5 Kasım 2013 Salı

Bin Yıllık Yolculuk VIII- Siz Türkoslovakyanadolulaştıramadıklarımızdanmısınız

Ekme bağ bağlanırsın
Ekme ekin eğlenirsin
Sür deveyi, güt koyunu
Bir gün olur beglenirsin

Bu deyiş bir imparatorluğun doğum yeri olan Uludağ'ın civarında gezinen yörüklerden, bizim yerleşik hayatın faziletine dair sarsılmaz inançlarımıza inat, taa 20.yy'ın başlarında derlenmiş. Basit bir gugıl taraması deyişin yörükan taifesi arasında ne kadar yaygın olduğunu -o bölgeyle sınırlı olmadığını- göstermeye kâfi. Ne zaman Türk özelinde Göçebe-Yerleşik mevzuunu şöyle geriye doğru yaslanıp düşünsek zihnimizde zamanlarüstü bir tür pozitivist şartlanma dikeliyor, bir tür doğrusal ilerleme çizgisi tetikleniyor: yerleşik uygarlık medeni/ileri-göçebe uygarlık barbar/geri. Bir tür doğrusal/evrimsel ilerleme şablonu var göçebeden yerleşiğe doğru. Biz yerleştiğimizde kuzeydeydi güneş ve yerleşik yerleşik ilerlerdi tarih medeniyyet asfaltında.

İdeolojik tercihimizden bağımsız gözü kapalı imanımız var bu çizgisel ilerleyişe. Çağlarüstü, sonsuzcasına bir iman. Bu yüzdendir ki okuduğumuz kitaplarda göçebe türkler hobarey diye anadoluya gelip zart diye yerleşik hale geçtiklerinde zerre sorgulamayız bunu. Hani tüm dıravdan bozkır yiğidi övünmelerimize rağmen göçebeliğin kötü bişi olduğunu biliriz ya bilinçaltımızda, hah işte geri bir formdan ileri bir forma geçüvemeleri işin doğallığıymış gibi gelir bize. 

Bin Yıllık Yolculuk bir bakıma anatolia'nın anadolu oluş hikayesi. O sayede İran'ın, Irak'ın istilasından farklı oldu finali. Ama Anadolu olması ile Türkiye olması arasında yahud II. Haçlı Seferi'nin kroniğini yazan Ode'nin (iç) anadoluyu Turchia diye tesmiye etmesiyle 1923'te tarihinde ilk kez resmen Türkiye denilmesi arasında bir boşluk var. Bu boşluk hem koccaman, hem de doldurulması şart.

Çünkü o boşluğa manayı inşa edeceksen, türk ve islam diye temel dikeceksen, başka çaren yok. Aksi takdirde misal üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadada son 30 müstakil yılı hariç tek tane limanı bile olmamış karasal iklim bir "iç anadolu" sultanlığını kutsal teslisimizin ilk tanrısına tanrısal parçacık kılmak, varolduğu sürece şimdi anadolu diye tapulandırdığımız coğrafyaya asla hükmedememiş bi devlete "türk" anadolunun tarihinin sorumluluğunu yüklemek, nontürkiş yazılmış kitabesinde ben arabın ve acemin sultanıyım heee bir de ermeninin ve rumun ve efrencin şinanay da yavrum şinanay diye naralanan ama asla ve kat'a türkün demeyen sultanlardan kutsal türk hükümdarı imgesini yaratmak mümkün olmaz. Tarihi sağlamlığına maddi delil saydığı, bunu her seferinde gururla haykırdığı ideolojik temeller; safi yalandan, tılsımlı sözlerle bezenmiş kafaüstü yürüyen bir inançtan mürekkep olduğu içindir ki, osursan yıkılabilir kategorisinde tarihi eserdir bu cumhuriyet. Ve bundandır numarası kaç olursa olsun cumhuriyetin hep bir ulu öndere ihtiyaç duyması. Ancak bir ulu önder duyulan osuruk sesini daha fazla bağırarak hamasetle bastırabilir, ancak bir ulu önder bir güneş gibi yerçekimi ile binayı bir arada sağlam tutabilir. Kimi kez türk öğün çalış güven, kimi kez tek devlet tek bayrak tek millet.

Anadolu'nun Türkleşmesi 20.yy'da 20.yy ideolojik gereksinimleri nedeniyle kavramlaştırılmış bir hadisedir ve olayın anlatıldığı gibi gerçekleştiğini daha da önemlisi  gerçekleşmediğini  kanıtlayacak maddi delillerin azlığından dolayı bina maddi temellerin değil arzumuzun yansıması inançların üzerinde yükseltilerek inşa edilmiştir. İnşaat somut temellerden güç alırmış gibi başlar. Sonra usta işi masallarla yükselir zihinlerimizde. Bu yüzdendir ki kim olduğumuzdan önce bu kim'in nasıl bir teorik çerçevede tanımlatıldığının, bu teorik inşanın irdelenmesi meselesi çıkıyor karşına.

Tarih, atlantikten pasifike dek şarkın tüm ezik ve yenik milletlerinin elinde bir tür zaman makinasına dönüşür moderen zamanlarda. Eserler de haliyle bilimkurgu kıvamında pişer. Bu sadece bizim için değil Magrib'ten Maçin'e herkes için böyle. Ondandır Anadolu'nun Türkleşmesi ile ifade olunan şeyin 20.yy'daki zihinsel kategorilerin kopyala+yapıştır metoduyla ait olmadığı bir evrene ve zamana intikali. Böyle bir zaman yolculuğunda senarist-yapımcı-yönetmenin, ideolocyayı inşa edenin; bizans askerinin kolundaki saati, gökte uçan uçağı yok etmesi, bir çeşit ilüzyon ile bizi kandırması zorunluluktur. O da gerçek kılma arzusu ile hokus pokuslara başvurur, manipülasyonlar yapar. Farsça konuşan bir rum selçuklu sultanını 20.yy'da yaşayan ulus devlet monarkıymış gibi resmeder mesela. Oğuzları ise hiç bilmedikleri bir türklük kavramının nigehbanı kılar. Evet gerçekten o sultan yaşamıştır, gerçekten Oğuzlar anadoluya dalmıştır. Bunlar maddi temelidir inşasının ama inşanın üzerinde yükseldiği tüm görkemli mânâ made in 20.yy'dır.

Teorik hokus pokusların ilki göç ederek gelenlerin yerleşik hayata geçiş menkabesidir. Bu menkabe öylesine sorgulanamaz, öylesine kesin bir imanla sarılıdır ki istila dönemlerinde göçebelikten yerleşikliğe "nasıl" geçildiğine dair, geçişteki "maddi" mekanizmaların işleyişine dair, bırakın belgeler üzerinden bir çabalamayı en adisinden hipotetik modellemeler bile yapılmamıştır. Anadolu'ya Türkler'in Yerleşmesi başlıklı onlarla kitap, binlerle makale, onbinlerle bu bahsin geçtiği yazı çizi vardır. Yine sosyal bilimler akademyası kadrosunun kısmı küllisi geçimini buna benzer tırı vırıdan kazanır(akpist sosyal bilimler: bir tane eski yazı defter bul-transkrip yap-yayınla, bitti) ama eleman allah veya peygamberin varlığını dahi sorgular da sümme haşa bunu sorgulamaz. Şu tarihte şura alındı bu tarihte şu sultan şöyle yaptının ötesinde biz nasıl ve hangi mekanizmalar vasıtasıyla yerleştik yoktur. He var bir iki çalışma ama onlar da Osmanlı fethettiği yerleri nasıl kolonize etti falan filan çalışması.

Öyle bir çalışma yapıl(a)maz. Zira bu pozitivist ilerleme şemasını bir an için zihinexpresimizdeki a priori kompartımanımızdan fırlatıp atarsak doğada gördüklerimizin o şemaya pek de uymadığını temaşa ederiz.

Yerleşiklik o kadder doğal bir ilerlemedir ki sen daha 19.yy'da bile Avşarları topla tüfekle göçerliği bırakmaları için öldürmek zorundaydın. Öylesine doğal bir evrimsel süreçtir ki o türkmenler 17. ve 18.yy boyunca ölümü göze alıp sana ve senin yerleşik hayat modeline direndiler. Abi nasıl bir doğallıksa bu yerleşikliğe geçiş sen her seferinde bu çabalarında hep güç kullanmak zorunda kalıyorsun. 20.yy'da Dersim'de yaşananlar aynı iradenin bin yıl boyunca göçebelere yaptığının/yapmaya çalıştığının teknoloji sayesinde ulaşılmış bir kütlesel yoketme gücü ve "modern" cumhuriyetlere mahsus insansızlık/vicdansızlıkla taçlanmış halidir sadece.

Devrimler çağı olan 19.yy'ın son yarısı ile 20.yy'da yaşanan teknolojik gelişmelerin hayatı dönüştürücü etkisi anadoluya yansıyana dek "yerleşik" yaşamın göçebelerin "yerleşiksiz" yaşamından daha ileri olduğuna dair herhangi bir ampirik kanıt yoktur. Tam tersine yerleşik medeniyyet devletin canı istediğinde sana vergi salması, askere alması, köpek gibi muamele etmesiydi. Ve ne zaman sıkışıp çuvallasa imparatorluk, aradığı taze kanı elde edebilmek için "iskan" kelimesine sığınarak o "geri" göçebelere sulanmıştır.

Anadolu'ya gelen ve göçebe olarak isimlendirilen türki toplulukların nasıl bir tür göçebe olduğunu hatırlamak lazım. Terminolojide yarıgöçebe olarak adlandırılan ve kendilerine ait aynı yaylak ve kışlaklar arasında gide gele bir ömür süren insanlar bunlar. Yani tüm ömürleri bir yerden bir yere sonsuz bir yolculukla geçmez. Göç mevsimi gelene dek yaylak veya kışlaklarında yerleşen hatta ilkel tarımla bile uğraşan insanlardır bunlar. Yine unutulmamalıdır ki bu türki tip bozkır hayatında salt tarımla uğraşarak/yerleşik halde nafaka düzmek fakirlik alametidir. Bir boyband herhangi bir nedenle sürüsünü yitirdiğinde, yani fakirleştiğinde, tekrar bir sürü sahibi olana dek zorunlu tarımcı olur!

Bu o kadar karakteristiktir ki 20.yy'da dahi Kazaklar hala aynı anlayışı sürdürmeye devam ediyordu. Yani bizim bugün savladıklarmızın tersine o gün göçebe için yerleşik hayat kültürel olarak hoşlanılmaması bir yana maddi planda da fakirlik ve sosyal statüde de alta düşme demekti.

Vicdan var, izan var. Dilediğin zaman basıp nen eksikse yağmaladığın veya yoğurt/peynir/koyun satıp ihtiyacın olanı satın aldığın bir şeyin neyi sana senden üstün gelebilirdi ki? Senin ortalama ömrün 35'ti de onunki 80 miydi? Cık. Sen cahildin de şehirdeki sıradan insan allame miydi? Yine cık.

Anadolu'ya gelen ilk dalganın yerleşik hayata geçtiğine daha doğrusu yerleşik hayata geçtiği savlananların ilk dalgadan mı yoksa ikinci dalgadan mı olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Tam tersine varolan yazılı kanıtlar Türk/Türkmen diye tesmiye edilen kitlelerin 14.yy'a dek yerleşmediğini, yaylak ve kışlaklar arasında takılmaya devam ettiğini kanıtlar niteliktedir. O yüzdendir ki 1090larda babasının Eskişehir yöresindeki göçebe türkmenlere yaptığı baskınları anlatan Anna Komnena'dan 200 yıl sonra aynı bölgede yine göçebeleri, Osman ve Blues Brothers, buluruz.


11. ve 12.yy'dan kalma yazılı kaynaklara göre göçebe türkmenlerin anadolu özelinde yaklaşık ilerleyiş ve yayılım hatları

İlk dalga ile gelen göçmenler dağlar boyunca doğu-batı doğrultusunda ilerlemiştir. İkinci dalga ile 13.yy'da gelen kitleler de aynı doğrultuda ilerlemiş ama ilk dalgadan farklı olarak Ruma o sırada kesin çöküş aşamasına girdiğinden ege, karadeniz ve toroslar boyunca sahile doğru yayılma imkanı bulmuşlardır. Temel türkmen göçlerinin aka yayılım/yerleşimlerinin tüm anadoluyu boyamak yerine sanki bir kolyeymiş gibi anadolu platosunu çevrelemesi ve o plato (şehirler) ile yaşadıkları maddi realiteye dayalı coğrafik ayrım, anadolu bazlı "Türk" kimliğinin tanım ve kapsamına dair çözülememiş ve çözülemeyecek kimlik sorunumuzun da başlangıcıdır.

Malum, ikili bir ilerleme temel paradigmadır yerleşim mevzusunda: İlk aşamada 11.yy'da gelenler anadoluyu ele geçirmiş, hakim millet olmuş ve ikinci aşamada 13.yy'da moğol cehenneminden kaçanların gelişiyle anadolunun türkleşme süreci tamamlanmıştır.

Aşamalarda tam bir anlaşma vardır ama iki aşamaya verilmesi gereken nitel ve nicel ağırlıkta bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Menşevintso yerli mahsul tarihçiler ilk aşamada gelenlerin sayısal üstünlüğü ele geçiremediğini kabul edip ikinci aşamada gelenlerle çoğunluk olunduğunu kabul eder. Bolşevintso grup ise kaypak bir pozisyon alarak mümkün mertebe ilk aşamada gelenleri sayısal ifadeden kaçınarak, "bildiği" tersi olduğu halde, ancak ikinci aşamada gelenlerle sayısal çoğunluk olunduğu fikrinin üstünü örter, ikinci aşamada gelenlerin verili üstünlüğün altını kalın kalın çizmeye yaradığını ima eder.

Ancak doğaldır ki esas kavga kıyamet nicelikten ziyade nitelikten kopar. Mevcut türkolmayanların türkleşip türkleşmediği daha doğrusu ne kadar türkleştiğinde. Sorun basittir: eğer epey nontürkişin türkleştiğini söylersen türke default yüklediğin üstünlüğün kaynağına dair saflık bozulacak, söylemesen hem uluslararası alemde taşakoğlanı olacan, hem de o türkolmayanları yokettiğini kendi ağzınla itiraf edecen. İki ucu boklu asimilasyon. Gariptir ki tam burada panhelenik sosyalist parti mensupları ile türkislamcılar arasında bir çeşit kızılelma ittifağı kurulur. Pasok muhibbi eski "soydaş"ının dinini milletini satması yerine ölmesine razıdır ve bu arzusu tam tersi yönden gelen 34 AK 1071 plakalı tırın arzusuyla örtüşür. Bu konularda kalem oynatanların bir yerde toplu ihtida yok derken bir başka yerde eee o zaman bunca ötekini öldürdün yani denilmesin diye ihtida vara med-cezir yalpalamaları iki ucu boklu değnektendir.

İki ucu boklu değnek olur da iki kafalı ilmi hokus pokus davşanı olma mı. İlk davşan türklerin türkleşmesi mevzusundadır. İkincisi ise eğer "öteki"nde bir dönüşüm sözkonusu olmuşsa bunun önce islamlaşma sonra türkleşme şeklinde olacağı bir hakikat iken türkleşmeyi ilk dönüşüm kılmaktır. Sihirbaz numarasını yaparken herhangi bir -leşme işlemi olduysa buna sebep olmuş olması gereken maddi mekanizmaların el çabukluğu marifet teorik alandan yok eder. Böylelikle durmadan tekrarlayageldiği türkleştirme işlemine sebep olması gereken maddi mekanizmaları yok ederek bilimsel hakikatliğinden dem vurarak ispatladığı -bu bilimsellik sorgulanamazlık için şarttır malum biz bilime taparız döner döner bi daha taparız ya hesapta- vakayı tam anlamıyla bir sihir haline getirir. Sihir yani magic ise hala adında sırıttığı mecusilikten anlaşılacağı üzre iman ister yalnızca.

Türklerin türkleşmesi şimdiye dek anadolunun türkleşmesi meselesinde en çok gözardı edilen/bilinçli bir şekilde yok sayılan husus. Moğolları Türk göstermeye çabalayan Zeki Velidi Togan'ın bu nedenle çabalaması hariç neredeyse yok sayılmış. Gerçekten de ilk bakışta mevzu zaten anadolunun türkleşmesi olduğuna göre türklerin türkleşmesi diye bir konudan bahsetmek kulağa alabildiğine saçma geliyor.

Bu saçmalığı aralayabilmek için türklerin ne zaman kendilerine türk dediği gibi yine kulağa saçma gelen başka bir soruyu sormak gerekiyor. İslam öncesi dönemde Oğuzlar'ın, Kıpçaklar'ın, Karluklar'ın, Uygurlar'ın vb... bir başka türki kavmin kendilerine türk dediklerine veya kendilerini bu daha üst tanımın parçası gibi hissettiklerine, sırf bu nedenle diğerlerine iltimas geçtiklerine dair hiçbir delil yok. Tam tersine kendilerini kavim kimliğiyle tanımladıklarına, diğer türki kavimlerle kendi kavmiyetleri üzerinden savaştıklarına, onları köleleştirdiklerine dair ise tonlarca referans var. İslam öncesi Türkler türk olarak her daim ötekilerce tanımlanmış ve gruplanmış. Kaşgarlı Mahmud'a rağmen bu böyledir ki Mahmud'un da islam eğitimi ile terbiye edildiği(kitabı arapçadır) unutulmamalı.

Ötekince tanımlanmak o kadar belirgindir ki "Türk" sözcüğü Roma ve Pers İmparatorluklarınca Göktürk Kağanlığı'nın mirası olarak türki kavimlere ortak bir ad olarak verildiği ve bu araplarca kullanılmak yoluyla müslüman olan türklere öğretildiği halde hiçbir sonraki türk, adının Göktürk bağlantısına dair tek kelam etmemiştir. Kaşgarlı'nın türke dair yazdığı muazzam ansiklopedik lügatta İran üzerinden öğrenilmiş Efrasyab-Alp Er Tunga kökenine dair onca lakırdı olmasına rağmen Göktürk üzerine zerre bilgi olmaması bundandır.

İslama milliyet fikrini öldürdüğü saikiyle karşı çıkan türk milliyetçilerinin tüm lakırdılarının tersine türki kavimlerin mevcut kavim asabiyyetlerinin üzerinde ortak bir millet fikri ile tanışmaları veya kendilerini böyle bir ortak milletin parçası saymaları islam sayesinde ve islama intikallerinden sonra tedricen gerçekleşmiştir(tıpkı şimdi zerdüşte sardırmış diğer bağzıları gibi, ANLAYANA!!).

Seyhun-Aral bölgesinde mevcut Oğuz kabileleri 11.yy'daki yığınsal göç dalgaları ile mevcut kabile yapılarını kaybederek dağılmışken ve Anadolu'ya yerleşme esnasında henüz kendileri OĞUZ kimliğinden TÜRKMEN kimliğine geçiş aşamasındayken başkalarını türkleştirmeleri, hele hele bunu modern manada bir ulus bilinci ile yapmaları ancak 20.yy kafasıyla mümkün. Yani öyle bir Türkleştirme ki daha Türkleştirenler kendilerinin Türk olduğunu bilmiyor.

Türklerin türkleşmesinde özellikle gözden kaçan veya kaçırılan husus, türklerin bir çeşit yoğurt mayası gibi etraflarındaki milk portları dönüştürme kuvvesi. Yani türkler hiç dönüşmüyor hep dönüştürüyor üstün medeniyyet güçleri sayesinde. Hem de bunu koskoca Pers Medeniyyeti arasından geçip geldikleri halde yapıyorlar.

Malum Anadolu'ya gelenler hiçbir siyasi otoriteye tabii olmayan göçebe türkmenler değildi sadece. Selçuk sülalesinden soylular ve merkezi selçuklu iktidarına bağlı/bağımsız maceracı begler ve onların grupları da vardı. Yukarıdaki haritada görüleceği üzere bir kolye gibi göçebe türkmenlerle çevrilen platoya sızan ve bu platoyu siyasi egemenliklerine alanlar da onlardı. Bizatihi dönemin kaynaklarından anlaşılacağı üzere hıristiyan çoğunluğun üzerinde müslüman egemen sınıf olarak konumlanan bir çeşit yönetici-askeri sınıf. Türkmenlerle ortak kökene sahip olsalar hatta çoğu kez onları yönetiyor gibi gözükseler dahi onlardan farklı olduklarını biliyoruz. Çünkü müteaddit defalar rumalılara bunu bizzat kendileri söylüyor. Yine türkmenlerle siyasi otorite arasında öyle teba-hükümdar ilişkisi de yok. Bu olmadığı içindir ki 12.yy'da rakip beglerin temel faaliyet alanları birbirlerinin topraklarından usluca vergisini verecek hıristiyan köylü çalmak, gelir kaynağı olacak teba bulmak.

İşte merkezdeki bu nisbeten yerleşik - nisbeten zira 1189 gibi geç bir tarihte alaman Barbarossa tarihimizdeki gerçek Kral Lear olan II. Kılıçarslan'ı Konya'da kuşattığında türklerin evlerde değil hala çadırlarda yaşadıklarını yazar mesela kronikcileri- islam hükümdarları kısa sürede İrandaki benzerleri gibi farsileşmeye başladılar. Rum Selçukluları farsça konuşur, farsça şiyir yazar, farsça isimler alırken onları türk medeniyyetinin milliyetçi anlamda öncü ve temsilcisi saymak ancak ve ancak 20.yy insanı olmakla mümkün. Her ne hikmetse türkleşme abartıldıkça abartılır da gurur duyduğumuz atalarımızdaki farsileşme temayülü itinayla yok sayılır bizim tarihçiliğimizde.

Farsileşip ortaçağdaki diğer örneklere benzer bir islam medeniyyetini yaratanlar da türk, onların sınırlarındaki yaylak ve kışlaklarda merkezi idare ile gevşek bir çıkar birliği içinde bağımsız takılan göçebeler de türk. İki tarafın iktisadi çıkarları, hayatı algılayışları ayrışmış. Ben anlamıyom ki kim türk kim türk.

İşte bu esnada devreye -leşme/laşma sihiri giriyor. Dinin başat kültürel belirleyici olduğu bir zaman ve coğrafyada insanın bir "şey"ken başka bir "şey"e dönüşmesinde belirleyici olan nedir? Eğer bu soruya ulan salak bittabi dindir ya ne olcağdıydı derseniz cumhuriyet dersinin sözlüsünden sınıfta kaldınız doğru maveraünnehir'in kalbine dökülüyorsunuz. Zira cumhuriyet ve onun türkislam ideolojisi bu soruya kurnazca önce Anadolu'nun türkleşmesi diye yanıt verir asla ve kat'a önce islamlaşması demez. Bu 90 yılı aşkın tekrarlana tekrarlana kutsal emanet gibi olmuştur.

Yine dönüştürücü mekanizmalar, dönüşümü mümkün kılacak maddi araçlar meselesine geri dönüyoruz. Kendisi yazın yaylaya kışın kışlağa giden, benzer yaşam tarzına sahip ötekini kolayca içine alabilen ama "yerleşik" bir yaşam sürenleri dönüştürecek hiçbir mekanizmaya sahip olmayan türk kimi nasıl türkleştirebilir. Daha kendisini yeniden üretecek özel mekanizmalara bile sahip değil. Türk çünkü okuma yazma bilmiyor, türk çünkü sultanlardan uzakta kendi kendine takılıyor. Yoksa okuma yazma öğrense ilk yaptığı farsça artizlik yapmak, aslını inkar etmek. Oysa gulamlık denilen bir müessese vasıtasıyla satın aldığı köleleri islam dairesinde yetiştiren, kurduğu medreseler vasıtasıyla kendi kültürünü yeniden üreten, vakıflar ve benzeri araçlarla ihtida eden gayrimüslimlere çıkarlar sağlayabilen merkezi iktidar odakları kolayca -laştırabilir, müslümanlaştırabilir.

Özellikle de dönüşenler Hıristiyanlık gibi kurumsal bir dindense, hele hele Ortodoksluk gibi imparatorluk idaresinin organik bileşeni olan bir mezheptense ve bunlar istila sonucu gelir kaynaklarını yitiren kilise teşkilatının çöküşü ile çobanını, imparatorluk idaresinin çöküşü ile de bu mezhebin sırtını dayadığı siyasi gücü yitirmişlerse, zengin gelir kaynaklarına dayanan islami vakıflar ve o vakıfların kurucusu olan yeni iktidar sahiplerince müslümanlaştırılabilir ki öyle de oldu.

Anadoluya türklerin yerleşmesi otomatikman anadolunun türkleşmesi demek değildir. Tam tersine eğer bir dönüşüm sözkonusu olacaksa bu anadolunun islamlaşmasıdır. Hem de bu islamlaşma salt gayrimüslimleri değil oraya yeni varmışları da kapsar. İslamlaşanların türkleşmesi ise bambaşka bir şeydir. İşte türk ve islam harcından ideolojik betonu karanların inatla türklerin yerleşmesi ile türkleşmeyi eşit sunma çabalarıdır bizi hala bu betonun içinde hapis kılan. Ve her betona gömülme romantik fransız filmlerine benzemez.




Bin Yıllık Yolculuk en en sonunda birleşip/birleştirilip Şattültürk nehrini oluşturacak Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin anadoluda yüzlerce yıl boyunca yan yana ama ayrı ayrı akmasına şahitlik etmektir de aynı zamanda. Selçuklu Anadolusuna dair günümüze ulaşmış iki temel yazılı kaynaktan -ikisi de farsça yazılmış- birinin sahibi olan Aksaraylı Muhasebeci'nin kitabında ısrarla biz tacikiz(farsız) o şerefsiz hırsızlarsa türk dediği halde inatla adamcağız yanlışlıkla tacik diyor aslında kastı şehirlerdeki türklerdir canım desek de, diğer eserin sahibi Falcıoğlu'nun biz Selçuklular iyiyiz güzeliz de bu Türkmenler ne boktan millet yae demesini görmezden gelsek de bu böyle...





DELETED SCENES I: KİM VAR İMİŞ BİZ YOĞ'KEN

Anadolu'nun Türkleşmesi diye terimlenen mesele el muzaffer vel daima bizim göründüğümüz ötekinin bir an görünüp kaybolduğu tek mekanlı bir hiçkok filmiymişcesine kurgulanmıştır. Epeyce de usta işi kurgulanmıştır. Türkislamcı nasıl ki anadolu diye yekpare bir coğrafi bölge yaratıyorsa o mübarek elleriyle, peşinden yine aynı mübarek elleriyle onu yekparesinden bir kimlikle yoğurur zihnimizde. Kahraman Türkler vs Kahpe Bizans. Rakibi bu kadar basitleştirince türkleştirmemiz de basitleşecektir. Amma o kadar usta bir sanatçıdır ki daha demin bir kimlikle yoğurduğu toprağı, iş anadolunun rumdolu olmadığını ispatlamaya gelince bir anda alacalı bulacalı fistana çevirir ve ermeni ile süryani hatta aslında rumlaşmamış anadolu yerlisiyle de süsler. Alacalı bulacalı yapısına vurgu yapar ki biz zinhar bu rumayı yunan sanmayak.

Eğer illa ki anadolunun bir -leştirme tarihi bahis mevzuu olacaksa ilki rumalaşması olsa gerek.

VI.yy'da Çoban Justinianus hâlâ pagan kökenlerini terketmeyen Atina Akademisi'ni kapatıp(acaba o da bir despot olarak ideolojik gayeli tasfiyesine üniversite reformu diye cafcaflı bir ad vermiş midir?) yerine istanbul akademyasına 3 latince ve 3 grekçe retorik profu atadığında jet sosyetede epey olay olmuş. Çünkü bu resmi dili henüz latince olan bir imparatorlukta grekçeyi resmi dilvari bir pozisyona getirmekti. Öyle ki 13.yy'da tarih kitabını yazan süryani din adamı Justinianus'un yeğeninden sonra tahta çıkan imparatoru buna nazire yaparcasına romalıların bilmem kaçıncı kralı diye değil yunanlıların birinci kralı diye selamlar. Kanuni Sultan Justinianus'tan bir yüzyıl sonra çağrı mektuplarının muhataplarından -ermeni kökenli- Herakliyus grekçeyi "tek" resmi dil haline getirdiğinde Latin Roma'nın Grek Ruma'ya resmi dönüşümü de tamamlanmış oldu.

Ama kuşkusuz devletin -beklenen- resmi grekleşmesi halkların da anında grekleşmesi demek değildi. Bir asimilasyon aracı olarak kitlesel yıkım silahı gücündeki Eğitim-Öğretim silahının yığınsal olmaması nedeniyle çok kısıtlı etkiye sahip olduğu bir dönemde en güçlü asimilasyon silahı -eğitim tekelini de doğal olarak içeren- din oldu. Yine de VII. yy'daki devletî grekizasyon henüz resmi düzlemdeydi, öteki halklar nezdine hemen ulaşmadı. Anadolu gibi roma öncesi yaklaşık 300 yıllık helenistik temele sahip topraklarda bile bu etki başlangıçta sınırlı kaldı.


İlk Haçlı seferinden sonra 12.yy ortası sınırlar oturduğunda ortaya çıkan yeni Anadolu. Gerçekte türk etkisi biraz daha batıya doğru ilerler. Ne tesadüf ki haritayı bu yönde düzeltip M.Ö 3-4 yy helenizasyon haritasına oturttuğunuzda çoğu yerde tıpatıp örtüştüğünü görürsünüz.

Belki nükleer silah gücünde eğitim silahı yoktu ama grekizasyon için resmi dini görüş de -kalkedon inanışı- muhteşem bir asimilasyon silahıydı ve Ruma İmparatorları da bunun bilincindeydi. Var oluşu herhangi bir seküler(gücün kaynağı açısından) politik lidere değil taşaklarına dayanan Papa'nın kurumsallaşmasının tersine bizatihi var oluşu sadece İmparatorun politik iradesine dayanan Konstantinopolis Patrikliği(establişıd havariyyun olmadığından kutsal patrikliklerden biri değil idi) imparatorluğun simbiyotik parçası ve onun iktidarının tamamlayıcısıydı. O yüzdendir ki imparatorların kimi zaman dış düşmanlarla savaştıklarından fazla iç düşmanlarla -diğer dini inanç sahipleri- savaşmaları basit bir realiteye dayanıyordu: ortodoks olan grek/rumaio olur, grek/rumaio olan imparatora sadık kalır. Bu 7.yy arap istila döneminde suriye ve mısır monofizitleri işgalcilere direnmezken toroslardan bu tarafa ortodoksların direnmesiyle de kanıtlanmıştı.

Öyle olunca resmi dini görüşün dışında bir dini görüşü benimsemek grekizasyona/rumalaşmaya direnmeye de dönüşüyordu. Ermeni ve Süryaniler için iktidarın diniyle aralarındaki dini ayrım sadece bir dini ayrım olmaktan çıkıp bir tür etnik ayrıma da dönüştü. İnsanlar 20.yy kitle eğitiminin etkisiyle ulus devlet 19.yy bla bla diye papağan misali tekrara bayılır. Oysa orada söylenen ulus devletlerdir uluslar değil. Onlardan bize kalan kayıtların buram buram dini ayrışma kokması, greklere duyulan milli nefretin Cizıs'ın kutsal kanı ile boyalı olması bundandır. "Hakiki" inanç bağlısı gregoryen ermeni papaz için dünyadaki en iğrenç fiil, müslümanların kazanması değil, dindaşı ermeninin grek ortodoks mezhebine intisap etmesiydi. İmparatorluk tüm gücüyle bu tip mezhebi ayrımları bastırmaya çalıştı. Bazen fikir münazarasıyla ama sıklıkla kılıçla. Kafamızda Gelasius'un kılınç değil Ali'nin zülfikar sallandığı için islama saldırıyor olsak da Ruma döneminde yüzlerce yıl boyunca anadoluda gerçekleşen din temelli katliamların anadolu islam mezhep çatışmalarına tur bindirdiğini biliriz evelallah.

Doğru Ortodoks inancın gücü eğer imparatorluktan geliyorsa o da bir başka soruyu yaratır: eğer grek olmayanların kalkedon inancı paralelinde grekleşmesi imparatorluk otoritesinin zoruyla destekleniyorsa veya o zorla besleniyorsa, grekizasyonla din arasında kurulan bu bağlantı, daha sonradan bu bağlantı çözüldüğünde ve imparatorluk otoritesi hiç olduğunda neye dönüşecekti? Yani Ankara'nın Galat keçi çobanı eğer imparatorluk gücüyle desteklenen ortodoks kilisesi sayesinde grekleştiyse o imparatorluk gücü ortadan kalktığında da kilisenin gücü onu aynı dine/etnisiteye bağlı tutmaya yetecek miydi? Hatta bir başka soru daha ortaya çıkıyordu: Kilise ile imparatorluk bu kadar simbiyotik yaşam formlarıysa imparatorluk iradesi olmadan kilise ayakta kalabilecek miydi? Mesela ilk arap fetihlerinden sonra ortodoks kalmaya devam edenlere, imparatorun onlar üzerindeki manevi otoritesi araplarca tanındığı için, Melki(Melik/İmparator bağlıları) denilmişti.

Ruma için daha elim ve vahim olmak üzere Oğuz İstilasının hemen öncesi Drang Nach Osten yani doğuya yayılma zamanıydı. Ruma idaresi parça parça Ermeniyye coğrafyasını ilhak etti. Hem ermeni illerini ilhak ederek toprak-gelir sağlayacaklardı, hem de heteredoks rafızileri doğru inanca döndüreceklerdi. Ruma ile İslamdoğu arasında tampon bölge olan Ermeniyye toprakları parça parça ilhak olunurken yerli aristokrasisi anadolu içlerine(Kapadokya-Kilikya) göçerildi. Malum kendi kurumlarını yerleştirebilmenin ilk şartı mevcut kurumların yıkılmasıdır. Bu yönetici sınıflar ile birlikte onlara bağlı halk da göçetti. İçeriye doğru göç ettirildiler ki yanlış inançlarından doğru inanca daha kolay çevrilebilsinler.

Bu bize Oğuz göçebelerin gelişinden hemen önce -kimi helen amcaların iddia ettiğinin tersine- anadolu içlerinin koskoca bir milletin göçerilebileceği kadar tenha olduğunu gösteriyor. Ama tehcirin politik ve askeri sonuçları daha da önemliydi. Bu politika ermenilerle rumalılar arasındaki etnik/dini kini kat kat arttırdı. Misal son Ani Kralı Gagik 1069'da göçettirildiği Kayseriyye'nin Rum Metropolitini köpeğine parçalattırıp adamlarına Kayseriyye'deki grek kadınların ırzına geçme emrini verdi. Zira saygıdeğer din adamı sevgili köpeğine "ermeni" adını vermişti. Yine Diogenes Malazgirt'te bitecek meşhur seferinde Sivas'a uğradığında, Rumalılar 1070 yılında türklerle yaptıkları savaşta türklerden çok ermenilerden zarar gördüklerini söylediler. Sinirlenen şanlı basilius seferi zaferle sonuçlandırıp döndüğünde tüm ermenileri yokedeceğine dair and içti.

Ruma, bu politikasıyla ermeni seddini kendi elleriyle yıkmış oldu. Selçuklu kontrolünde veya otonom Oğuz akınları Ermenistan'ı vurduğunda Ruma direnişi ermeniler olsaydı olabileceğinden daha kısa sürede çöktü. Öyle ki bir ermeni rahip yıllar sonra "bu rezil rumlar bizim ülkemizi işgal ederken çok cesurdular oysa hunları görünce kadın gibi kaçtılar" diye sızlanıyordu. Ve yirmi yılda ermeniyye'nin işini bitiren Oğuzlar anadolu içlerine akmaya başladı. Akan bu sele karşı ermeniler yanlış inanç sahibi rumalılar yanında direnmek yerine mezheplerini umursamayan kafirlere boyun eğmeyi tercih ettiler. İroniktir ki anadoluya bu kadar kolayca girişimizi sonradan anadoludan sildiğimiz ermenilere borçluyuz bir anlamda.

DELETED SCENES II: KAYNAKLAR SORUNU

Etnik/dinsel tansiyonun böyle yüksek olduğu bir coğrafyaya girişimiz ve o coğrafyayı istila yoluyla mülkiyetimize geçirişimize ilişkin kayıtlarda üç problem var: 1) Tüm o tumturaklı hadisleri tekzip edercesine islam medeniyyetinin girişiyle kadınların tarihi kayıtlardan buharlaşması, 2) İslam hükümranlığıyla birlikte gayrimüslimlerin hiçleşmesi, 3) Siyasi tarihe odaklanıldığı için esas mevzuumuz olan oğuz/türkmenlerin sürü mesabesine inerek belirsiz bahsedilir hale gelmesi.

Kadının islam uygarlığı eşliğinde yok oluşu daha doğrusu rakip medeniyyete nazaran görünmez hale gelişi o kadar belirgindir ki bırakın sıradan insan düzleminde kadından bahsedilmesini anlı şanlı sultanlarımızın analarının, karılarının yahud bacılarının adını bile bilmeyiz. Sıfat olarak geçerler sadece. Unutulmamalıdır ki aynı dönemde rumada 1081-1118 arası döneme ait birincil kaynağımız olan Alexiad'ın yazarı Aleksios'un kızı Anna'dır. Kürt ve Türk tecrübesinden ulus kimliklerini üretecek kurumlara sahip olmayan uluslar da bu vazifeyi annelerin gördüğü, bu tip göçebe ulusların kadınlar sayesinde var kaldığı düşünülürse bu eksiklik çıktığımız maçta baştan geriye düşürür bizi.

İslam uygarlığının bir diğer özelliği gayrimüslimlerin politik özneliklerini yitirişidir. Ata binememe, silah taşıyamama ve benzeri çeşitli islami yasakların somut desteği haricinde saykolojik bir tavır olarak da vergi nesnesi olma dışında gayrimüslim yok sayılır. Kişi kişi bahsedilse bile cemaatsel düzlemde yok sayılır. Bir islam kaynağını okuyorsanız o ülkede sanki hiç hıristiyan veya yahudi yok sanabilirsiniz. Nüfus kesafetinin gayrimüslim olduğu bir coğrafyada bunun konumuza verdiği zararı tahmin etmek zor olmasa gerek. İronik olarak şu anda türkislamcıların kendi tezlerini ispatlamak için saldırdığı giriş dönemimiz kaynaklarının hepisi ama hepisi islam kaynaklarının özenle yok saydığı rum/ermeni/süryani hıristiyanlarca yazılmış kitaplardır. Garipler fellik fellik bu aşağılık hıristiyanların kitaplarında kendi sultanlarını veya milletlerini övecek ibareler arar dururlar. İlginçtir ki bu gavurların kitaplarında hep aynı iki milletin ismi yalın halde değil de başında haydut, hırsız, katil ve benzeri kibar sıfatlarla yer alır: Türkler ve Kürtler ;)

Ne yazık ki Annales Okulu henüz icat olunmadığından bahse konu dönem yazının bir başka kurbanı da göçebelerdir. Ana unsur yanı tali unsur muamelesi gördükleri için asla ve asla özne olarak değer görmemişlerdir. Mesud + Türkmenler, Kılıçarslan + Türkmenler vesaire vesaire her daim garnitür muamelesi görmüşlerdir. Böyle olunca türkmen yayılmaları rumalıların sefer öykülerinden veya rahipyazarların katliam-yağma haberlerinden belli belirsiz süzülebilir.






34 yorum:

quad dedi ki...

Abi eline saglik.

Tek bi sorum olacak. Bizim pederlerin koyu mesela 30 sene oncesine kadar aktif sekilde 20 km otedeki yaylalarina gocermis mesela yazlari. Senin dedigin yazlik-kislik ayrimi boyle bir mesafe mi yoksa daha mi genis (100-200 km gibi)
Bir ikincisi, yine bizimkilerin koyunun dinle,turklukle vs alakasi da cok tuhaf. Hatta o kadar yok derecesinde ki koyden cikip ogretmen olan ilk adam biz gercekten turk muyuz diye yillarca orada burada,arsivde vs arastirma yapiyor. Ben de mesela buna dayanarak belki de donme koyudur diye dusunmustum ama su dediklerine dayanarak bildigin yari-gocebeymis belki de dedim yazini okuyunca.

Adsız dedi ki...

makaram sarı bağlar lo / kız söyler gelin ağlar
makaram sarı bağlar lo / kız söyler gelin ağlar
lo berde lo berde
yeni düştüm bu derdee
devriyeler sardı da bizi
meğer kaderim böyle.

elalem yazı yazıyor biz türkü söylüyoruz.
yası güzel

ebedi olur dedi ki...

Burada belirleyici olan mesafeden ziyade yaz-kış diye ayrılmış iktisadi hayatı idame ettirmeyi sağlayacak habitata sahip coğrafi lokasyonlar. Bu köyün yakınındaki bir yaylakta sağlanıyorsa daha uzağa niye gitmemiş olabilirler:)
Anadolu otokton halklarında greklerden daha eski karadenizliler hariç pek yayla geleneğine rastlanmıyor. Yani yayla yeni gelenlerin bir geleneği gibi gözüküyor. Öte yandan asyadan yuvarlana yuvarlana geliş esnasında özellikle ikinci dalgada diğer pek çok farklı kökenden topluluklar da türkilerin arasında göç ediyor. Türkilere karışmış böyle bir grup olabilir. Ancak Niğde rum selçuklu döneminin sonlarında kayıtlarda dinsiz imansız türkmenleri ile lanetlenen meşhur bir beldemizdir :)

Adsız dedi ki...

mikemmel

ebedi olur dedi ki...

yok mikemmel değil serinin alevilere bok atacağım X. yazısı hıdrellez daha güzel olacak ^^

Adsız dedi ki...

Siz twitterdan neden ayrıldınız?

ebedi olur dedi ki...

ayrılmadım sadece sıkıldığım için rektifiyeye aldım.

seyif dedi ki...

http://www.sine-goz.com/iran/kilim-gabbeh-1996/

su filmi biliyor musun? gocebelerle ilgili satirlardan aklima geldi. boyle filmlerden sikilmiyorsan bi izle :)

ebedi olur dedi ki...

Aslında göçebe mevzusundan sıkılırdım :) Ama harbi türkçü -cumhuriyet uydurmacısı değil- bir prof amcanın 1950lerde saha araştırmasına dayalı olarak yazdığı yörük kitabını okuyunca o medeniyyete bakışım değişti, özüme döndüm herhal :) kota sıkıntım geçince izleyeceğim sağolasın.

seyif dedi ki...

ya aslinda kucuklugumde yasadigim sehrin ortasindan gocebeler gecmesine ragmen ben de sikilirdim. iran'da dil kursunda benden biraz buyuk birisi vardi. zaza oldugu icin (tahminin o dil kolay geleceginden) farsca ve bu gocebelik seylerini calismak isteyen biri. tamamen resmi tarih tezleriyle hareket ediyordu dusunceleri. iran'dan anadolu'ya o yaylak kislak merkezli seyleri calisacakmis. ama iste emegine yazik olacak perspektifi olmadigi icin. iran'da gocebelik buraya nazaran cok daha yaygin. hatta latent "turkiye moderni" olarak oh be iyi ki basini ezmisler bizde daha az var daha medeniyiz diye dusunmustum. hatta geri kalmayi falan da dogrudan bu iran devletinin nufusu kontrol edemeyisine yaygin egitimi bu oynak unsurlar nedeniyle oturtamamasina falan da yormustum kendi kafamda. ama bu film gocebelige karsi bir sicaklik yaratti icimde :)

ebedi olur dedi ki...

Bu yazıya yedirmek mümkün olmadı ama eğer gerçekten anadoluda yerleşikliğe geçişe dair bir modelleme yapılmak isteniyorsa irandaki oğuz kalıntısı göçebelerden(kaşkaylar gibi)rahatlıkla hareket edilebilir. mesela o amcanın 1960 civarında yazdığı kitabı okurken bazı yerlerde bir bizanslının tarih kitabını okuduğumu sandığım oldu. değişmeden bir ritüel şeklinde devam edegelmiş hayatları :)
iran özelinde ise kaşgarlı doğru yazmış başsız börk taciksiz türk olmuyor :)

Adsız dedi ki...

kürtlerin tamamı göçebe midir?

ebedi olur dedi ki...

türklerin de kürtlerin de tamamı için göçebe veya yerleşik ifadesi kullanılamaz.

deniz dehri dedi ki...

bahsettiğiniz kitabın adını paylaşmanız mümkün müdür? bir de bu yazılarınızı bir okuma önerileri listesiyle taçlandırsanız çok süper olmaz mı?

ebedi olur dedi ki...

kitabın adı yörükler. şu adreste kapak resmini neyim görebilirsin ;) http://eskikitaplarim.com/showthread.php?t=24932&highlight=y%F6r%FCkler

okuma önerileri yapmaya cesaret edemem ama seri bittiğinde okunanlar gibi bir son sayfa yapma niyetim var.

Adsız dedi ki...

Aslında size soracağım soru biraz gazetelerdeki "sorun-söyleyelim" tarzı durabilir ama şu aşamada sizin bana yardımcı olabileceğinizi düşünüyorum. Biz aslen malatyalı'yız, ben hiç gitmedim ama gözlemlerime göre pütürge'de bizim ve bir kaç köyün haricinde herkes Kürt, akıcı olarak kürtçe konuşuyorlar. Zaten kürt olmayanlar da çok büyük çoğunluğu alevi. Biz ne kürdüz ne de alevi. Velhasıl coğrafi olarak bu mümkün değil. Babam ve babaannemle konuştuğumda kökenimize dair ilginç birşey söylemiyorlar. Benim akılam gelen iki şık var; bisisi 1915 ermeni kıyımından kaçmak için bizim nahiye gelip kimliklerini saklamışlar. Zaman içinde de asimile olmuşlar. İkincisi de, sizin yazınızda bahsettiğiniz fars veya orta asya göçebelerinden olabilirler. Çünkü babam, dedesinden dinlediğine göre "serdaroğulları" adında bir soydan geliyormuş. Sizce araştırmaya nereden başlamam gerek? Diye sorsam sizden çok mu şey istemiş olurum? :) Veya sizce bin yıllık yolculuğun küllerinden biri olabilir mi bizim aile?

ebedi olur dedi ki...

Valla ben yusuf halaçoğlu değilim etnik köken araştırması yapmıyorum. parayla bu hizmeti verdiği bir sitesi var bahsettiğiniz lakap üzerinden oradan araştırabilirsiniz.
yalnız insanlardaki temel hata ihtida hikayelerini 1915'ten ibaret sanmak. özellikle sizin malatya islam-hıristiyan sınırı olduğu için son bin yıl içinde pek çok defa taraflar arasında el değiştirdi ve dolayısıyla yaşayanlar da pek çok defa ondan öbürüne dönüştü durdu.

deniz dehri dedi ki...

teşekkürler, hemen gidip kapak resmini falan indireyim kitabın, link hala aktifse. (bir de şey sorayım, biz aslen çorumluyuz ama ailem çorumlu değil, halbuki...)

yakkuli dedi ki...

abi gönderme falan yaptığın yerlerde neden bahsettiğini parantez içinde falan yaz ya anlayıp anlamadığımı bile anlayamıyom bazen :)

bi de tvitıra gel, yokluğunda iyice gürsel tekin oldum :/

ebedi olur dedi ki...

dehri bey muhtemelen tanıyorsunuzdur tufan tufanicus chorumicus diye bir tür var onun keşfinden beri çorumlular endemik etnik grup sayılıyor kendi başlarına.

ebedi olur dedi ki...

yakkuliciim egom öyle yapim ister de espriyi açıklayan adamlığa düşmek için bir kaç yılım daha var :/
kamyon kasasında verdiğin add konserinden beri bugünlerin gelmesini bekliyordum evladım olmuş gibi sevindim ^^

Adsız dedi ki...

twitter'a gel

bir dost

ebedi olur dedi ki...

kuşkusuz ben size şahdamarınızdan daha yakınım

Şerif Faysal Yıldırım dedi ki...

Salam eleykum. Men Azerbaycan'dan Faysal Zeynalov, Min İllik Yolculuq seriyasını beyenerek oxuyuruq. Oğuz milletinin tarihinin qaranlıq yerlerine ışıq tutur. Salam ve mehebbet ile.

ebedi olur dedi ki...

Hosgelisler ola. İkiyigirmi dediginde yigirmiiki degil onsekis ettigini anlayan oguzilina selem olsun. 2014 ilinda Macarya Turan Qurultayında karismak üzere Faysal Beg Qarındaşım.

Adsız dedi ki...

Tufan nerde. Tufan bu yazıyı görmedi mi?

ebedi olur dedi ki...

Hakan Fidan ile dalga geçebilecek kadar aklınız var mıydı sizin? Siz boş boş konuşmaya devam edin bakalım.

alleskleber dedi ki...

ağbi merhaba hayırlı cumalar inş. jinekologla beraber pilavlı sohbete bekliyoruz.

alleskleber dedi ki...

ağbi s.a. jinekologla beraber pilavlı sohbete bekliyoruz. hayırlı cumalar kırımçak sağlık hiz.ltd.şti.

ebedi olur dedi ki...

damcı kardeşimize ne zaman uyarsa bana da uyar.
refik halid yarak

Adsız dedi ki...

değerli şefim

yine on numara bir yazı ile karşımıza çıkmışın.
özlemişim seni.

mustantik

ebedi olur dedi ki...

dün aklıma düştün musta hanım bulunca kaybolan delikanlılardan olmadığına göre kesin büyük işadamı neyin oldu dedim gözlerinden öperim.

siempre dedi ki...

şahane

ebedi olur dedi ki...

üstteki yorum anayasa'nın ırki dini mezhebi ve cinsi ayrımcılık karşıtı 10. maddesi gereğince zorunlu olarak yayınlanmıştır.

site yönetimi