13 Ekim 2014 Pazartesi

Aldı Nemçe Bizim Nazlı Budin'i

Malum, İslama dair temel sorun ona saldıranların daima ilk çıktığı halde akıl dışılıklar veya zayıflıklar bulmaya çabalamasına inat onun geçen 14 yüz yıl boyunca eklenenlerle bambaşka bir şeye dönüşmesi. Böyle olunca tahta kabeye saldırıyoruz sanan modern zaman ebreheleri mermer kabe ile karşılaşıp yüz geri ediyordu.

Oysa şimdi İslam Devleti 630lu yılların kurum ve kuruluşlarını ve o meşhur asr-ı saadetimizi dahi günümüze aynen ışınlayarak(birazcık islam tarihi okuyan herkes onların peygamberi ve halifeleri örnek aldığını görebiliyor) bambaşka bir kulvar açmış oldu. Denilebilir ki islam karşıtlarının hayalindeki maç gerçekleşir oldu. Yine İD bu kapsamda mizanpajıyla rakiplerine fark atan resmi dergisinin son sayısında (Y)Ezidiler üzerinden köleliği ve cariye kurumunu yeniden ihya ettiğini açıkladı. 

Kadının ganimetleştirilmesi üzerinden savaş tarihin başından beri belirli bir coğrafyayla sınırlı olmaksızın mevcut malum. 
              Garbın grandpederi saydığı roma uygarlığı da sonuçta kadın gasbına dayar mitolojik sırtını

Da islamda resmen olmasa da(resmen kaldıramazsın) fiilen kaldırılmış müesseselerin yeniden ihyası bir anda insanın idrakinde tam yerine oturmuyor sanki. Şaka gibi filan geliyor ki El Kaide yanlısı sünni köktenciler bile İD dergisinde kabul edene dek gerçek değilmiş sandılar bu köle-cariye işini. Malum böyle durumlarda ilk savunma hattımız Refleksiya Historika yapıp geçmişe kaçmak ve başımıza gelmişlerden bir örnek seçip garba nabeeer çekmektir.

Gerçekten de köle/cariye mevzusunda, hem de osmanlının başına gelmiş bir örnek var: 1683-1699 savaşları içinde gerçekleşen Budin(Budapeşte)'in düşüşü. 

12 Eylül 1683'deki Viyana Yenilgisinin ardından 1684 yılında müttefikler, Loren Dükü Şarl komutasında 60 bin kişi, Osmanlı Macaristan'ının merkezi olan Budin'e yönelir. Dört ay civarında süren kuşatma Şeytan İbahim Paşa'nın komutasındaki savunucuların direnciyle başarısızlığa uğrar ve kışın iyice bastırması ile geri çekilirler. Padişah Şeytan İbrahim Paşa'yı Melek İbrahim Paşa yapar. I love veri veri maç ottoman nickname tradition.

İkinci raund 1686'dadır. Loren Dükü Şarl bu sefer doksan bin kişilik bir ordu ile şehir önlerinde görülür. Muhafızlar ise on beş bin kişidir. Bu sefer kale komutanı 1608 doğumlu Arnavud Abdurrahman Abdi Paşadır. 14 Haziran 1686 günü şehir kuşatılır. 

Loren Dükü Çarls, 1684'deki yenilginin tekrarlanmaması için alabildiğine dikkatli hareket eder. İlk kuşatmanın tersine kendi ordusu yarı yarıya daha kalabalık olduğu halde savunanlar önceki güçlerinin yarısı kadardır. Arnavud Abdurrahman Abdi Paşa ve muhafızlar tüm güçleriyle direnirler. Haziran ve Temmuz böyle geçer. Bu sırada Osmanlılar açısından şanssızlık ki atılan bir top mermisi kalenin cephaneliğine isabet ederek 1500 civarında asker içinde olduğu halde cephaneliği havaya uçurur, surların bir kısmını harap eder. Ancak Budin hala direnmektedir. Çünkü Osmanlı ordusunun yardıma gelmesi beklenmektedir.

Ağustos 1686'da Veziriazam Sarı Süleyman Paşa komutasında Osmanlı ordusu yardıma gelir. Ancak kaleye ulaşma çabası başarısızlıkla sonuçlanır. Çarls eğer 1684'deki başarısızlığa tekrar uğramak istemiyorsa kış bastırmadan Budin'i almak zorundadır. 2 Eylül günü son hücum başlar. Haçlı ordusu iyice takatten düşmüş savunma hatlarını yarar. Hani Battal Gazi film serisinin birinde Battal sırtını kale kapısına verip oklarla delik deşik olana dek direnir bizanslılara, epey komik bir sahnedir. İşte o sahneyi yazanlar ne kadar farkındaydı bilmem ama sanatın hayatı taklididir o. Beç(Viyana) Kapısı denilen şehir kapısının önünde osmanlının son Budin Valisi 78lik Arnavud Abdurrahman elinde kılıç ölene dek vuruşur ve sanki bir film sahnesiymişcesine düşman ancak ihtiyar valinin cesedini çiğneyerek girebilir şehire. 

            1683 Viyana sonrası sürekli kaçtığımızı sananlara inat gavurun 1686 Budin Kuşatması tablosu

Kalan osmanlı askerleri limana doğru kaçmaya veya teslim olmaya çalışırlar ama her ikisi de imkansızdır. Şehire dağılmaya başlayan Kırisciyın Kutsal ittifak Ordusu yanlarında kıyameti de getirmiştir ve yakaladıklarını öldürmektedirler. Böylece Budin'in hayatta kalan son müdafileri (yaklaşık 1500 kişi) muhteşem yüzyıl dizisinde bıyık buruşuyla meşhur olan Budin Fatihi Bali Bey'in adını taşıyan şehir meydanına çekilir, sonuncusu da düşene dek elde kılıç savaşırlar.


Sülüman Baba, Adriyatikten Çin Seddine Türk Dünyasını ilan edip TİKA kurulduğunda, kurum ilk elden bu hat üzerinde bizden kalan eserlerin restorasyonuna girişmişti de 150 yıl osmanlı elinde kalan Budapeşte'de onaracak hiçbir eser bulamayıp Gül Baba Tekkesine fit olmuştu. Çünkü 2 Eylül 1686 günü Budin'de Osmanlıya dair ne varsa yakılır, yıkılır. 


"...1662’de kente gelen Evliya Çelebi, seyahatnamesinde 25 câmi, 47 mescit, 12 medrese, 16 mektep, 2 hamam, 8 kaplıca, 9 han, 1 saat kulesi ve 1 bedesten olduğunu yazmıştır.."

Sadece müslümanlar ve onlara dair şeyler değildir hedef. Şimdiki neoosmanlıcılara inat bölgede Osmanlının biricik müttefiği olan yahudiler de aynı kaderi paylaşır. 1686'dan 300 yıl sonra Budapeşte'de kazı yapan işçiler bir sinagog harabesi bulurlar. Harabede kemiklerine yapışmış dua şalı parçalarından anlaşıldığı üzere yakılarak öldürülmüş, 2 Eylül 1683 gününden kalma yahudi kurbanlar vardır. Ve o günkü katliamlardan kalan yazılı tek kayıt şans eseri öldürülmekten kurtulup köle olarak satılan bir yahudinin yazdığı Ofen(Budin'in almanca adı) Destanı'dır ki Kemal Karpat abileri rica edince Timaş bastı bu küçük kitabı.

                                                         ***

yazı içinde yazı/yayılır turnası kazı


Vakti zamanında El Kaide Enternasyonal Tugaylar Tuğbayı Usame Bin Ladin ile röportaj yaptıklarında söze İkinci Viyana Kuşatması ile başlamıştı. Yine Mısır'ın allahın unuttuğu bir köyünde faaliyet gösteren selefi lidere islamın gelecek sınırlarını sorduklarında sözüne Viyana ile başlamıştı. Gerçekten de islam veya türkler adına laf edilecekse herkesin ilk terennüm ettiklerinden biri bu kuşatma ve onun sembolik manası. O tarihten bu yana sürekli geriye doğru gidiş ve yenilgiler demek yakın islam tarihi ve dahi türk tarihi. Her fırsatta ifade etmekten adeta mazokist bir zevk aldığımız tarihsel önemine, altını çize çize kanırttığımız sembolik manasına rağmen, 1683-1699 arasına dair şöyle konuyu her yanından ele alan, anlatan türk veya islam tek bir telif tarih eseri var mı deseniz, gugılın ve benim söyleyeceğim, cık, olacaktır.

Usameden Recebe hepimizin zihnine ideolojik manada muhakkak dokunduğu halde vakayı tüm yönleriyle ele almış tek bir telif eserimiz yok. Söze onsuz başlamayacak kadar zihin haritamızda işli bir konuda koskoca islam alemi olarak tek bir özgün tarih kitabımız yok. Bu boşluğu doldurmak üzere her zamanki gibi cehalet üstüne inşa edilmiş ve bedeli önden peşin ödenmiş kabullerimiz var. İslam coğrafyası sadece zaferlerini hayalden yaldızlarla tezhiblemekten muzdarip değil, yenilgileri de aynı şekilde tezhibleniyor. Böyle olunca dünya sistemini çözdüm ben aga diye afilli afilli kitaplar yazan zırcahil proflar onbinlerce müslümanın öldüğü iç savaşların kundakçısı oluyor arsız arsız gülüşlerle de zerre sorgulamıyor kendini aga bu nedir diye.

Bu tip önkabul cihetinden olmak üzere eğitim de 1683 İkinci Viyana Kuşatmasını biraz anlattıktan sonra zaman hoppadanak 16 yıl sonraya 1699 Karlofça Barış Anlaşması'na geçer ve anlaşmayla kaybedilen -ufku kendi şehriyle istanbul arasından ibaret anadoluluya hiçbişi anlatmayan- topraklar sayılıp duraklama döneminden gerileme dönemine girilir. Viyana bir tür mecburiyet caddesidir bizce. Yenilmeye mahkumuzdur ve yenilmişizdir. Tek bir savaşta defterimiz dürülüverir. İşte şimdiki akpistler bu hastalıkla muzdarip olduklarındandır ki nasıl bir anda defterimiz dürüldüyse bir anda da dürülen defterin yeniden açılıp yedi deniz on iki iklimi kaplayacağını sanar.

Oysa savaş 1683'te başlayıp bitmez, 16 koca yıl sürer. O on altı koca yıl; islamı temel değer olarak almış bir medeniyetin sonu izmihlalle bitecek yola girişten önceki kıyasıya direnişidir. Gerçek anlamda kendi kendini var etmiş bir medeniyyet tasavvurunun son direnişi olduğu içindir ki bu kadar uzun süre devam etmiştir savaş. 

Medeniyyet dediğinde bürrs diyip durmak lazım. Öyle mendebur bir kelime ki bu medeniyyet default olarak iyi ve güzel ile değiştiriveriyor kendisini. Medeniyyet bir sürü olumlu hususun birleşim kümesi değildir. Adaletin zirve yapması, insanların mutluluktan ölmesi hiç değildir. Öyle olsa şatafatlı ayinlerde on binlerce esiri aynı anda boğazlayan Aztekler'e medeniyyet demezdik. 

Medeniyyet kendine ait bir dünya görüşü ve hayatın her safhasının o görüşle dokunmuş olması demektir. Yani garbi tişörtleri giyindiği sürece isterse amerikanın milyon katı üretim yapsın çin bir medeniyyet değil garbın taklidi olarak kalmaya mahkumdur. Osmanlı iyinin ve kötünün ötesinde kendi dünyasını yaratmış bir medeniyyettir ve 1683-1699 arası Facia Dönemi Savaşları bir medeniyyetin direnişi olduğu içindir ki bu kadar uzun süre sürmüştür. Savaş bittiğinde tıpkı avusturya ile teke tek kalmamak için elçisiyle padişaha "eğer şimdi barış yaparsanız artık avrupa'da büyük devlet olamayacaksınız" mesajını veren XIV. Lui'nin dediği gibi untergang gerçekleşmiştir. Zaten bu yüzden bu kadar önemlidir, simgeseldir. Ama tarih eğitimi on altı yılı bir paragrafta geçip sanki her şey bir anda olmuş bitmişe getirir.

Bizim ülkemiz açısından baktığımda bunun nedenleri olarak iki şey aklıma geliyor. İlk olarak artık çok eskide kaldığı için toplumsal hafıza bakımından yüklenecek anlamın zorunlu ihtiyaç duyduğu simgesel simge olması dışında bir anlam ifade etmiyor. "Şimdi"de olan biten biraz önceden başlayan bir şeyin sonucu olsa da "biraz önce" kavramımız o kadar eskiyi kapsamıyor. İdeolojik olarak ise bu öylesine ağır bir yenilgi  olarak kodlu ki taşı kaldırıp böcükleri görmek işimize gelmiyor.

1683-1699 arasında on altı yıl süren savaş, Osmanlı açısından bugün kullandığımız manada bir Dünya Savaşıdır. Avusturya-Lehistan-Venedik ve son dönem Rusya'nın da eklendiği dörtlü ittifak İran yönü hariç her yandan saldırmıştır. Sadece dört ülke gibi gözükse de her avrupa milletinden asker olmasıyla da haçlı seferidir.

Böcüklerden ilki bu savaşta Osmanlının Viyana'da "yenildikten" sonra sürekli kaçması mitosudur. Osmanlı, kaçmanın tersine Karlofça'da vazgeçmeden önce 16 yıl savaşmıştır ama siktiret napcan bu gerçeği. Böcüklerden ikincisi ise Viyana Siege'nin kendisidir. Osmanlı o kadar çürümüştür ki Viyana'ya gidince şakkadanak yıkılıvermiştir. Bu devasa mekanizmanın başındaki sadrazam o kadder salak, o kadder maldır ki zaten yenilmeye mahkum olduğunu bile bile osmanlının tarihindeki en büyük yekpare orduyu toplayıp yürümüştür nemçe üstüne(Merzifonlunun yanında "misafir" ettiği nemçe elçisi kayzarına şimdiye dek gördüğünüz en büyük orduyla geliyorlar tanrı yardımcınız olsun diye mektup yazar). Sonuncu böcüğe ise ben çalınmış devrim böcüğü diyorum. Sanayi Devrimi denilen hadise 19.yy'da Britanya'da olduğu halde zamanda ve mekanda bir mucize gerçekleşmiş ve devrim Avusturya tarafından çalınmıştır. Aksi takdirde  geri osmanlı-ileri avrupalı önkabulünde ileri rolü sanki modernitenin mucidi, protestanlarına işkence ile meşgul, bu geri katolik ülkeymiş gibi Avusturya'ya verilmezdi.

Eğer her şey 1683 Viyanasında olup bitseydi türban sorunu yüzünden Viyana'da eğitim görmüş "fakir" bacılarımız şehri saran surların -Linienwall- 20 yıl sonra 1704'de bitirildiğini okuyor olmazlardı. Yine her şey 1683 yılında olup bitseydi 1691'de Köprülü Fazıl Mustafa, Belgrad'ı alıp Tuna'yı geçtiğinde Nemçeliler ilk iş Viyana surlarını onarmaya başlamazlardı oraya dek onu durdurmalarının mümkün olamayacağından korkup.

Bugün gugılda Kanije Savunması diye arama yaptığınızda karşınıza çıkan onbinlerce sonucun hepsi Tiryaki Hasan Paşa ile Cüneyt Arkın'ın Melike Zobu desteğinde 1601'deki Kanije Zaferine dairdir. Oysa aynı Kanije 1686'da da kuşatılmış ve Fındık Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlılar tam dört yıl direndikten, kale mevcudu; kadın, erkek, çocuk bin kişiye inip kalede yiyecek hiçbir kedi-köpek-sıçan kalmadıktan sonra 1690'da anlaşma ile kaleyi teslim etmişlerdir. Kimi kuşatmalarda ise aylar ilerleyip savunucuların sayısı azalınca müslüman kadınlar erkek kıyafeti giyip surlarda mücadele etmişlerdir.

                                                         ***

Peki Budin'in bu on altı yıllık kıyametten halk dilinde türkü olarak süzülüp gelebilmiş belki de tek örnek olmasını sağlayan ne? Elbette tüm refleksiya historikalara inat tarihin umumi motoru ne ise o.

Haziran 1686'da kuşatma başladığında 78 yaşındaki Paşa şehrin düşme olasılığının bu kez yüksek olduğunu düşündüğünden şehrin güneyinde, Tuna'daki Kızlar Adasında, demirli 20 gemi ile hazinesini, haremi de dahil bir kısım kadın ve çocukları Belgrad'a kaçırtmaya çalışır. Avusturyalılar gece baskınıyla bu gemileri ele geçirir ve osmanlı kadınları çırıl çıplak soyularak ordu karargahında açık arttırma ile satılır. 

Budin'in halk izleğinde farklı bir yer edinmesini sağlayan da budur. Yani müslüman kadınların kafirlerce esir edilerek köle/cariye olarak satılması hiç de öyle napalım zamanımızın normal bir kurumu bu :( tepkisi yaratmamış. Tam tersine güçlü bir ajitasyon unsuru olmuş ve Budin'in düşüşünün ölümsüzleşmesini sağlamış. Türküler 300 civarında olan esir kadın sayısını kısa sürede binlerceye çıkarmış ve adlarına ağıtlar yakılmış:

Tutsak Kızlar Ağıdı 

Haberliğe gidin, durman gaziler, 
Gece gündüz feryat ile zârumdur, 
Bizim yerde, bizi ağlar diyesiz, 
Tutuşuben yanar ağlar diyesiz. 

Kara gavur yer yüzünü bürüdü, 
Esir etti bizi bunda sürüdü, 
Yalın kılıç oldu şehre yürüdü, 
Bize böyle zulüm oldu diyesiz. 

Varın deyin anam giysin karayı, 
Durağımız Erdel oğlu sarayı, 
Gelsin bizi şehir şehir arayı, 
Saray değil bize zindan diyesiz. 

Esir olduk kaldık bunda kimimiz, 
Arşa çıktı bizim âh ü zarımız, 
Aramızda şehid oldu çoğumuz, 
Kıyamet gününü gördük diyesiz. 

Sarhoş olup, tahta geçer, oturur; 
Müselmanlar, bunu kimler götürür? 
Bizi karşusuna bir bir getürür, 
Âl-Osmân’da gayret yok mu diyesiz, 

Âl-Osmân Eller’ün dâim gözlerüz; 
Dokuz dâne Paşazâde Kızlar’uz; 
Eller’den şimdi hep haber gözlerüz; 
Bir Kâfir’e esîr olduk diyesiz. 

Hak’dan gayri kimse yoktur dilümde; 
Evvel böyle kısmet imiş Kalem’de, 
Kelepçeler vardur iki elümde, 
İşidenler hep ağlaşur diyesiz. 

Ben Razi Kadınım, oldum zârıcı, 
Her karanlığa bir aydınlık verici, 
Elimde kalmadı, altınla inci, 
Yanık derdim, yoktur derman diyesiz. 

Budin’li Razi Kadın


İlk çıkan türkü 

Budin Türküsü

Budin dedikleri Aksuyun başı 
Kan ile yuğrulmuş toprağı taşı 
Çerkes Bayraktar şehidler başı 
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

Cephane tutuştu, aklımız şaştı 
Selâtin camisi havaya uçtu 
Askerin yarısı hep şehid düştü
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

Budin’in üstünde doğdu bir yıldız 
Aldı hayin küffâr on iki bin kız
Kimi Kadı, kimi Müftü, Müderris 
Aman Padişahım, imdad umarız 
İmdadsız kalaya imdad bekleriz.

Budin dedikleri çepçevre meşe
Kurdunu, kuşunu doyurduk leşe
Hüngür hüngür ağlar Genç Ali Paşa 
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

Budin içinde biz üç kız idik 
Altun kafes içre besli kuzuyduk
Küffârın eline lâyık değildik
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

I

Ötme bülbül ötme yaz bahar oldu
Bülbülün figanı bağrımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Çeşmelerde abdest alınmaz oldu
Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harap oldu
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Budin'in içinde uzun çarşısı
Orta yerde Sultan Ahmet camisi
Kabe suretine benzer yapısı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Budin'in içinde Serdar kızıyım
Anamın babamın iki gözüyüm
Kafeste besili kınalı kuzuyum
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Cephane tutuştu aklımız şaştı
Selatin camiler yandı tutuştu
Hep sabi subyanlar ateşe düştü
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Serhatlar içinde Budin'dir başı
Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı
Çerkez Alemdar'dır şehitler başı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Kıble tarafından üç top atıldı
Perşembe günüydü güneş tutuldu
Cuma günüydü Budin alındı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

II

Karpat dağından doğdu bir yıldız, 
Deftere yazıldık on iki bin kız, 
Duyun kardeşlerim gitti ırzımız, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Üç kız idik bir derede tuttular, 

Saçımızdan bilekceler yaprılar, 
Esir deyü şol kâfire sattılar, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Sabah olur kiliseye götürür, 

Türlü türlü putlarını öptürür, 
Akşam olur karşısına çıkarır, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Budin'in içinde müftü kızıyım, 

Anamın babamın iki gözüyüm, 
Altın kafeslerde besli kuzuyum, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Sabah namazında indim varoşa, 

Ne mutlular olsun kurtulan başa, 
Yaşa binler Genç Ali Paşa, 
Ali Paşa bizi ilden alasın, 
Türk erinde gayret çoktur bilesin..! 


Budin’den Benli Halime’nin Ağıdı 

Adımı sorarsan Benli Halime 
Saçımı sorarsan dört dolanır belime 
Gören ağlar, bakan ağlar benim halime 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Ben de bir Bey’in kızıyım 

Gölgede beslenmiş yemlik kuzuyum 
Medine şehrinde müftü kızıyım 
Aman Padişahım sorusun sen ver 

Altın tabakta kınam ezildi 

Gümüş tarakta zülfüm düzüldü 
Benim yazım bir kâfire yazıldı 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Döğüşürüz geceli gündüzlü biz 

Allah Allah ider ay ile yıldız 
Defteriyle gitti on altı bin kız 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Budin kal’asından toplar atılır 

Gelinler kızlar sıra ile satılır, 
Heybetinden aylar, günler tutulur 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Türküleri aldığım, Budin türkülerinin tarihi gelişimine dair olabildiğince detaylı, güzel bir çalışma.

http://www.os-ar.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11535

Ulan öyle bir dram ki, sanki en sonuncusu 100 yıl önce kürtler eliyle gerçekleşen kırımdan kurtulmanın ödülü olarak, (y)ezidilerin bugün başlarına gelene ağıt yakacak kadar bile insanları yok artık.