19 Eylül 2014 Cuma

Ey Rakip

Bahoz filmine dair yazımda son bir paragraf  daha vardı ama o zaman unutmuştum:

Cemal dağda öldü, öldürüldü. Zaten o zaman ortalama ömürleri 3-5 yıl filandı dağda. Sonra bir askeri araç, peşinde sivil bir araçla Cemal'in köyüne geldi onun cesediyle. Evinin önüne fırlatıldı cesedi. Sonra hayatından bıkmış bir trt memuru mikrofonunu silah namlusu gibi Cemal'in anasına doğrulttu, arkasında bixi hesabı kamera. Ve sordu bıkkın tereteci: Çocuğunuz hatalıydı değil mi? Yanlış yaptı değil mi? Ölmeyi haketti değil mi? Anne çok bir şey anlamadı denenden, bir daha da arkada duran G3lere baktı, bir diğer çocuklarına. Ve istedikleri neyse söyledi. Cemalleri öldürmemiz yetmiyordu o zamanlar. Anne babalarının da ölü çocuklarını bir kere daha öldürmelerini istiyorduk ve vahşi bir zevkle kameraya alıyorduk onları. Malum zaten onlar hayvan gibi üreyen kürtlerdi. Evlad sevgisi olmazdı onlarda.

Bir ölüm ritüelimiz daha vardı o zamanlar. Daha aşağıda Suriye sınırında sergilenen. 1985 sonrasında trt'nin akşam haberlerinde sıklıkla aynı görüntüler eşliğinde yapılırdı ritüel. Kusursuz diksiyonuyla kadın sunucu Suriye sınırından sızmaya çalışan x adet bölücü teröristin ölü ele geçirildiğini söylerdi önce. Bu sırada ekrana görüntüler gelmeye başlar ve nöbeti bir erkek spiker devralarak ölülerin sünnetsiz olduğunu, yani ermeni olduğunu anlatmaya başlardı. Malum Kemalizmin Tunçtan Ahlak Yasası gereğince bir kadının sünnetsiz imasında bulunması ahlaksızlık olurdu. Sik Kontrölörlüğü bir tür terörle mücadele yöntemiydi. (Yıllar yıllar sonra ayni sik kontrölörlüğünü ve ermeni avcılığını hareketin yöneticileri yapmaya başladı)

Düz, çırılçıplak bir arazi. Tepedeki güneş öyle parlak olurdu ki görüntü flulaşırdı. Dikenli telleri zumlardı kamera ki sınır olduğunu anlayalım. Ergenliğe girişin hemen öncesinde bir çocuk olarak dikkatle izlerdim. Tividen başka bir şey olmadığından eğlence için malum. Ve son olarak orada burada onların cesetlerini gösterirdi kamera. Siyah beyaz Tv olduğundan soluk grimsi bişiler giymiş olurlardı. Bedenlerine saplanan kurşunlar sadece bedenlerini değil giysilerini de delik deşik etmiş olurdu, kumaş parçaları sarkardı. Sırtüstü uzanmış olurlardı ve kolları, hep kolları dirsekten kıvrıktı. Eller gökyüzüne doğru kalkmış, parmaklar sanki bir şeyleri yakalamaya çalışırmış gibi bükülmüş olurdu. Böyle şehadet şerbetiyle yunmuş afilli cesedler değillerdi ha  , kötüydüler, ölüydüler.

Şimdi kürtlerin Rojava dedikleri yerde olanlara baktığım zaman, işte yıllar önce ölen o çocuklar geliyor aklıma. O ölüler sadece bir avuç inançla çıktıkları o yolda, delik deşik olmuş bedenleriyle sırtüstü uzanmış gökyüzüne bakarken son anlarında, evet tam da orada rojava'da,  o gökyüzüne uzanmış elleriyle yakalamaya çalıştıkları şeyin artık parmaklarının arasında olduğunu biliyorlar mıdır? Elbette hayır. Ölümsüz şehitler yenileri kandırmak içindir sadece :) Ama tarih bir çeşit canlı bir varlıksa hani hafıza ile etlenmişinden. Şimdi; o çocukların öldüğünü söyleyen diksiyonu düzgün kadın, sik kontrölörü erkek, omzu apolet dolu general, hepsi ama hepsi tarihin göt deliğinden sıçılıp gitmişken onlar bir şekilde tarihin içinde var duruyorlar. Tıpkı kırık dökük bir İran kasabasının harabelerinden sıyrılıp gelen marşlarının da söylediği gibi: 

Ey rakib
Kes nebê Kurd dimirin
Kurd jîn dibin

Ey düşman
Kim söyleyebilir kürdün öldüğünü
Kürt yaşıyor