13 Ekim 2014 Pazartesi

Aldı Nemçe Bizim Nazlı Budin'i

Malum, İslama dair temel sorun ona saldıranların daima ilk çıktığı halde akıl dışılıklar veya zayıflıklar bulmaya çabalamasına inat onun geçen 14 yüz yıl boyunca eklenenlerle bambaşka bir şeye dönüşmesi. Böyle olunca tahta kabeye saldırıyoruz sanan modern zaman ebreheleri mermer kabe ile karşılaşıp yüz geri ediyordu.

Oysa şimdi İslam Devleti 630lu yılların kurum ve kuruluşlarını ve o meşhur asr-ı saadetimizi dahi günümüze aynen ışınlayarak(birazcık islam tarihi okuyan herkes onların peygamberi ve halifeleri örnek aldığını görebiliyor) bambaşka bir kulvar açmış oldu. Denilebilir ki islam karşıtlarının hayalindeki maç gerçekleşir oldu. Yine İD bu kapsamda mizanpajıyla rakiplerine fark atan resmi dergisinin son sayısında (Y)Ezidiler üzerinden köleliği ve cariye kurumunu yeniden ihya ettiğini açıkladı. 

Kadının ganimetleştirilmesi üzerinden savaş tarihin başından beri belirli bir coğrafyayla sınırlı olmaksızın mevcut malum. 
              Garbın grandpederi saydığı roma uygarlığı da sonuçta kadın gasbına dayar mitolojik sırtını

Da islamda resmen olmasa da(resmen kaldıramazsın) fiilen kaldırılmış müesseselerin yeniden ihyası bir anda insanın idrakinde tam yerine oturmuyor sanki. Şaka gibi filan geliyor ki El Kaide yanlısı sünni köktenciler bile İD dergisinde kabul edene dek gerçek değilmiş sandılar bu köle-cariye işini. Malum böyle durumlarda ilk savunma hattımız Refleksiya Historika yapıp geçmişe kaçmak ve başımıza gelmişlerden bir örnek seçip garba nabeeer çekmektir.

Gerçekten de köle/cariye mevzusunda, hem de osmanlının başına gelmiş bir örnek var: 1683-1699 savaşları içinde gerçekleşen Budin(Budapeşte)'in düşüşü. 

12 Eylül 1683'deki Viyana Yenilgisinin ardından 1684 yılında müttefikler, Loren Dükü Şarl komutasında 60 bin kişi, Osmanlı Macaristan'ının merkezi olan Budin'e yönelir. Dört ay civarında süren kuşatma Şeytan İbahim Paşa'nın komutasındaki savunucuların direnciyle başarısızlığa uğrar ve kışın iyice bastırması ile geri çekilirler. Padişah Şeytan İbrahim Paşa'yı Melek İbrahim Paşa yapar. I love veri veri maç ottoman nickname tradition.

İkinci raund 1686'dadır. Loren Dükü Şarl bu sefer doksan bin kişilik bir ordu ile şehir önlerinde görülür. Muhafızlar ise on beş bin kişidir. Bu sefer kale komutanı 1608 doğumlu Arnavud Abdurrahman Abdi Paşadır. 14 Haziran 1686 günü şehir kuşatılır. 

Loren Dükü Çarls, 1684'deki yenilginin tekrarlanmaması için alabildiğine dikkatli hareket eder. İlk kuşatmanın tersine kendi ordusu yarı yarıya daha kalabalık olduğu halde savunanlar önceki güçlerinin yarısı kadardır. Arnavud Abdurrahman Abdi Paşa ve muhafızlar tüm güçleriyle direnirler. Haziran ve Temmuz böyle geçer. Bu sırada Osmanlılar açısından şanssızlık ki atılan bir top mermisi kalenin cephaneliğine isabet ederek 1500 civarında asker içinde olduğu halde cephaneliği havaya uçurur, surların bir kısmını harap eder. Ancak Budin hala direnmektedir. Çünkü Osmanlı ordusunun yardıma gelmesi beklenmektedir.

Ağustos 1686'da Veziriazam Sarı Süleyman Paşa komutasında Osmanlı ordusu yardıma gelir. Ancak kaleye ulaşma çabası başarısızlıkla sonuçlanır. Çarls eğer 1684'deki başarısızlığa tekrar uğramak istemiyorsa kış bastırmadan Budin'i almak zorundadır. 2 Eylül günü son hücum başlar. Haçlı ordusu iyice takatten düşmüş savunma hatlarını yarar. Hani Battal Gazi film serisinin birinde Battal sırtını kale kapısına verip oklarla delik deşik olana dek direnir bizanslılara, epey komik bir sahnedir. İşte o sahneyi yazanlar ne kadar farkındaydı bilmem ama sanatın hayatı taklididir o. Beç(Viyana) Kapısı denilen şehir kapısının önünde osmanlının son Budin Valisi 78lik Arnavud Abdurrahman elinde kılıç ölene dek vuruşur ve sanki bir film sahnesiymişcesine düşman ancak ihtiyar valinin cesedini çiğneyerek girebilir şehire. 

            1683 Viyana sonrası sürekli kaçtığımızı sananlara inat gavurun 1686 Budin Kuşatması tablosu

Kalan osmanlı askerleri limana doğru kaçmaya veya teslim olmaya çalışırlar ama her ikisi de imkansızdır. Şehire dağılmaya başlayan Kırisciyın Kutsal ittifak Ordusu yanlarında kıyameti de getirmiştir ve yakaladıklarını öldürmektedirler. Böylece Budin'in hayatta kalan son müdafileri (yaklaşık 1500 kişi) muhteşem yüzyıl dizisinde bıyık buruşuyla meşhur olan Budin Fatihi Bali Bey'in adını taşıyan şehir meydanına çekilir, sonuncusu da düşene dek elde kılıç savaşırlar.


Sülüman Baba, Adriyatikten Çin Seddine Türk Dünyasını ilan edip TİKA kurulduğunda, kurum ilk elden bu hat üzerinde bizden kalan eserlerin restorasyonuna girişmişti de 150 yıl osmanlı elinde kalan Budapeşte'de onaracak hiçbir eser bulamayıp Gül Baba Tekkesine fit olmuştu. Çünkü 2 Eylül 1686 günü Budin'de Osmanlıya dair ne varsa yakılır, yıkılır. 


"...1662’de kente gelen Evliya Çelebi, seyahatnamesinde 25 câmi, 47 mescit, 12 medrese, 16 mektep, 2 hamam, 8 kaplıca, 9 han, 1 saat kulesi ve 1 bedesten olduğunu yazmıştır.."

Sadece müslümanlar ve onlara dair şeyler değildir hedef. Şimdiki neoosmanlıcılara inat bölgede Osmanlının biricik müttefiği olan yahudiler de aynı kaderi paylaşır. 1686'dan 300 yıl sonra Budapeşte'de kazı yapan işçiler bir sinagog harabesi bulurlar. Harabede kemiklerine yapışmış dua şalı parçalarından anlaşıldığı üzere yakılarak öldürülmüş, 2 Eylül 1683 gününden kalma yahudi kurbanlar vardır. Ve o günkü katliamlardan kalan yazılı tek kayıt şans eseri öldürülmekten kurtulup köle olarak satılan bir yahudinin yazdığı Ofen(Budin'in almanca adı) Destanı'dır ki Kemal Karpat abileri rica edince Timaş bastı bu küçük kitabı.

                                                         ***

yazı içinde yazı/yayılır turnası kazı


Vakti zamanında El Kaide Enternasyonal Tugaylar Tuğbayı Usame Bin Ladin ile röportaj yaptıklarında söze İkinci Viyana Kuşatması ile başlamıştı. Yine Mısır'ın allahın unuttuğu bir köyünde faaliyet gösteren selefi lidere islamın gelecek sınırlarını sorduklarında sözüne Viyana ile başlamıştı. Gerçekten de islam veya türkler adına laf edilecekse herkesin ilk terennüm ettiklerinden biri bu kuşatma ve onun sembolik manası. O tarihten bu yana sürekli geriye doğru gidiş ve yenilgiler demek yakın islam tarihi ve dahi türk tarihi. Her fırsatta ifade etmekten adeta mazokist bir zevk aldığımız tarihsel önemine, altını çize çize kanırttığımız sembolik manasına rağmen, 1683-1699 arasına dair şöyle konuyu her yanından ele alan, anlatan türk veya islam tek bir telif tarih eseri var mı deseniz, gugılın ve benim söyleyeceğim, cık, olacaktır.

Usameden Recebe hepimizin zihnine ideolojik manada muhakkak dokunduğu halde vakayı tüm yönleriyle ele almış tek bir telif eserimiz yok. Söze onsuz başlamayacak kadar zihin haritamızda işli bir konuda koskoca islam alemi olarak tek bir özgün tarih kitabımız yok. Bu boşluğu doldurmak üzere her zamanki gibi cehalet üstüne inşa edilmiş ve bedeli önden peşin ödenmiş kabullerimiz var. İslam coğrafyası sadece zaferlerini hayalden yaldızlarla tezhiblemekten muzdarip değil, yenilgileri de aynı şekilde tezhibleniyor. Böyle olunca dünya sistemini çözdüm ben aga diye afilli afilli kitaplar yazan zırcahil proflar onbinlerce müslümanın öldüğü iç savaşların kundakçısı oluyor arsız arsız gülüşlerle de zerre sorgulamıyor kendini aga bu nedir diye.

Bu tip önkabul cihetinden olmak üzere eğitim de 1683 İkinci Viyana Kuşatmasını biraz anlattıktan sonra zaman hoppadanak 16 yıl sonraya 1699 Karlofça Barış Anlaşması'na geçer ve anlaşmayla kaybedilen -ufku kendi şehriyle istanbul arasından ibaret anadoluluya hiçbişi anlatmayan- topraklar sayılıp duraklama döneminden gerileme dönemine girilir. Viyana bir tür mecburiyet caddesidir bizce. Yenilmeye mahkumuzdur ve yenilmişizdir. Tek bir savaşta defterimiz dürülüverir. İşte şimdiki akpistler bu hastalıkla muzdarip olduklarındandır ki nasıl bir anda defterimiz dürüldüyse bir anda da dürülen defterin yeniden açılıp yedi deniz on iki iklimi kaplayacağını sanar.

Oysa savaş 1683'te başlayıp bitmez, 16 koca yıl sürer. O on altı koca yıl; islamı temel değer olarak almış bir medeniyetin sonu izmihlalle bitecek yola girişten önceki kıyasıya direnişidir. Gerçek anlamda kendi kendini var etmiş bir medeniyyet tasavvurunun son direnişi olduğu içindir ki bu kadar uzun süre devam etmiştir savaş. 

Medeniyyet dediğinde bürrs diyip durmak lazım. Öyle mendebur bir kelime ki bu medeniyyet default olarak iyi ve güzel ile değiştiriveriyor kendisini. Medeniyyet bir sürü olumlu hususun birleşim kümesi değildir. Adaletin zirve yapması, insanların mutluluktan ölmesi hiç değildir. Öyle olsa şatafatlı ayinlerde on binlerce esiri aynı anda boğazlayan Aztekler'e medeniyyet demezdik. 

Medeniyyet kendine ait bir dünya görüşü ve hayatın her safhasının o görüşle dokunmuş olması demektir. Yani garbi tişörtleri giyindiği sürece isterse amerikanın milyon katı üretim yapsın çin bir medeniyyet değil garbın taklidi olarak kalmaya mahkumdur. Osmanlı iyinin ve kötünün ötesinde kendi dünyasını yaratmış bir medeniyyettir ve 1683-1699 arası Facia Dönemi Savaşları bir medeniyyetin direnişi olduğu içindir ki bu kadar uzun süre sürmüştür. Savaş bittiğinde tıpkı avusturya ile teke tek kalmamak için elçisiyle padişaha "eğer şimdi barış yaparsanız artık avrupa'da büyük devlet olamayacaksınız" mesajını veren XIV. Lui'nin dediği gibi untergang gerçekleşmiştir. Zaten bu yüzden bu kadar önemlidir, simgeseldir. Ama tarih eğitimi on altı yılı bir paragrafta geçip sanki her şey bir anda olmuş bitmişe getirir.

Bizim ülkemiz açısından baktığımda bunun nedenleri olarak iki şey aklıma geliyor. İlk olarak artık çok eskide kaldığı için toplumsal hafıza bakımından yüklenecek anlamın zorunlu ihtiyaç duyduğu simgesel simge olması dışında bir anlam ifade etmiyor. "Şimdi"de olan biten biraz önceden başlayan bir şeyin sonucu olsa da "biraz önce" kavramımız o kadar eskiyi kapsamıyor. İdeolojik olarak ise bu öylesine ağır bir yenilgi  olarak kodlu ki taşı kaldırıp böcükleri görmek işimize gelmiyor.

1683-1699 arasında on altı yıl süren savaş, Osmanlı açısından bugün kullandığımız manada bir Dünya Savaşıdır. Avusturya-Lehistan-Venedik ve son dönem Rusya'nın da eklendiği dörtlü ittifak İran yönü hariç her yandan saldırmıştır. Sadece dört ülke gibi gözükse de her avrupa milletinden asker olmasıyla da haçlı seferidir.

Böcüklerden ilki bu savaşta Osmanlının Viyana'da "yenildikten" sonra sürekli kaçması mitosudur. Osmanlı, kaçmanın tersine Karlofça'da vazgeçmeden önce 16 yıl savaşmıştır ama siktiret napcan bu gerçeği. Böcüklerden ikincisi ise Viyana Siege'nin kendisidir. Osmanlı o kadar çürümüştür ki Viyana'ya gidince şakkadanak yıkılıvermiştir. Bu devasa mekanizmanın başındaki sadrazam o kadder salak, o kadder maldır ki zaten yenilmeye mahkum olduğunu bile bile osmanlının tarihindeki en büyük yekpare orduyu toplayıp yürümüştür nemçe üstüne(Merzifonlunun yanında "misafir" ettiği nemçe elçisi kayzarına şimdiye dek gördüğünüz en büyük orduyla geliyorlar tanrı yardımcınız olsun diye mektup yazar). Sonuncu böcüğe ise ben çalınmış devrim böcüğü diyorum. Sanayi Devrimi denilen hadise 19.yy'da Britanya'da olduğu halde zamanda ve mekanda bir mucize gerçekleşmiş ve devrim Avusturya tarafından çalınmıştır. Aksi takdirde  geri osmanlı-ileri avrupalı önkabulünde ileri rolü sanki modernitenin mucidi, protestanlarına işkence ile meşgul, bu geri katolik ülkeymiş gibi Avusturya'ya verilmezdi.

Eğer her şey 1683 Viyanasında olup bitseydi türban sorunu yüzünden Viyana'da eğitim görmüş "fakir" bacılarımız şehri saran surların -Linienwall- 20 yıl sonra 1704'de bitirildiğini okuyor olmazlardı. Yine her şey 1683 yılında olup bitseydi 1691'de Köprülü Fazıl Mustafa, Belgrad'ı alıp Tuna'yı geçtiğinde Nemçeliler ilk iş Viyana surlarını onarmaya başlamazlardı oraya dek onu durdurmalarının mümkün olamayacağından korkup.

Bugün gugılda Kanije Savunması diye arama yaptığınızda karşınıza çıkan onbinlerce sonucun hepsi Tiryaki Hasan Paşa ile Cüneyt Arkın'ın Melike Zobu desteğinde 1601'deki Kanije Zaferine dairdir. Oysa aynı Kanije 1686'da da kuşatılmış ve Fındık Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlılar tam dört yıl direndikten, kale mevcudu; kadın, erkek, çocuk bin kişiye inip kalede yiyecek hiçbir kedi-köpek-sıçan kalmadıktan sonra 1690'da anlaşma ile kaleyi teslim etmişlerdir. Kimi kuşatmalarda ise aylar ilerleyip savunucuların sayısı azalınca müslüman kadınlar erkek kıyafeti giyip surlarda mücadele etmişlerdir.

                                                         ***

Peki Budin'in bu on altı yıllık kıyametten halk dilinde türkü olarak süzülüp gelebilmiş belki de tek örnek olmasını sağlayan ne? Elbette tüm refleksiya historikalara inat tarihin umumi motoru ne ise o.

Haziran 1686'da kuşatma başladığında 78 yaşındaki Paşa şehrin düşme olasılığının bu kez yüksek olduğunu düşündüğünden şehrin güneyinde, Tuna'daki Kızlar Adasında, demirli 20 gemi ile hazinesini, haremi de dahil bir kısım kadın ve çocukları Belgrad'a kaçırtmaya çalışır. Avusturyalılar gece baskınıyla bu gemileri ele geçirir ve osmanlı kadınları çırıl çıplak soyularak ordu karargahında açık arttırma ile satılır. 

Budin'in halk izleğinde farklı bir yer edinmesini sağlayan da budur. Yani müslüman kadınların kafirlerce esir edilerek köle/cariye olarak satılması hiç de öyle napalım zamanımızın normal bir kurumu bu :( tepkisi yaratmamış. Tam tersine güçlü bir ajitasyon unsuru olmuş ve Budin'in düşüşünün ölümsüzleşmesini sağlamış. Türküler 300 civarında olan esir kadın sayısını kısa sürede binlerceye çıkarmış ve adlarına ağıtlar yakılmış:

Tutsak Kızlar Ağıdı 

Haberliğe gidin, durman gaziler, 
Gece gündüz feryat ile zârumdur, 
Bizim yerde, bizi ağlar diyesiz, 
Tutuşuben yanar ağlar diyesiz. 

Kara gavur yer yüzünü bürüdü, 
Esir etti bizi bunda sürüdü, 
Yalın kılıç oldu şehre yürüdü, 
Bize böyle zulüm oldu diyesiz. 

Varın deyin anam giysin karayı, 
Durağımız Erdel oğlu sarayı, 
Gelsin bizi şehir şehir arayı, 
Saray değil bize zindan diyesiz. 

Esir olduk kaldık bunda kimimiz, 
Arşa çıktı bizim âh ü zarımız, 
Aramızda şehid oldu çoğumuz, 
Kıyamet gününü gördük diyesiz. 

Sarhoş olup, tahta geçer, oturur; 
Müselmanlar, bunu kimler götürür? 
Bizi karşusuna bir bir getürür, 
Âl-Osmân’da gayret yok mu diyesiz, 

Âl-Osmân Eller’ün dâim gözlerüz; 
Dokuz dâne Paşazâde Kızlar’uz; 
Eller’den şimdi hep haber gözlerüz; 
Bir Kâfir’e esîr olduk diyesiz. 

Hak’dan gayri kimse yoktur dilümde; 
Evvel böyle kısmet imiş Kalem’de, 
Kelepçeler vardur iki elümde, 
İşidenler hep ağlaşur diyesiz. 

Ben Razi Kadınım, oldum zârıcı, 
Her karanlığa bir aydınlık verici, 
Elimde kalmadı, altınla inci, 
Yanık derdim, yoktur derman diyesiz. 

Budin’li Razi Kadın


İlk çıkan türkü 

Budin Türküsü

Budin dedikleri Aksuyun başı 
Kan ile yuğrulmuş toprağı taşı 
Çerkes Bayraktar şehidler başı 
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

Cephane tutuştu, aklımız şaştı 
Selâtin camisi havaya uçtu 
Askerin yarısı hep şehid düştü
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

Budin’in üstünde doğdu bir yıldız 
Aldı hayin küffâr on iki bin kız
Kimi Kadı, kimi Müftü, Müderris 
Aman Padişahım, imdad umarız 
İmdadsız kalaya imdad bekleriz.

Budin dedikleri çepçevre meşe
Kurdunu, kuşunu doyurduk leşe
Hüngür hüngür ağlar Genç Ali Paşa 
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

Budin içinde biz üç kız idik 
Altun kafes içre besli kuzuyduk
Küffârın eline lâyık değildik
Geldi küffâr, aldı kale Budini
Aldı Budin kalasını, geçti bedeni.

I

Ötme bülbül ötme yaz bahar oldu
Bülbülün figanı bağrımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Çeşmelerde abdest alınmaz oldu
Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harap oldu
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Budin'in içinde uzun çarşısı
Orta yerde Sultan Ahmet camisi
Kabe suretine benzer yapısı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Budin'in içinde Serdar kızıyım
Anamın babamın iki gözüyüm
Kafeste besili kınalı kuzuyum
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Cephane tutuştu aklımız şaştı
Selatin camiler yandı tutuştu
Hep sabi subyanlar ateşe düştü
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Serhatlar içinde Budin'dir başı
Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı
Çerkez Alemdar'dır şehitler başı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

Kıble tarafından üç top atıldı
Perşembe günüydü güneş tutuldu
Cuma günüydü Budin alındı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i

II

Karpat dağından doğdu bir yıldız, 
Deftere yazıldık on iki bin kız, 
Duyun kardeşlerim gitti ırzımız, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Üç kız idik bir derede tuttular, 

Saçımızdan bilekceler yaprılar, 
Esir deyü şol kâfire sattılar, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Sabah olur kiliseye götürür, 

Türlü türlü putlarını öptürür, 
Akşam olur karşısına çıkarır, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Budin'in içinde müftü kızıyım, 

Anamın babamın iki gözüyüm, 
Altın kafeslerde besli kuzuyum, 
Geldi Nemçe aldı güzel Budin'i.. 

Sabah namazında indim varoşa, 

Ne mutlular olsun kurtulan başa, 
Yaşa binler Genç Ali Paşa, 
Ali Paşa bizi ilden alasın, 
Türk erinde gayret çoktur bilesin..! 


Budin’den Benli Halime’nin Ağıdı 

Adımı sorarsan Benli Halime 
Saçımı sorarsan dört dolanır belime 
Gören ağlar, bakan ağlar benim halime 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Ben de bir Bey’in kızıyım 

Gölgede beslenmiş yemlik kuzuyum 
Medine şehrinde müftü kızıyım 
Aman Padişahım sorusun sen ver 

Altın tabakta kınam ezildi 

Gümüş tarakta zülfüm düzüldü 
Benim yazım bir kâfire yazıldı 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Döğüşürüz geceli gündüzlü biz 

Allah Allah ider ay ile yıldız 
Defteriyle gitti on altı bin kız 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Budin kal’asından toplar atılır 

Gelinler kızlar sıra ile satılır, 
Heybetinden aylar, günler tutulur 
Aman Padişahım sorusun sen ver. 

Türküleri aldığım, Budin türkülerinin tarihi gelişimine dair olabildiğince detaylı, güzel bir çalışma.

http://www.os-ar.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11535

Ulan öyle bir dram ki, sanki en sonuncusu 100 yıl önce kürtler eliyle gerçekleşen kırımdan kurtulmanın ödülü olarak, (y)ezidilerin bugün başlarına gelene ağıt yakacak kadar bile insanları yok artık.

24 Eylül 2014 Çarşamba

İki Çocuk



Evimin arka tarafında altı yavrulu bir kedianne peydah oldu aylar önce. Moda bir kedi cenneti ve kedi sokağın bir parçası ama maaile konuk ilk kez oluyordu bu kadar yakınımda. Tam onlara alışmışken beş yavrulu bir kedianne daha çıkageldi. Mekan 11 yavru, 2 anneden müteşekkil bir doğumevine döndü.

Komşum olan yaşlı teyzenin her gün kedi beslemesine alışık olduğum için önceleri ses çıkarmadan izledim onları ve onu. Sonra yavrular birer birer daha aşağıda kalan sahanıma düşmeye başladılar. Ve bir çeşit itfaiye vardiyası oluştu telefonumda: -Ebedi Bey sizin oraya yavru düşmüş :/ +Geliyorum hanımefendi yoldayım...

İlk anne altı yavrusuna belgesel tadında sahip çıktı ama diğer anne belki ilk doğumu olduğundan belki de yapı olarak beceriksiz olduğundan bunu beceremedi. Yavrular teker teker kaybolmaya başladı. Birilerinin aldığını varsaydım. Sonra sadece iki yavru kaldı. Anneleri onları uzağa götürdü. Yavrularına götürsün diye bir şeyler vermeye başladım.

Bir gece eve geldiğimde zayıf miyavlamalar duydum arka taraftan. Gittiğimde oradaydı. Tam filmlerdeki gibi tir tir titriyordu açlıktan, güçsüzlükten. Bir koşu yiyebileceği bir şeyler hazırladım, getirdim. Ürkekce yaklaşıp yemeye başladığında ikimizin de artık anasız olduğu geldi aklıma ağlamaya başladım. 

Ben erkek olduğumu, büyüdüğümü kamışıma su yürüdüğünde veya kolon soslorlo konoşmoyo boşlodogomda anlamadım. Alıştığı üzere anneme vurmak için kalkan baba kolunu havada yakalayıp artık senin devrin bitti diyerek onu durdurabildiğimde anladım. Hayatımıza giren kadınlar -haklı olarak- hep şikayet eder annelerimizle ilişkimizden ama bizim annelerimizin hem beyaz atı hem de beyaz atlı prensi olmak zorunda kalışımızı unuturlar.

Ve bir anda hiç beklemezken anne gidince koca adam azrail'in kalkan kolunu durduramayan güçsüz çocuk oldu yine. Baba zulmüyle mahkum olduğu migren krizleri nedeniyle karanlık bir odanın en köşesine çekilmiş anneye ayak uçlarında usulca yaklaşıp elini karnına koyarak karnının inip kalkmasından nefes alıp almadığını kontrol ettiği günlere geri döndü ve anne artık nefes almıyordu.

İki ay boyunca her sabah ki, o sabahlarda beş dakika daha uyumak için kırk takla atardım, kalkıp yemek hazırladım çünkü annem öyle yapardı. Her sabah ve her akşam o miyavladı, ben ağladım. O karnını doyurdu bense bir çeşit terapi hizmeti aldım. Yani meşhur win-win durumu. Ama hep uzak durdu.

Kendi kardeşlerinden kimse kalmadığı için diğer gruptaki yavrulara katılmak için verdiği uğraşları görünce üzülüyorsun, seveyim o açlığı belki biter diyorsun ama cık. Bazen kedi nankör denklemi nedeniyle kızıyorsun ulan yemeğini ben veriyorum, insan biraz sırnaşır diyorsun. Üstüne üstlük önceki partiden kalan 3 yavru (kendi paylarını yedikten sonra) o küçük olduğu için yemeğini gasbetmesin diye başında nöbet tutuyorsun. Ama hep uzak ve ürkek kaldı.

Bir kaç gün önce yine yemeğini verdiğimde bu sefer kaçmadığını gördüm. Elimi uzattım başına doğru ve başını usulca elimin ayasına sürdü. Bir süredir en mutlu olduğum bir kaç andan biriydi.

O. Ünlü'nün o ünlü şiirini okuduğumda annesine bu kadar güzel veda ettiği için onu kıskanmıştım. Şimdiyse annesi ölürken başucunda olduğu/olabildiği için ölesiye nefret ediyorum adamdan. Ama Ölüm merhamet üretir/üretmeli kalanlar için. Bizi dünyaya hakim kılan, zeka ile tahkim ettiğimiz gücümüz kadar tüm bu mutlak gücün içine bir çitmik dahi olsa merhamet de sıkıştırabilmiş olmamız. 

Oysa artık öyle bir öteki değil buki dünya cehenneminin ortasında yaşıyoruz ki ölümün merhametle bağlantısı kesildi. Okulda küçümsememiz öğretilen monarşiler zamanında ölüm, öldürme eylemi ne kadar korkunç icra edilirse edilsin, formel de olsa merhamet üretirdi ama şimdi cumhuriyetler çağında sadece sadist bir haklılık aracına dönüştü. Suriye'de 200 bin kişi öldü muhabbetini yapan taraflar, zerre merhamet duymadan, kendi öldürdüklerini de sayıya dahil edip haklılık kazanma peşinde sadece. Ölüm merhamet üretmezse sadece bir tür BDSM porno üretiyor. Cumhuriyetin, cumhuru akla gelebilecek en kitlesel biçimde -ah elbette- cumhur için becererek öldürdüğü bir ceset pornosu(siyaset yok sandınız di mi ^.^)

P.S. Adını bilmiyorum. Ben sormadım, o da söylemedi.





19 Eylül 2014 Cuma

Ey Rakip

Bahoz filmine dair yazımda son bir paragraf  daha vardı ama o zaman unutmuştum:

Cemal dağda öldü, öldürüldü. Zaten o zaman ortalama ömürleri 3-5 yıl filandı dağda. Sonra bir askeri araç, peşinde sivil bir araçla Cemal'in köyüne geldi onun cesediyle. Evinin önüne fırlatıldı cesedi. Sonra hayatından bıkmış bir trt memuru mikrofonunu silah namlusu gibi Cemal'in anasına doğrulttu, arkasında bixi hesabı kamera. Ve sordu bıkkın tereteci: Çocuğunuz hatalıydı değil mi? Yanlış yaptı değil mi? Ölmeyi haketti değil mi? Anne çok bir şey anlamadı denenden, bir daha da arkada duran G3lere baktı, bir diğer çocuklarına. Ve istedikleri neyse söyledi. Cemalleri öldürmemiz yetmiyordu o zamanlar. Anne babalarının da ölü çocuklarını bir kere daha öldürmelerini istiyorduk ve vahşi bir zevkle kameraya alıyorduk onları. Malum zaten onlar hayvan gibi üreyen kürtlerdi. Evlad sevgisi olmazdı onlarda.

Bir ölüm ritüelimiz daha vardı o zamanlar. Daha aşağıda Suriye sınırında sergilenen. 1985 sonrasında trt'nin akşam haberlerinde sıklıkla aynı görüntüler eşliğinde yapılırdı ritüel. Kusursuz diksiyonuyla kadın sunucu Suriye sınırından sızmaya çalışan x adet bölücü teröristin ölü ele geçirildiğini söylerdi önce. Bu sırada ekrana görüntüler gelmeye başlar ve nöbeti bir erkek spiker devralarak ölülerin sünnetsiz olduğunu, yani ermeni olduğunu anlatmaya başlardı. Malum Kemalizmin Tunçtan Ahlak Yasası gereğince bir kadının sünnetsiz imasında bulunması ahlaksızlık olurdu. Sik Kontrölörlüğü bir tür terörle mücadele yöntemiydi. (Yıllar yıllar sonra ayni sik kontrölörlüğünü ve ermeni avcılığını hareketin yöneticileri yapmaya başladı)

Düz, çırılçıplak bir arazi. Tepedeki güneş öyle parlak olurdu ki görüntü flulaşırdı. Dikenli telleri zumlardı kamera ki sınır olduğunu anlayalım. Ergenliğe girişin hemen öncesinde bir çocuk olarak dikkatle izlerdim. Tividen başka bir şey olmadığından eğlence için malum. Ve son olarak orada burada onların cesetlerini gösterirdi kamera. Siyah beyaz Tv olduğundan soluk grimsi bişiler giymiş olurlardı. Bedenlerine saplanan kurşunlar sadece bedenlerini değil giysilerini de delik deşik etmiş olurdu, kumaş parçaları sarkardı. Sırtüstü uzanmış olurlardı ve kolları, hep kolları dirsekten kıvrıktı. Eller gökyüzüne doğru kalkmış, parmaklar sanki bir şeyleri yakalamaya çalışırmış gibi bükülmüş olurdu. Böyle şehadet şerbetiyle yunmuş afilli cesedler değillerdi ha  , kötüydüler, ölüydüler.

Şimdi kürtlerin Rojava dedikleri yerde olanlara baktığım zaman, işte yıllar önce ölen o çocuklar geliyor aklıma. O ölüler sadece bir avuç inançla çıktıkları o yolda, delik deşik olmuş bedenleriyle sırtüstü uzanmış gökyüzüne bakarken son anlarında, evet tam da orada rojava'da,  o gökyüzüne uzanmış elleriyle yakalamaya çalıştıkları şeyin artık parmaklarının arasında olduğunu biliyorlar mıdır? Elbette hayır. Ölümsüz şehitler yenileri kandırmak içindir sadece :) Ama tarih bir çeşit canlı bir varlıksa hani hafıza ile etlenmişinden. Şimdi; o çocukların öldüğünü söyleyen diksiyonu düzgün kadın, sik kontrölörü erkek, omzu apolet dolu general, hepsi ama hepsi tarihin göt deliğinden sıçılıp gitmişken onlar bir şekilde tarihin içinde var duruyorlar. Tıpkı kırık dökük bir İran kasabasının harabelerinden sıyrılıp gelen marşlarının da söylediği gibi: 

Ey rakib
Kes nebê Kurd dimirin
Kurd jîn dibin

Ey düşman
Kim söyleyebilir kürdün öldüğünü
Kürt yaşıyor




13 Mart 2014 Perşembe

Roketin Fırlatılışı

7-8 yaşlarındaydım. Uzay dizileri salgını bize yeni ulaşmıştı. Evimin arkasındaki, özal dönemi inşaatlaşma hamlesini bekleyen, bahçeye biriktirdiğim hurda demirleri gömerdim. televizyonda gördüklerim gibi bir uzay aracı yapacaktım biriktirdiğim o hurdalarla. Kaçıp kurtulacaktım. Çocuk kafası işte. İçine doğduğu fakirliği görürken alabildiğine realist, kurtuluş çaresi üretirkense alabildiğine hayalperest. İlkokul defterlerimde yazı çiziyi öğrenelim diye çizdirilen çizgilerden daha çok o uzay gemilerinin resimleri çiziliydi.

Sonra yıllar yıllar geçti ve tesadüfen doğduğum o ülkede, o uzay gemilerini çizmekle yapmakla uğraşmak için gereken bilginin bir boka yaramadığını öğrendim. Kardeşi Mahmud'un yaptırdığı camiyi çalıp ona kendi adını hem de nurlandırarak veren III. Osman'ı bilmek ondan kat be kat daha giderliydi.

Uzay, gemileri, roketleri, yıldızlar uzak bir çocukluk anısına dönüştü. Zaten kurtuluş da yoktu tek başına, kalakaldık. Ama hala sağda solda misal insan sabrını dakkalarla sınırlayıp sabitleyen -tenks marko- yutupta rastladım mı kedi misali ekranın karşısına dikiliveririm.

Roket fırlatılışlarını izlemeye bayılırım mesela. Zihnimizi sınırlayan insan tabiatımızın tahayyül ettirdiğinin tersine roketler vınn diye fırlayıp gitmezler. O adını unuttuğum şeyimin şeyinin şeyi yunanın paradoksuna çakılı kalmak istemem ama gördüğümüz anın yarısının yarısının yarısının yarısının yarısının yarısı kadar zaman geçer önce.

Fırlatma poduna yerleştirilmiş roket kendisini destekleyen kollar sayesinde dimdik durmaktadır. Fırlatma zamanı geldiğinde önce yardımcı motorlar ateşlenir ve etrafını ateşe boğarmış gibi olur roket. Saatlerce sürmüşcesine bir ateş saniyeler içinde parlayıp söner. Nihayet ana motorların ateşleme zamanı gelmiştir. Yavaşça ateşlenir ana motorlar, binlerce derecelik bir cehennem sıcağı yayılmaya başlar fırlatma poduna. Ana motorlar tam itme gücüne doğru taşırken roketi, o zamana dek onu dimdik tutan destek kollarının karar verme zamanı gelir. Ya ayrılacaklardır roketten ve roket sonsuza doğru gidecektir, ya da ayrılmayacaklardır. Ayrılmazlarsa bir ya-ya da ayrımı daha bekler işlemi. Ayrılmazlarsa ya roket fırlatma kollarını da söküp atarak gökyüzüne yükselecektir ya da ayrılamayarak gerisin geriye inip kendini ve etrafını yok edecektir.

Podun üstünde ayrılma kolları ile bunlar olurken aşağıda binlerce dereceye ulaşır sıcaklık. Cehennem yeryüzüne inmiş gibidir ve her ne kadar saniyeler içerisinde olup bitecekse de saatlerce sürüyor gibidir ateş, o yakıcı ateş. O ateş yüzünden zaten roket fırlatılırken etrafında yangına karşı özellikle güçlendirilmiş inorganik materyaller dışında canlı hiçbir şey bulunmaz. Ama eğer o sırada etrafında birileri olsaydı, bu devasa roketin yanında cüce gibi kalır ve ne olup bittiğini göremedikleri için sanki hiç bitmeyecek bir cehennem azabına duçar olduklarını sanabilirlerdi. Hani ne der Kuran, cehennemde küçük bir an bile sonsuzcasınadır.

Fırlarma poduna konmuş bir roket ateşlendikten sonra tek seçeneği vardır: gitmek. Gitmek denilince gitme eylemi sırasında elbette başarısız da olabilir; mesela destek kolları kenetli kalır, fırlatma podundan ayrılamaz roket veya itme gücü onu kazasız belasız uzaklara götürecek kadar itme gücü sağlayamaz. Ama roket bir kere ateşlendikten sonra; o testi, dünya taştır artık. Taş da testiye düşse veyl testiye, testi de taşa düşse veyl testiye, hep veyl testiye. 

O yüzdendir ki bir kere ateşleme düğmesine basıldıktan sonra roketin tek bir seçeneği kalır. Başarılı veya başarısız gitmek. Başarısızlık esnasında kendiyle birlikte tüm fırlatma podunu yok da edebilir ve bu roket ilminin şanındandır. Ondandır roket bir kere ateşlendikten sonra yanına yaklaşanı küle çevirmesi. Çünkü zira seçeneği tektir ateşlendikten sonra yanına yöresine bakmaz.

Ama işte insan sözelci olunca tam anlatamıyor bu her şeyiyle sayılardan mürekkep olayı. O yüzden en doğrusu izlemek. Algımızın bizi hapsettiği saniye hızlılığın ötesine geçip izlemek.



Spinoza der ki; fırlatmanın ortasında roket bilince kavuşsa kendi iradesiyle hareket etiğini düşünüp belki durdurabileceğini sanabilir işlemi. Oysa bir kere ateşlendikten sonra roket, götünün pasyonlarını da yırtsa durduramaz işlemi. 








30 Ocak 2014 Perşembe

Goliath Yaşıyor

Amerikalılar soap operaları aşk çıkmazından kurtarıp normal macera konseptine uygulamazdan önce aynı sezon içinde başlayıp biten diziler veya bir kaç bölümlük mini seriesler yaparlardı. Aslında hâlâ yapıyorlar ama o zaman dizi sektöründe bunlar daha bi ağırlıklıydı sanki.

Haliyle biz arrested development kauntri ülkelerinin teretesi de bunlarla dolu olurdu. Hafıza çocuk tabula rasası olduğundan seksenlerde teretenin yayınladığı bu tip tivi dizi veya filmlerinden pek çoğu hafızamda bir iz bırakmış. Misal bir zenginler sitesinin soyuluş öyküsü vardı, o zaman bizde pek o tip site olmadığından kafamda boşta kalmıştı konsept. Ama şimdi tam o tip sitelerle dolduk reele oturdu artık ^^ Yine kominik rusların Alaska üzerinden ABD'yi işgal ettikleri bir tanesi vardı ki, çocuğuz nerden bilelim Reagan amcanın eski bir aktör olarak şeytan imparatorluğuna red dawnlı, red oktoberli ilmi ve filmi cihad açtığını. İşte bunlardan biri de Goliath Yaşıyor'du. Şimdi netten baktım orijinal adı Goliath Awaits'miş.



1939'da II. Savaş başladıktan hemen sonra amarigaya doğru giderken alaman denizaltısınca torpillenen lüks yolcu gemisi Goliath'ı anlatıyordu tv filmi/dizi. Yediği torpillerle batan Goliath'ın yolcuları bir şekilde hayatta kalırlar. Hatta hayatta kalmayı bir üst aşamaya taşıyıp denizin altında kendi uygarlıklarını kurarlar. 40 yıl filan sonra 1981'de tesadüfen keşfedilir enkaz. Sonrası Goliath'da kendi düzenlerini kuran kaptan ve ekibinden müteşekkil kurtarıcı oligarşinin dışardan gelenlerin düzenlerini bozmasını engelleme çabaları. Konusu dışında hafızamda görüntü olarak sadece dizinin sonunda kavgayı kazanan Goliath yolcularının dış dünyaya çıkış sahnesi kalmış.

Filmin sonunda yolcuların dış dünyaya çıkmaları zaten normal sonuç. Ama benim anlayamadığım bir; denizin altında hapis kaldıklarında  kaptan ve hempalarının bildikleri dış dünyadan farklı bir hegemonya tesisi, iki; dış dünyayla temasa geçildikten sonra da aynı ekibin hegemonyalarını koruma uğraşıları ve belli bir süre de başarılı olmaları.

Tek Parti dönemine dönüp baktığımda artık en çok merak ettiğim şey rejimin siyasi olarak hegemonlaşması değil. O kolay iş. Politik pratikler üzerinden adım adım tekleşmesini takip etmek mümkün. Zati başta Mete Dedeninki olmak üzere buna dair epeyce kitap da var. Benim merak ettiğim hegemonyanın insanlar nezdinde kurumsallaşması, kültürel olarak çatılması. Ona dair ne yazık ki gerçek anlamıyla mevzuuyu tam burasından kavrayan bir çalışma görmedim. Hep siyasi olanın peşine takılıp gidiyor insanlar haklı olarak. Zırt tarihinde bu partinin kapatılması, pırt tarihinde şunun cehape içine alınması falan filan. Peki aslında demokrasiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir diktatörlük kendini, üstelik cumhurun belirleyici olduğu bir çeşit demokratik cumhuriyet olduğuna inandırarak, sosyo-kültürel alanda nasıl meşrulaştırabilmiş, reelin tam tersine bir görüntü nasıl reelin yerini alabilmiş.

Eğer o ülkenin yaşayanları dış dünyadan habersiz olsalar bunu anlamak mümkün. Ama tıpkı goliath ilk battığında hegemonyayı kuranların dış dünyadan gelmiş, dış dünyayı bilen insanlar olması gibi bu ülkede de dış dünyayı bilen insanlar vardı kuruluş esnasında. Yine tıpkı Goliath 40 yıl sonra dış dünyayla temas kurduktan sonra bile iç hegemonyayı devam ettirmeye çalışanlar olması gibi bu ülkedekiler de dış dünyayla temas ederken devam edebildiler hegemoniye.

Sadece politik, yasal, askeri veya polisiye güce yani bir tür fiziksel şiddet tekeline dayansa hegemonyanız biliyoruz ki en sonunda karşıt yönde yükselen bir muhalefetle açık çatışma haline girmek suretiyle dağılıveriyor veya kadife peçesini sıyırıp atıveriyor. Oysa bu tek partide asla öyle olmadı. Öylesine başarılı bir şekilde sosyo-kültürel olarak içselleştirilmiş bir hegemonyaydı ki asla o aşamaya gelmiş bir muhalefet varolamadı. Hatta bugün bile Erdoğan'ın muazzam milli irade başarısının ardında anne-baba-akrabai taallukatımızın nesilden nesile aktardığı "bu ülkeye yeni bir atatürk lazım"cılığın kültürel ağırlığını hissetmiyor muyuz?

Seksenlerde ülkemizde bir ansiklopedi salgını vardı. Orta halli akrabaların evlerine misafirliğe gittiğimizde çocuğumuz okusun kontenjanından alınmış bu ansiklopedileri hayran hayran okur, eğer akraba yüzümüzün yeteceği biriyse alır eve götürürdüm. Yıllar yıllar sonra ülkemiz yabancı referans kitapların yaygınca satılabileceği ekonomik kalkınmışlık düzeyine ulaştığında o hayran hayran okuduğum ansiklopedilerin bu kitapların serbest nazım türünde çalınıp çırpılmasıyla oluşturulduğunu gördüm. Bilginin kaynağı ile buluşmadan şekillendirilmek ok. Peki bilgi ile buluştuğumuz halde niye hayır yüzeye çıkacağız diyemiyoruz filmin sonunda. Nasıl bir mekanizma var ki bir çeşit sanal kuzey kore ile üstelik gönüllüce çevreliyoruz kendimizi ve abedede yaşıyoruz sanıyoruz. 

Muhakkak ki tek partinin başarısında dış dünyanın iç'i etkileme gücünü sıfıra yakınsayacak derecede kendi iç'inin sorunlarına boğulmasının da rolü vardı ama diyorum ya bu salt fiziksel bir şey değil bir tür sevgi olayı ercan. Hem de öyle bir sevgi olayı ki anka kuşu misali her bitti dediğinizde kültürel kodlarının küllerinden yeniden doğuyor. Tevrat ne kadar götünü yırtarsa yırtsın buradakinde David ölüyor, Goliath yaşıyor.




25 Ocak 2014 Cumartesi

Ya Katil Uşak Değilse

Ortada bir ölü var. Hukuk boylu boyunca uzanıyor görkemli Manor of Turkey Republicimizin ana salonunda. Böyle diyince insanlar haklı olarak düzenle adaleti birbirine karıştırıp ne yani eskiden hukuk var mıydı diyorlar. Oysa bir hukuk sisteminin varolması ile onun adil olup olmaması bambaşka şeyler. Hukuk adına medeniyyet dediğimiz ve amacı insanın varoluşunun anlamsızlığını kamufle etme olan oyunumuzda en baştan beri sistemin devamını sağlayan kilit taşı. Bu kilit taşının kimlerin egemenliğinde olduğu veya adilliği ayrı konu. Aksine bir durum olsaydı insan despotluğunun zirvesi sayılan hitler almanyası veya stalin rusyasında da hukuk olmasına gerek olmazdı. Oysa Hitler bile insanların kaderleri üzerinde hukuken tam hakim olamadığı söylenince Mart 1942'de meşhur yetki kanununu çıkardı, çıkarmak zorunda kaldı. Dedim ya medeniyyet hukuksuz varolamaz since leviathan.

İşte şimdi o medeniyyetimizin olmazsa olmazı hukuk görkemli konağımızın ana salonunda, coşkulu bir partinin en muhteşem anında, boylu boyunca ölü halde yatıyor. Konağın şu anki sahibi ve partiye onun davet ettiği başka hiçbir şekilde bu partiye dahil olamayacaklar -partinin konseptine uygun olarak- gasteci, tivici, müsteşar, bakan, işadamı, danışman, belediye reyizi, mütayit, entel vesaire kılığında oldukları halde cesedin başında durmuş heyecanla tartışıyorlar olayı.

Önce parti en coşkulu anındayken ölünün salonun ortasında belirmesinden şaşırmış, bu da nereden çıktı ya olmuşlardı. Öyle bir coşku ki; milyar dolarlar, bin yıllık imparatorluk hayalleri, Şam'da fetih cuması kılmalar, Hedef 2071ler havalarda uçuyordu. Oysa bir anda konağın pencerelerinden esen soğuk rüzgarla ürperip ölüyü farkettiler ortalarında yatan. Artık o şoku atlattılar ve kendilerini davet eden ev sahibiyle birlikte tüm güçleriyle bağırıyorlar: katil uşak, katilin uşak olmasından başka bir ihtimal yok, evet evet muhakkak katil uşak başka kim işler ki bu cinayeti...

Bakın bakın hukuğun nasıl öldürüldüğünü görüyor musunuz, polis ilgisiz şeyleri ilgili gibi gösterip yasal operasyon kisvesine sokmuş ve hedefteki kişileri de olaya dahil etmiş. Sonra savcılarla ortaklaşa iddianameyi biçimleyip kendi yargıçları üzerinden tutuklayacak. Aynı anda sosyalıyla eskisiyle tüm medyası olmayanı olmuş gibi gösterecekleri bir algı operasyonu ile kişilerin kötü ünlerinden faydalanıp suçlamaları hakikat haline koyacaklar. Yıllar sonra bu suçlamalar düşecek olsa bile olaylar insanların zihninde ilk anda yaratılan imge ile kalacak yer miyiz biz ülen diye yırtınıyorlar. O kadar panik halinde ve o kadar çaresizler ki şecaatlerini arzederken sirkatlerini söylediklerini, konağı ele geçiriş hikayelerini açık ettiklerini farketmiyorlar bile. 

Gerçekten de ilk bakışta şüpheler uşağın üzerinde toplanıyor. Salonun uzak bir köşesinde, tüm bu söylenenleri yapması imkansızmış gibi halsiz ve yaşlı, duruyor uşak. Benim işim sadece "hizmet" diyor inatla. Benim işim sadece hizmet. Gözünde belli belirsiz bir parıltı var. Ama halsizliğine rağmen suçlamaların artışıyla birlikte bir hışım dönüyor konağın sahibine ve yakışıyor mu şimdi bunları söylemek hepimiz oradaydık be diyor, hepiniz oradaydınız be diyor.

Evet ilk bakışta şüpheler uşağın üzerinde toplanıyor ama yine de metodlu ilerlemek lazım. Hukuğun öldüğünü yeni gördük peki gerçekten de yeni mi ölmüştü? Yoksa zaten bayağı bir süredir orada yatıyordu da bize dokunana dek biz mi umursamamıştık? Hem bu ölümden çıkar sağlayan kimlerdi kuzum? Mesela Konağın sahibi bu konağı eski sahiplerinden nasıl ele geçirmişti? Diyelim ki uşak yaptı. Tüm bu ele geçirme boyunca yanı başında olan ve ona "hizmet" eden uşağının yaptıklarını bilmiyor muydu konağın sahibi? Yoksa zaten uşak verilen emirleri mi yerine getiriyordu sadece?

Evet klişeler işe yaradığı için klişedir. De gri hücreleri çalıştırmak lazım mon dieu. Ya katil uşak değilse...