yaşanan.

Türkiyeli sünniler harıl harıl bunları tartışırken İran’da şianın gereksizliğine dair tek bir, mezhep mi o ne be böö tartışması olmuyordu. Çünkü rejim Ehl-i Şia’yı devrimi mümkün kılan devrimci bir ideoloji olarak maskeleyerek ona mezhepler üstü bir statü vermişti el çabukluğu marifet. Zaten magician da bildiğin mecusilerden gelmiyor mu :) Verdikleri ad neydi dur dur “Hüseyni Duruş” J Koskoca İran Rejimi velayet-i fakihlik kurumunu icat edip rejiminin temel direği yapıyordu ama baksanız da görmüyordunuz bunu. Yutmaması imkansız tatlı bir dolmaydı size sunulan.

Yutmak diyince peki yutanlar kimlerdi? Öncelikle entellerdi elbette. Kitap üzerinden kök salan bir fikrin ilk avı eşyanın tabiatı gereğince o kitapları çevirenler, yayınlayanlardır. Sonra o kitapların satıldığı kitabevleri çevresinde oluşan okuma gruplarıydı. Daha sonra ise 12 Eylül öncesinin Akıncıları ve bir kısmı “Kürt” eski ülkücüler. Darbe sonrası savundukları devletçe hapse tıkılan bu militan ülkücüler durumdaki tuhaflıkları farkedecek kadar uzun süre hapiste kalınca girdikleri zorunlu özeleştiri sürecini milletin hiçliğiyle tamamlamışlardı. Yani Allahu Ekber Humeyni Rehber diye haykırıp Humeyni’yi rehber edinmek milliyetçilik kirinden arınmanın sembolü gibi bir şeydi.

Akıncılardan devamen üniversitelerde çeşitli yapılanmalar oluşurken(müslüman gençlik vb...), bir çok dergi yayınlanıyor ve dergi çevresi denilen gruplar oluşuyordu. Mesela eski ülkücü yeni enternasyonel devrimci müslümanlar çeşitli dergiler(yeryüzü, yeni yeryüzü vb…) yayınlayarak tipik illegalite unsuru dergi çevrelerini meydana getiriyordu. Aynı zamanda kitabevleri de artık aynı fikriyatta birleşmiş çevrelerin/protoörgütlerin toplanma yerleri oluyordu. Misal Fırat’ın öte yanındaki İlim ve Menzil adını taşıyan iki kitabevinden sonradan adını tüm Türkiye’nin ezberleyeceği örgüt doğdu: Hizbullah.

Biliyorum İran’ı ve 2500 yıllık devlet geleneğini övmek klişe ama sapına kadar sünni -ki en bağnaz sünni mezheplerinden Şafi bir de- Kürtlerden kendi emrinde hem de Kökten İslamcı örgüt devşiren Şii İran’ı nasıl övmeyeyim.

Bu çevreler İran'daki bir merkezi örgüte filan bağlı değildi elbette. Hatta birbirleriyle çok iyi geçindikleri de söylenemezdi. Ama ortak bir noktaları vardı: Derecesi değişse de İran’a duyulan sevgi hatta bir tür ideolojik bağlılık. Zaten bu yüzden öteki müslümanlarca bunların hepsine birden o genel ad veriliyordu: İrancılar. O dönem islamın bir tür (silahlı) devrim yoluyla iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunup İrancı, İbdacıların diyişiyle Mut’acı İran Piçi ^^ olmayan nerdeyse yoktu.


Diğer bir ortak nokta ise yukarıda bahsettiğim teorik tezler üzerinden şekillendirilmiş, bugün kendini müslüman sananların moderen bir cahiliyye toplumuna dönüştüğüydü. Kendilerini cahiliyyeden ayıran Kur’an Odaklı Müslümanlık anlayışıydı. Kuran haricindeki kaynakların, hatta hadislerin sorgulanmasına ve reddine dek giden bir pürtiten arayış/anlayış. Moderen cahiliyenin teorik yeniden inşası ona karşı cihad talebini de beraberinde getiriyordu. Üstelik Mekke’ye dönülünce nefse dair büyük cihadın değil henüz kazanılmamış hale düşen bildiğin kılıçlı mızraklı küçük cihadın tekrarı zorunlu oluyordu. Yani cihad hem nefse dair mücadele olmaktan çıkarken hem de o zamana dek anlaşılageldiği üzere haçlılara, kafirlere karşı sınırlı bir faaliyet olmaktan çıkıp kendine Müslüman diyen ama cahiliyye hayatı yaşayanlara teşmil olunuyordu. Eh tabi milliyet olayı da aşıldığı için ümmetsel bir bakışla donanmışlardı. Tüm yeryüzüydü hedef. Çünkü tıpkı o marşta söylendiği gibi yeryüzü ona mescit kılınmıştı.



Tesadüf bu ya üzerindeki ehl-i sünnet kirinden arındıkça püritenleşiyordun, selefileşiyordun, ayrıksılaşıyordun, özgürleşiyordun. Annenin babanın inancı zavallılaşıyordu gözünde. Gariban annen okunan mevlide ağlayarak iştirak ederken acıyarak bakıyordun ona. Bedir’de öldürmek için cahiliyeden akrabasını arayan genç bir müslümandın peygamberden başka akrabası kalmamış. Hangi din olursa olsun her türlü püritenleşme şiddet üretir. Çünkü dini eklenmiş bidatlerden temizlemek için traşlamaya başladığında o dinin geçen zaman içinde medeniyetine eklediklerini de traşlar ve vahşileşirsin. Selefi fıkradaki laz gibidir. Otobanda o hariç herkes ters yöndedir…Ve elbette böyle olunca da çatışma kaçınılmazlaşır.

Ama Türkiye bir tür boşalım kanallarına sahip olduğu için o çatışma o zaman buralarda olmadı. Zaten allah için doktrinasyon sürecinde tüm teorik hedef göstermelere, tağut-mustazaf edebiyatlarına rağmen İran nüfuz ettiği kitleleri asla devlete veya cahiliyye toplumuna karşı bir çatışmaya yönlendirmedi. Sabahtan akşama dek cihadı terennüm eden ve kendilerini bu cihadı özümseme ağırlıkları nedeniyle nurcusundan süleymancısına, menzilcisinden ismailağacısına tüm diğer islami teşkillerden çok daha yukarıya koyanların ilkesi jihad is everywhere but turkey’di. Dedim ya İran’ın derdi devrimi ihraç etmek değil her yandan kuşatılmışken güvenliği için karakollar kurmaktı. Hani seni ona saldırmaktan caydıracak karakollar. İran buradaki karakollarının TeCece çatışarak tasfiye edilmek yerine devşirilerek asimile edileceğini öngördü mü veya zaten buna dair bir tür anlaşma mı vardı iki rejim arasında bilmiyorum. Tek bildiğim Hizbullah’ın veya diğer “silahlanmış” grupların çoğunun alavere dalavere kürt memed nöbete hesabı bir anda TeCe aparatlarına dönüştüğü. Doğuda PKK karşıtı vurucu güç oldular. Batıda ise o meşhur doksanlar layikçi suikastlerinin tetikçileri. 

Ancak şimdi dönüp geçmişe baktığımda cezaevinde bildiri yayınlayıp İrancılaşan eski ülkücülerin islami hareketleri domine etmeye başlamaları sonrasında Hizbullah-PKK çatışmasının patlaması, en büyük destekcilerin bunlar olması, yine ülkücü kökenli isimlerin o uyduruk islami örgütlerde layikleri infaz etmeleri filan aklıma geliyor da sanki o eski devlet tapıcıları tüm özeleştirilerine rağmen devletle irtibatlı olmaktan asla çıkmamışlar galiba. Ne kadar İrancılarsa o kadar TeCeci kalmaya da devam etmişler. Tüm ultra aşşırı cihad edebiyatına rağmen burada o cihadın olmaması biraz da ondanmış. 

İrancılar diye yaftalananlar dediğim gibi yekpare bir grup değildi. Fikri düzeyde farklı derecelerde İran tecrübesine angaje entellerden göster vuralım tetikçilerine dek pek çok gruptan oluşuyordu. Doksanlar ilerlerken nasıl ki İran-Irak Savaşının bitimi ve Humeyni’nin ölümü sonrası rejim yeniden yapılanıyorsa onlar da evrilmeye başladılar. Refah Partisinin yerel iktidarları ele geçirmesine paralel eskinin İrancılarından çeşitli gruplar bu iktidara eklemlenmeye başladı. Vakti zamanında Milli Görüş’e en büyük eleştirisi TBMM’de “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazarken legal siyaset Allah’a şirk koşmaktır olanlar en bi milli iradecilere döndüler cash ve iktidarla pozitif korelasyonlu.

Bir de gerçekten mezhepler üstü, zamane islamının üstü “saf” bir islama iman edenler, islamı tüm kir pasından arındırmak isteyenler vardı. Peygamber zamanında olmayan her şeyin imhasının bunu sağlayacağına iman etmiş, bunun için tüm yeryüzünde cihada hazır olanlar vardı. Ve bunlar günün birinde Arap selefilerle karşılaştı.

Seksenlerde Türkiye’de yayılan –Adam İran Smith’in görünmez eliyle yayıltılan- selefiliğin tıpkısının aynısı bir arap selefiliği de vardı. Zaten selefiliğin mucidi onlardı ve Türkiye’deki selefilik de teorik dayanak olarak onların kaynaklarına dayanıyordu. Bu selefiliğin İran’ı ise Suudi Arabistan’dı. Vehhabi olmaklığıyla petrodolarla vernellenmiş tür bir selefiliğin anavatanı olan Suud, 1979 Kabe Baskını’nın ardından cihadı da kontrol altına almak için hemen hemen İran’la aynı zamanlarda kendi devrimini ihraç etmeye başladı. Bu selefiliğin öbür selefilikten tek farkı Şia’ya duyulan sonsuz nefretti. Araplarla Persler tarihsel düşmanlar olduğundan bu milliyetçi hislere de uygun geliyordu.

İran hayranı Türkiye selefiliği önce Bosna’da sonra Afganistan’da İran’dan nefret eden Arap selefiliği ile karşılaştı. İran doksanların sonuna doğru global islam devrimi örtüsünden tamamen sıyrılıp bir tür Pers tipi Türkislama doğru ivmelenmiş ve tek sermayesi İsrail düşmanlığı ve Hizbullah kalmıştı. Oysa arap selefileri SSCB çekilişi sonrası iç savaş girdabına düşen Afganistan’da bir süre Gülbeddin “Roketyar” Hikmetyar’ın ayakçılığını yapıp bocaladıktan sonra bir suudi zenginin önderliğinde global islam kalkışmasını örgütlemeye başlamışlardı.

Böylece arap etkisine girmeye başlayan cihadcı Türkiye selefiliği 11 Eylülle büyülendi ama İran’dan tarihsel kopuş 2003 Irak Savaşı ile oldu. İran’ın yıllarca ana sermayesini teşkil eden Büyük Şeytan ABD’ye ölüm retoriği dönüp onu vurdu. Zira ABD'nin Irak'ı işgali belki İran’a yapılacak en büyük kıyaktı ama bu kıyak aynı zamanda onun Haçlılar, İşgalciler sizden nefret ediyorum nefret nefret gırrr iddialarının da sonu oldu. Tıpatıp aynı teorik temellere dayandığı için Türkiye selefiliği kolayca Arap selefiliğine eklemlendi. Sadece İran ve Şia düşmanlığı ekstra pakette gelmiş oldu. 

Şimdi Esad rejimini devrilmekten kurtardığı için İran’ı başarılı bulanlar olabilir. Ama önce Irak sonra Suriye Savaşı kaçınılmaz bir şekilde İran’ın devrimden bu yana olmaması için elinden geleni yaptığı durumu kendi elleriyle yaratmasına sebep oldu: İslam değil Şia olduğunun altının kalın kalemlerle çizilmesi. Kaçınabilir miydi peki, bence kaçınamazdı. Zaten o yüzden strateji değişikliğine gitti. Zaten o yüzden şimdi islam aleminde Nerede Sünniye Göre Heteredoks Varsa Benim Dostumdura döndü. Yahu kırk yıllık kani oldu yani ortadoğuda sekülerliğin koruyucusuna dönüştü daha ötesi var mı ^^


Tüm bunları yazmak nereden aklıma geldi. Bir kitap okudum da ondan: Bosna’dan Afganistan’a Cihadın Mahrem Hikayesi . Bu kadar akıcı ve güzel yazabilen bir insanın yazma ile değil de cihadla uğraşması aslında biraz üzücü :p Seksenlerde İrancı olarak mücahidleşip sonra el kaideleşen ve şimdi –bir kısmı- ışidleşenlerin hikayesinin en azından ilk bölümünü merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. Yazarı çıktığı yolda belki çoktan öldü veya hala Suriye’de filan savaşıyor belki. Belki artık kafa kesecek kadar ilerlemiştir serüveninde. Bilmiyorum. Bildiğim bir kısmına şahid olduğum bu serüveni bu kadar güzel anlatan başkaca bir kitap görmediğim. Okuyacak olursanız tek bir tavsiyem var: Önce kitabı sonra ikinci baskıda yenilenen önsözünü okumanız. Bunu yaptığınızda Türkiye cihadi selefiliğindeki yaşanan değişimi alabildiğine net görmüş olacaksınız. Yine bugün IŞİD olarak ortaya çıkan yapının onun yapılmakta olan cihada dair tüm eleştirilerine yanıt verdiğini de görmüş olacaksınız. Belki de IŞİD'in yayılmada bu kadar başarılı olabilmesi de cihadcıların epey süredir aradığı helvacı olmasındandır. 

Yazarın alabildiğine kıvrak bir dili var. Hiçbir şekilde ilgi alanına girmeyen fıkhi konuları bile hızlıca okumanı sağlıyor. Ayrıca çok çok çok sivri bir dili var belki de o yüzden bu kadar sevmişimdir kitabı ^^




Meraklısı için Basra Körfezi ülkelerinin -özellikle de İran'ın- askeri güçlerine ilişkin iki ciltlik rapor(ingilizce) aşağıda 

http://csis.org/files/publication/1305022_Gulf_Mil_Bal_Volume_I.pdf
http://csis.org/files/publication/131207_gulf_military_balance.pdf








6 Temmuz 2015 Pazartesi

Uygur Kardeşlerin Dramı

Türkiye Cumhuriyeti'nin sihri ismindedir. Türklerin cumhuriyetiymiş gibi yapıp tebasının ideolojik bağlılığını ulus üzerinden inşa ederken ilmi manada türkleri siklememek gibi bir mucizenin sihirden başka bir açıklaması olamaz çünkü. Üstüne üstlük bunu faşizm derecesinde ırkçılık yaparken becerir. Kafatası ölçen, türklerin üstünlüğüne dair özdeyiş üstüne özdeyiş patlatan, hatta bu cumhuriyette türk olmayanların tek hakkının uşaklık olduğunu bangır bangır deklare eden tek parti rejimi (ki uşak tuttukları bizatihi efendi ilan ettikleri köylü türklerdir ^^) bunu kendi çizdiği hayali türklük tanımı içinde yaparken reel planda en büyük türki toplulukların yaşadığı SSCB ve İran gibi ülkelerle en bi müttefiktir ve oradaki türklere yönelik en ufak bir ilgi dahi sözkonusu değildir. Çünkü bu cumhuriyet onları kendi kastettiği üstün türkten saymaz. Yani türklerin türk ırkçılığı kapsamında aşağı ırk sayılması gibi bir muazzam fenomenin sahibi de bu cumhuriyettir.

Dikkat ediniz Hititleri, Sümerleri, Frigleri, Eski Yunandan Romaya dek her antik kavmi türk ilan etmiştir tek parti döneminde Türkiye Cumhuriyeti ama çağdaşı olan türki kavimleri görmemiştir bile. Irk üzerinden dizayn edilmiş süsü verdiği faşizmi zirve noktasındayken türkçü turancıları tabutluklara kapatan bir rejimden bahsediyoruz. SSCB dağıldığında bu kafa yapısıyla onları küçümseyerek, ikinci sınıf insan sayarak lütfeder gibi gittiğimiz türki kardeşlerimizden güzel dersler aldıydık.

Zavallı arabeli türkmenleri de bundan çok çekti hala da çekiyor. O kadar bi üstün ırkız ki vakti zamanında Irak'ta türkmenlerin haklarını savunuyoruz ayağına onları kürtlere karşı bekçi köpeğimiz yapmaya kalktık, çuvallandık. İnsan ders alır değil mi nerede şimdi de suriye türkmenlerini bayırını bucağını bir yana koyup suriye kürtlerine karşı bekçi köpeğimiz yapmaya uğraşıyoruz. Suriye Türkmen Cephesi diye bir şey kurmuş MİT. Başına getirdiği amca bir suriyeli gibi değil aynı Ertürk Yöndem gibi konuşuyor. Çünkü devlette devamlılık esastır ^^

Hayali türklük tanımını hayali türklük tarihi ile temelleyen bu türk cumhuriyetinin nezdinde yok olmuş türki kavimler -özellikle evropa ile ilişkiliyse- baş tacı yapılıp, adları okullara, sokaklara, meydanlara verilirken hala var olan türki kavimler ikinci sınıf sayılır. Sadece var olan halleriyle değil tarihleriyle de ikinci sınıf sayılır. Misal Uygurlar. Hafızayı zorladığımızda uygurlara dair akla gelen tek şey geyikleşmiş budist olunca savaşçılıklarını kaybetmeleri aşağılamasıdır.  

Tece Türk tarih yazınında Uygur Halkının oldum olası küçük görülmesini veya yok sayılmasını iki nedene bağlarım ben. İkisi de az buçuk duygusaldır. İlki gerçek kökenimize dair duygusal bir reddedişten kaynaklanırken ikincisi ise kurgulanmış kökenimize dair bir tür bitmeyen kinden kaynaklanır.

Uygurca bir metni latin alfabesi ile transkript yapıp okuduğunuzda içinize ilk dolan his ne kadar kolayca anlayabildiğinizden mütevellit bir aaaaa hissidir. Türk ipekyolunun batıdaki en son halkası ile doğudaki en son halkasının dilsel yakınlığı sebepsiz değildir elbet. En bi kökümüze kibrit suyu ektiğimizde vardığımız yer Oğuzlar'dır malum. Yine malum ki Oğuzlar dediğimiz çeşitli kabilelerin kurduğu bir tür konfederasyondur. Hah işte bu Oğuzların konfederasyonu oluşturan kabile sayısından mütevellit Tokuzoguz denirken bu tokuzun ilki Uygurlardı. Sonra çeşit çeşit olay oldu nakli uzun süreninden, parçalandı birlik ve bir kısmı Uygur korkusundan sadece Oğuz diye ortaya çıkacakları Aral Gölü- Hazar Denizi arasına filan gittiler.

Türkler yaklaşık iki yüzyıldır avrupalı olduklarını ispatlamaya uğraşıyorlar. Bu uğraşma sadece giyim-kuşam değil gayet de ırki bir uğraş son yüzyılı aşkın süredir. Avrupaya baktığımızda gördüğümüz belirli bir insan türü var. Daha doğrusu olmadığından tanımlanan bir insan türü var. Zenci değil, çekik gözlü değil vesaire vesaire...İşte tarih yazınını domine eden evropa görmüş sağcılar için en büyük kabus bizim çekik gözlü olarak tasnif edilmemizdi. Ve bu tasnife en büyük maddi delilse Uygurlardı. O yüzden tamamen duygusal nedenlerle türk tarih yazını Uygurlarla kökkardeşliğimizi görmezden gelme üzerine kurgulanmıştır. Basit bir tarama yapın Köktürklere dair, onların atamız olmasına dair binlerce yazı çizi kitap hitap bulursunuz. Oysa Uygurlar öksüz ve görmezden gelinendir. Son yüzyılda Çin Yıllıkları, yani bizim ortaasya türk tarihine dair bilgilerimizin ana kaynakları, açığa çıktığı, çevrildiği veya istendiğinde çevrilebildiği halde bu böyledir. Ve yine dikkat edin atamız olarak konumlanan Köktürklerin çekik gözlü -çinli diye dövülebilecek kadar hem de- olmalarına dair de hiçbir şey yazmaz o binlerce ıvır zıvırın nerdeyse hiçbirinde ;) Köktürkler çekik gözlüdür ama onlar ölü kavimdir görülmez, oysa uygurlar hala yaşar görülür. O halde vurun kahpeye.

Köktürklerin batıca keşfedilme zamanı osmanlı türklerinin kimlik buhranlarının da en şiddetli zamanına denk geldiği için, Köktürkler hiç sorgulanmadan bugünkü türk milletinin(osmanlıda yaşayanlar diye düşün) ataları kabul edildi. Geçen zaman içinde Köktürklere dair bilgilerimiz arttığı halde bu baştaki kabulleniş hiç değiştirilmedi, daha da pekiştirildi. Bizim hayal dünyamız ne olursa olsun bir de gerçek var. O gerçeğe baktığımızda bizim yere göğe koyamadığımız Köktürk Kaganlığı uyguladıkları zulümden bunalan Türk kavimleri, Basmıl-Karluk-Uygur Triumvirası- tarafından yıkıldı. Sadece yıkılsa neyse Uygurlar son kalan Köktürkleri literally tarihten sildiler, yok ettiler. İnanmayan Uygur Kaganı Moyençur'un Bilge Kagan Kazıtlarının 25-30 Km ilerisine o taşlardan sadece 10-12 yıl sonra diktiği kendi kazıtlarına bakabilir.

Şimdi siz batıdan tasdikli atanız saydığınız bir kavmi yok eden bu kavmi, hele hele o yok ediş esnasında kendi öz atalarınızın da uygurların arasında olduğu kahredici gerçeğini açık etmeyerek sevebilir miydiniz :/ Adınızı veren, atanız olarak hayal etmekten multi boşalmalar yaşadığınız Göktürkleri, Köktürkleri tarihten silen bir kavmi över miydiniz? Tam tersine nefret ederdiniz di mi onlardan. O kadar nefret ederdiniz ki sizin yere göğe koyamadığınız Köktürklerinizin 2-3 bin kişice yapılan yağma akınlarını Çin'in Fethi diye sunar ama Uygurların iki çin imparatorluk başkentini yağmalamasını (bunu yapabilen tek türk kavmi olmasına rağmen) görmezden gelirdiniz. Sizin yüce Köktürk İmparatorluğunuzun kaganları Çin İmparatorundan her daim evlenmek için piremses vermesini diler ve sarayda bozkır kavimlerinin sırf bu tip  arzularını karşılamak için kurulan piremses imalathanesinde halktan imal edilen uyduruk piremsesler alırken gerçekten İmparator'un ailesinden olan bir piremsesi alabilen tek türk kavmi kaganının bir Uygur olduğunu yazamazdınız. Tıpkı her daim çinli piremsesler üzerinden entrika öyküleri anlatırken, yere göğe koyamadığımız Bilge Kagan'ımızı zehirleyen karısının bir çinli piremses değil, başka bir tiginle rahatça yiyişmek için, meşhur Tonyukuk'un kızı olduğunu yazamadığımız gibi.

Bugün ne zaman alevilik bahsi açılsa anlı şanlı tarihçilerimiz hemen eski türk dininde kalma lakırdısına başlarlar. Şamanlık akar orkun-selenga nehirleri gibi gürül gürül. Böyle insanın içi milliyetçi milliyetçi dolar. Oysa eski türk dininden kalma denilip geçilen ritüellerin izi sürüldüğünde pek çoğunun hiç de atalarımızca icat olunmuş şeyler olmadığı, maniheizm veya budizm gibi kurumsal iki dinden naklolduğu görülür. Ne büyük tesadüftür ki bu iki din de Uygurların sırayla intisap ettiği dinlerdir. Uygurlar bunun bedelini budist olup savaşçılıklarını yitiren uygur kavmi diye alay edilerek öderler. Oysa Budist olmayıp savaşçılıklarını yitirmeyenlerin adları tarihin tozlu sayfalarında kalırken Türkün antik çağlarından bugünlere kavim adları millet adına dönüşmüş sadece iki türki kavim var: Kırgızlar, Uygurlar. 

Neyse Uygurların tarihi serüveni değil elbette Uygur Kardeşlerin dramı meselemiz.

Bill Clinton, görev süresinin sonlarında yaptığı bir söyleşide abd başkanı olarak en çok şaşırdığı şeyin Çin Yönetiminin bölünmekten bu kadar korkması olduğunu söylemişti. Öyle ya herkesin dünyanın efendisi olmasından korktuğu bir dev niye bundan korksun. Oysa stajyerlere sulanmaktan vaz geçip orta karar bir Çin tarihi okusa idi Çin'in tarihi boyunca ne kadar devasa bir imparatorluk olursa olsun merkezi otoritede en küçük bir güçsüzlüğün ardından parçalandığını, onlarca yıl anarşi ve iç savaşlar içine düştüğünü ve bunun çin milletinin bir tür karakteri olduğunu görürdü. Sonuncusu fahri dersimli Mao'nun 1949'da sona erdirdiği (hatta Tayvan'ı düşünürsek tam olarak sona erdiremediği) uzun yıllar süren kaos ve parçalanma dönemleri.

Çin Yönetimi, ülkece bize hiç de şaşırtıcı gelmeyecek şekilde bölünmekten accayip korkuyor. Tıpkı bunun batılılar elinden olmasından korktuğu gibi. Yani söz konusu olan bölünme ise paranoyaklaşıyor ki yine tanıdık. İşte burada Çin Kominislerince ülkede yaşadığı anayasaca kabul edilen 56 ayrı etnik gruptan Uygurlar devreye giriyor. Çin'e en son eklenen topraklar olduğu için Sinkiang adını taşıyan toprağın yerlileri. Hani kendilerine sadece müslüman diyen, hatta o kadar müslüman diyen ki budist dedelerinin yaptığı eserlerin kendi atalarına değil kafir kalmuklara ait olduğunu sanan garibanlar. Çin'in zayıf noktasını bilen bir dış güçseniz (vakti zamanında Doğu Türkistan Cumhuriyetini kurduran SSCB veya bugün uygurları yedek silah olarak saklayan ABD gibi) ilk bakacağınız yer neresi ise Çin de oraya bakıyor, elimine edilmesi gereken bir tehdit görüyor. Farz-ı misal 1989'da Tienanmen Meydanı'ndaki o meşhur öğrenci kalkışmasının liderlerinden biri Uygurdu ve bu Çin açısından sadece tehditin doğrulanması demekti. 

Ve bölünmekten korkan her devlet nerede hata yaparsa veya nasıl bir dilemmaya düşerse o da aynı hatayı yapıyor, aynı dilemmada boğuluyor. Ortak bir yaşam üretmeye çalışmak yerine etnisiteyi yoklaştırmaya uğraşıyor. Etnik kimliği etkisizleştirmek isterken daha da belirginleştiriyor. Çin'in gerçekten de bu insanlara eziyet etmediğini filan sanıyorsanız 1937'de Dersim'in de sadece uygarlaştırıldığını düşünüyorsunuzdur. Ramazan nedeniyle yapılanlar gündeme geldiği için Çin'in salt dinsel bir baskı uyguladığı zannolunabilir. Oysa Çin'de çoğunlukla aynı etnik kökenden Hui denilen müslümanlar da var ve onlara farklı bir muamele yapılıyor. Hatta dini kahramanlık hikayesi hayal edenleri üzmek gibi olmasın ama geçmişte Uygur isyanları Çin yönetimlerince sadece Hui Müslümanlarından oluşan birliklerce bastırılırdı.

Devreye azınlık sosyolojisi giriyor. Hem etnik hem de dinsel azınlıksanız dininiz aynı zamanda etnik kimliğinizdir. Uygurlar asimile olmamak için dindarlaşırken Çin yönetimi de din üzerinden tasfiye etmeye uğraşıyor Uygurları. Hani türklerin kılıç zoruyla müslüman olduğu efsanesi vardır ya işte onun mucidi Uygur Bölgesinin idarecisi bir uygur koministidir ve bu gaye ile yazdığı bir kitaptan türemiştir o efsane. Seksen sonrası ekonomik değişim sürecinde bölgeye özbeöz çinlileri yerleştirme politikası bir sele dönüşünce artık araya devlet-azınlık kavgası haricinde iki ayrı millet arasındaki ekonomik nedenlere dayanan etnik kavga da girmiş oldu.

Yıllardır Uygurların ne zaman çıldıracağını bekliyordum. Çünkü ağzı var dili yok Uygurlara Çin Kominis Partisince o kadar geri zekalıca muamele yapıldı, bu barışçı insanlar o kadar tahrik edildi ki bunun bir zaman sorunu olduğu belliydi. Sonra herhangi bir silaha sahip olmayan uygurların elde pala veya bıçak tren istasyonlarında sivillere kamikaze gibi daldığı terörist saldırılar başladı. Çin Kominislerinin çalan alarm zillerinden bişiler anlamasını beklersin ama nafile yine anlamadılar.

Uygurlar yıllar boyunca dünyaya dertlerini anlatmaya çalıştılar. Sorunlarını anlattılar, ağladılar. Hani yıllar önce kendini Çin Konsolosluğuna zincirleyip ağlayan ak sakallı dedeyi hatırlayan var mı? Ben hatırlıyorum. Bir dönem bizim sağcılar kızıl kominis çinin zulmüne uğrayan soydaşlarımız hesabından bir tür merhamet hissiyle yardımcı oldular. Yardımcı oldular dediysem işte ülkede dergi mergi çıkarmalarına göz yumdular, Sultanahmet'te bir lokantalık yer filan verdiler öyle işte. Sonra doksanlar geldi ve meşhur Çin atılımı başladı. Madem ki Çin uyanmıştı, Uygurların uyuması gerekiyordu. Büyük Türk Büyüğü Turizm Bakanı Mustafa Taşar Çince yazılı kravatlar takınca çinli turistlerin ülkemize akacağını sanıyordu ve bu esnada Uygurların feryadları... Nasıl desem karga çığlığı gibi sevimsiz geliyordu. Sadettin Tantan Fatih Belediye Başkanı iken Uygurlara yardım etmeye kalktı, hemen devletten birileri kulağını çekti.

Hatırlar mısınız bir ara Dalai Lama ve Çin tarafından ezilen Tibetliler dünyada sürekli gündem oluyordu. Siz Dalai Lama'yı en son ne zaman dünya gündeminde gördünüz? Geçen bir rak festivalindeydi galiba karabatak gibi göründü ve kayboldu medyadan, gündemde kalamadı. Usulca silindi gitti çünkü Çin ve onu GSMHsı kardişim. Çin ekonomik gücüyle sömürgecice Pekin adını Beijing diye değiştirtip Tibetlileri ve Uygurları görünmez hale getirince ihtimal zafer kazandığını filan sanıyordu. Ne bileyim belki de Uygur Sorununun Halline Dair Rapor diye o tumturaklı tek parti raporlarından filan yazmışlardır somurtuk prezidyumlarına sunmak için. Heyhat bu kez Hoca Nasreddin'in gün be gün yiyeceğini kıstığı eşeği ölmedi, aslana döndü. Şu adeta ezikliğin kitabını yazan, ağzına vur lokmasını al Rohingyalı müslümanların boydan boya mermi şeridleriyle canavara dönmeleri kaç yıl alacak acaba?

Dikkat ettiniz mi Suriye İç Savaşı'ndan sonra İslam Dünyasında hiçbir şey aynı kalmıyor ve aynı da olmayacak. Politik çıkarları açısından olaya yaklaşanlar, o çıkarları için onu bunu şunu kullandığını sananlar, yaptıklarının ahmakça iç savaşları esnasında osmanlıları kendi elleriyle Rumeli'ne çıkaran Bizanslı Kantakuzenos'un yaptığıyla aynı ahmaklık olduğunu anladıklarında atı alan Osmanlı, Filibe'yi geçmiş olacak.

Ortadoğu artık bir Mad Max filmi platosu. Filme uygun olarak -rimeyki o kadar boktan olmuş ki feministik propaganda diye satmaya uğraştılar- çölün her yerinde meşruiyeti silahından menkul güç merkezleri teşekkül etti. Daha önce devletlerin elindeki silah ve şiddet tekeli 200-300 kişilik yüzlerce örgütün elinde ve normalde asla ulaşamayacakları silahlara kavuşup normalde asla öğrenemeyecekleri silah bilgilerini tamamlıyorlar. Bu thunderdome süvarileri sadece batı'nın psikopat tutunamayanlarından oluşmuyor. Doğuda devlet zulmünden sıtkı sıyrılmışlar da var. Uygurlar da var.

Bangır bangır bağırdıklarında dünyada kimse onları duymadı ve şimdi de onların ama IŞİD, ama El Nusra lafına karınları tok. Çin, korkusu gerçeğe dönmesin diye onlarca yıldır uyguladığı baskıların bedelini korkusunu kendi eliyle gerçeğe dönüştürerek ödüyor, ödeyecek. Yakında elde pala kalabalıklara saldıran silah garibi uygurların yerini dişine kadar silahlı mücahidler alacak. Çin ne yapacağını o kadar bilmiyor ki bildiği tek şeyi yapıyor. Elde bulunan ahaliyi korkutarak bir tür dehşet dengesi kurmaya uğraşıyor.

20.yy başında o bölgenin tek bir adı vardı: Türkistan. Çin tarafına Doğu, Rus tarafına Batı Türkistan denilirdi. Çarlık Rusyasının muazzam türkoloji mirasının üzerine konan Bolşevikler bu coğrafi bütünlüğü kendi idealarına tehdit olarak gördükleri için etnik ayrımı önemsemeden kendilerine müslüman diyip geçen bu insanlardan ayrı coğrafyalar ve ayrı milletler yaratmaya giriştiler: Özbek, Kırgız, Kazak vs...Doğu Türkistandakilere de tarihi kökenlerine istinaden Uygur dediler. Kendilerini Hui müslümanlarından ayırmak isteyen o bölge entelleri bunu hemen benimsedi. Şimdi gün döndü ve bölgede birileri kendilerini parça parça uluslara bölen bolşeviklere inat islamı baz alarak türkistan adı ile tekrar tekleşiyorlar.


Eskiden:

Bir 

İki



Büyük Oyun Sahne 28

Tüm bu Uygur heştek kasmaları esnasında en çok güldüklerim büyük oyuncu akpistler oldu. Malum muhalif bir şekilde osursanız bile -osurmanın muhalifcesi nasıl olur diye sormayın koskoca milli iradeden iyi bilemeyiz-  büyük oyun'u koklama yetenekleri olan insanlar bunlar. Gezi'den bu yana Mariana Çukuru'nun bile bir dibi vardır ama insan aptallığının yoktur şiarı ile yüzlerce büyük oyun teşhis edip engelleyen üstadlarımız en ön cepheye piyade yazılıp yaylım halde heştek yağdırıyorlar kahpe çinlilere. 

Tabi akla yığınla soru geliyor: Bu kadar Uygur ellerini kollarını sallayarak Kuzey Suriye'ye bu kadar kolayca nasıl varabildi? Reyislerinin üye olalım dediği Şangay Postmodern Totaliterler Kulübü'nün yer aldığı ülkeye bu pervasızca akın neden? Ebedi reyisleri Rusya-Çin aksına yaslanarak Orgeneral Tuncer'in düşünü gerçekleştirmeye çalışırken bu büyük ülkenin de düşman olmasını amaçlayan bir kontrbüyük oyun mu sergileniyor acaba? Böyle bişi olsa büyük oyun üstadları böyle bir oyuna düşmezdi herhalde.