24 Eylül 2014 Çarşamba

İki Çocuk



Evimin arka tarafında altı yavrulu bir kedianne peydah oldu aylar önce. Moda bir kedi cenneti ve kedi sokağın bir parçası ama maaile konuk ilk kez oluyordu bu kadar yakınımda. Tam onlara alışmışken beş yavrulu bir kedianne daha çıkageldi. Mekan 11 yavru, 2 anneden müteşekkil bir doğumevine döndü.

Komşum olan yaşlı teyzenin her gün kedi beslemesine alışık olduğum için önceleri ses çıkarmadan izledim onları ve onu. Sonra yavrular birer birer daha aşağıda kalan sahanıma düşmeye başladılar. Ve bir çeşit itfaiye vardiyası oluştu telefonumda: -Ebedi Bey sizin oraya yavru düşmüş :/ +Geliyorum hanımefendi yoldayım...

İlk anne altı yavrusuna belgesel tadında sahip çıktı ama diğer anne belki ilk doğumu olduğundan belki de yapı olarak beceriksiz olduğundan bunu beceremedi. Yavrular teker teker kaybolmaya başladı. Birilerinin aldığını varsaydım. Sonra sadece iki yavru kaldı. Anneleri onları uzağa götürdü. Yavrularına götürsün diye bir şeyler vermeye başladım.

Bir gece eve geldiğimde zayıf miyavlamalar duydum arka taraftan. Gittiğimde oradaydı. Tam filmlerdeki gibi tir tir titriyordu açlıktan, güçsüzlükten. Bir koşu yiyebileceği bir şeyler hazırladım, getirdim. Ürkekce yaklaşıp yemeye başladığında ikimizin de artık anasız olduğu geldi aklıma ağlamaya başladım. 

Ben erkek olduğumu, büyüdüğümü kamışıma su yürüdüğünde veya kolon soslorlo konoşmoyo boşlodogomda anlamadım. Alıştığı üzere anneme vurmak için kalkan baba kolunu havada yakalayıp artık senin devrin bitti diyerek onu durdurabildiğimde anladım. Hayatımıza giren kadınlar -haklı olarak- hep şikayet eder annelerimizle ilişkimizden ama bizim annelerimizin hem beyaz atı hem de beyaz atlı prensi olmak zorunda kalışımızı unuturlar.

Ve bir anda hiç beklemezken anne gidince koca adam azrail'in kalkan kolunu durduramayan güçsüz çocuk oldu yine. Baba zulmüyle mahkum olduğu migren krizleri nedeniyle karanlık bir odanın en köşesine çekilmiş anneye ayak uçlarında usulca yaklaşıp elini karnına koyarak karnının inip kalkmasından nefes alıp almadığını kontrol ettiği günlere geri döndü ve anne artık nefes almıyordu.

İki ay boyunca her sabah ki, o sabahlarda beş dakika daha uyumak için kırk takla atardım, kalkıp yemek hazırladım çünkü annem öyle yapardı. Her sabah ve her akşam o miyavladı, ben ağladım. O karnını doyurdu bense bir çeşit terapi hizmeti aldım. Yani meşhur win-win durumu. Ama hep uzak durdu.

Kendi kardeşlerinden kimse kalmadığı için diğer gruptaki yavrulara katılmak için verdiği uğraşları görünce üzülüyorsun, seveyim o açlığı belki biter diyorsun ama cık. Bazen kedi nankör denklemi nedeniyle kızıyorsun ulan yemeğini ben veriyorum, insan biraz sırnaşır diyorsun. Üstüne üstlük önceki partiden kalan 3 yavru (kendi paylarını yedikten sonra) o küçük olduğu için yemeğini gasbetmesin diye başında nöbet tutuyorsun. Ama hep uzak ve ürkek kaldı.

Bir kaç gün önce yine yemeğini verdiğimde bu sefer kaçmadığını gördüm. Elimi uzattım başına doğru ve başını usulca elimin ayasına sürdü. Bir süredir en mutlu olduğum bir kaç andan biriydi.

O. Ünlü'nün o ünlü şiirini okuduğumda annesine bu kadar güzel veda ettiği için onu kıskanmıştım. Şimdiyse annesi ölürken başucunda olduğu/olabildiği için ölesiye nefret ediyorum adamdan. Ama Ölüm merhamet üretir/üretmeli kalanlar için. Bizi dünyaya hakim kılan, zeka ile tahkim ettiğimiz gücümüz kadar tüm bu mutlak gücün içine bir çitmik dahi olsa merhamet de sıkıştırabilmiş olmamız. 

Oysa artık öyle bir öteki değil buki dünya cehenneminin ortasında yaşıyoruz ki ölümün merhametle bağlantısı kesildi. Okulda küçümsememiz öğretilen monarşiler zamanında ölüm, öldürme eylemi ne kadar korkunç icra edilirse edilsin, formel de olsa merhamet üretirdi ama şimdi cumhuriyetler çağında sadece sadist bir haklılık aracına dönüştü. Suriye'de 200 bin kişi öldü muhabbetini yapan taraflar, zerre merhamet duymadan, kendi öldürdüklerini de sayıya dahil edip haklılık kazanma peşinde sadece. Ölüm merhamet üretmezse sadece bir tür BDSM porno üretiyor. Cumhuriyetin, cumhuru akla gelebilecek en kitlesel biçimde -ah elbette- cumhur için becererek öldürdüğü bir ceset pornosu(siyaset yok sandınız di mi ^.^)

P.S. Adını bilmiyorum. Ben sormadım, o da söylemedi.





19 Eylül 2014 Cuma

Ey Rakip

Bahoz filmine dair yazımda son bir paragraf  daha vardı ama o zaman unutmuştum:

Cemal dağda öldü, öldürüldü. Zaten o zaman ortalama ömürleri 3-5 yıl filandı dağda. Sonra bir askeri araç, peşinde sivil bir araçla Cemal'in köyüne geldi onun cesediyle. Evinin önüne fırlatıldı cesedi. Sonra hayatından bıkmış bir trt memuru mikrofonunu silah namlusu gibi Cemal'in anasına doğrulttu, arkasında bixi hesabı kamera. Ve sordu bıkkın tereteci: Çocuğunuz hatalıydı değil mi? Yanlış yaptı değil mi? Ölmeyi haketti değil mi? Anne çok bir şey anlamadı denenden, bir daha da arkada duran G3lere baktı, bir diğer çocuklarına. Ve istedikleri neyse söyledi. Cemalleri öldürmemiz yetmiyordu o zamanlar. Anne babalarının da ölü çocuklarını bir kere daha öldürmelerini istiyorduk ve vahşi bir zevkle kameraya alıyorduk onları. Malum zaten onlar hayvan gibi üreyen kürtlerdi. Evlad sevgisi olmazdı onlarda.

Bir ölüm ritüelimiz daha vardı o zamanlar. Daha aşağıda Suriye sınırında sergilenen. 1985 sonrasında trt'nin akşam haberlerinde sıklıkla aynı görüntüler eşliğinde yapılırdı ritüel. Kusursuz diksiyonuyla kadın sunucu Suriye sınırından sızmaya çalışan x adet bölücü teröristin ölü ele geçirildiğini söylerdi önce. Bu sırada ekrana görüntüler gelmeye başlar ve nöbeti bir erkek spiker devralarak ölülerin sünnetsiz olduğunu, yani ermeni olduğunu anlatmaya başlardı. Malum Kemalizmin Tunçtan Ahlak Yasası gereğince bir kadının sünnetsiz imasında bulunması ahlaksızlık olurdu. Sik Kontrölörlüğü bir tür terörle mücadele yöntemiydi. (Yıllar yıllar sonra ayni sik kontrölörlüğünü ve ermeni avcılığını hareketin yöneticileri yapmaya başladı)

Düz, çırılçıplak bir arazi. Tepedeki güneş öyle parlak olurdu ki görüntü flulaşırdı. Dikenli telleri zumlardı kamera ki sınır olduğunu anlayalım. Ergenliğe girişin hemen öncesinde bir çocuk olarak dikkatle izlerdim. Tividen başka bir şey olmadığından eğlence için malum. Ve son olarak orada burada onların cesetlerini gösterirdi kamera. Siyah beyaz Tv olduğundan soluk grimsi bişiler giymiş olurlardı. Bedenlerine saplanan kurşunlar sadece bedenlerini değil giysilerini de delik deşik etmiş olurdu, kumaş parçaları sarkardı. Sırtüstü uzanmış olurlardı ve kolları, hep kolları dirsekten kıvrıktı. Eller gökyüzüne doğru kalkmış, parmaklar sanki bir şeyleri yakalamaya çalışırmış gibi bükülmüş olurdu. Böyle şehadet şerbetiyle yunmuş afilli cesedler değillerdi ha  , kötüydüler, ölüydüler.

Şimdi kürtlerin Rojava dedikleri yerde olanlara baktığım zaman, işte yıllar önce ölen o çocuklar geliyor aklıma. O ölüler sadece bir avuç inançla çıktıkları o yolda, delik deşik olmuş bedenleriyle sırtüstü uzanmış gökyüzüne bakarken son anlarında, evet tam da orada rojava'da,  o gökyüzüne uzanmış elleriyle yakalamaya çalıştıkları şeyin artık parmaklarının arasında olduğunu biliyorlar mıdır? Elbette hayır. Ölümsüz şehitler yenileri kandırmak içindir sadece :) Ama tarih bir çeşit canlı bir varlıksa hani hafıza ile etlenmişinden. Şimdi; o çocukların öldüğünü söyleyen diksiyonu düzgün kadın, sik kontrölörü erkek, omzu apolet dolu general, hepsi ama hepsi tarihin göt deliğinden sıçılıp gitmişken onlar bir şekilde tarihin içinde var duruyorlar. Tıpkı kırık dökük bir İran kasabasının harabelerinden sıyrılıp gelen marşlarının da söylediği gibi: 

Ey rakib
Kes nebê Kurd dimirin
Kurd jîn dibin

Ey düşman
Kim söyleyebilir kürdün öldüğünü
Kürt yaşıyor