24 Ağustos 2013 Cumartesi

Bin Yıllık Yolculuk VII - Fethus Anatolicus Anatolicus

Gugılda Alparslan Bey/Paşa/DiscoKing/Sultan/Belletmen/Subaşı/Tütüncü/Çelebi vb.. bir sörç yaptığımızda Osmanlıdan tek bir bile sonuç gelmez. Bunu gugılın emperyalizmine bağlayanlar herhangi bir islam ansiklopedisini açıp baktıklarında da sonuç değişmeyecektir. Alparslan ve devamındaki Anadolu'nun Fethi Mitosu bir cumhuriyet yeniden üretimidir. Cumhuriyet tiranlığının hayranı olan hiç kimsenin hemen aşağıdaki şu sakillikten şikayetci olma hakkı yoktur. Zira bu bizatihi cumhuriyetinizdir, onun gurur duymanız gereken eseridir. Bugün Türkislam ideolojisi bu ülkeye egemense nedeni "bu cumhuriyet"in başka bir mantıki sonucu ulaşma imkanı veya ihtimali olmadığındandır.



Bin Yıllık Yolculuk bir tarih mevzuundan ziyade ideolojik savaş alanıdır. Ancak bu savaş farklı ideolojik görüşler arasındaki bir fikir müsademesi değil tüm devlet aygıtlarını kuşanmış bir iktidar ideolojisinin kendi halkına karşı, o halkın tüm ömrü boyunca -sabi halinden moruklayıp ölümüne değin- verdiği savaştır. Yine bu savaşın kendisi de geçmişte kalmış tarihi bir mevzuu değildir. Hep görüyoruz ki hemen şu anda hâlâ verilmeye devam edegelen bir savaştır. Bu savaşın en önemli çarpışmalarından birisi de farkedileceği üzere Anadolu'nun Fethi ve Türkleşmesi boyutudur. Zira bu olgu Türkislam ideolojisinin inşa ettiği türk kimliği ile islamı meczetme çabasında kilit taşıdır.

Hal böyle olunca Anadolu'nun Fethi'ne dair kelam etmeye kalktığınızda bunalmaya başlarsınız. Zira bu alan türkislam ideolojisince bir Stalingradmışcasına tahkim edildiği için her kelam teşebbüsünüzde bir başka bunkeri imha etmeye çalışır bulursunuz kendinizi. Alaman ordusu misali dağılır, saplanır kalırsınız detaylara. Yani sıkıcıcasına uzun veya dağınık gelirse bu yazı, yazandan olduğu kadar konudan da ^.^

Anadolu'nun Fethi der demez bismillah ilk sorun bizatihi anadolu adından daha doğrusu o adın manalandırılmasından çıkıyor. Anadolu; bir sezen aksu kaseti, ışığın yükseldiği yer, orient, yani doğu lügatce. Coğrafyaca ise Arap tarihinin en büyük hükümdarı olan(hem islamı baz alacan, hem de islamın peygamberinin sülalesini ekarte edip kendi aileni hakim kılacan ve bunu islamın belini incitmeden yapacan muazzam bi iş) Muaviye'nin muzaffer ordularının önü sıra kaçan yenik roma ordularından doğu ordusunun sığındığı bölgenin/temanın adı olarak coğrafyalaşır.


Anadolu'nun anadoluda ilk kez ortaya çıkışı: Anatolikon. Anadolu was not anadolu



      16.yy Osmanlı eyalet bölümlenmesinde Anadolu. Anadolu hâlâ was not anadolu

Arapların dilinde o temadan daha büyük bir alanı ifade etmeye başlıyor ve osmanlının anadoludaki en büyük eyaleti olmasına paralel olarak tarihi süreç içinde bir idare biriminin adı olmaktan çıkarak asia minor/küçük asya yerine ikame olunuyor. Ancak anadolu kastedildiği en geniş manada bile Çoruh-İskenderun paralelinin batısını kapsayan bir mana içerir halde. Ne zamanki cumhuriyetin kurulması ile birlikte ideolojik tahkimat başlıyor, o zaman anadolu bildiğimiz anadolu haline geliyor. Yani geçmişten bu yana evropalılarca Armenia, islamlarca Ermeniyye olarak tesmiye edilen ve daha sonrasında şark vilayetleri(reklamları 5 sn sonra geçebilirsiniz Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetisiz kurtuluş savaşı düşünülemez) denilen bölge ile ceziret-ül ulya denilen arap-kürt bölgesinin bir ve bölünmez anavatanımız tekliği içinde coğrafyasal asimilesi zorunlu görülüyor. Bu asimile için de Anadolu tanımı 1941 1. Coğrafya Kongresinde doğuya doğru kaydırılarak tüm Türkiye Cumhuriyeti hudutlarını kapsar hale getiriliyor. Böylece tivideki hava durumundan bildiğimiz Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu adlı coğrafik "hakikat"ler yaratılıyor. Bu sayede doğudaki 1915 etnik sıfırlanmasının coğrafyasal izleri silinip doğu anaya dolarken, kürtlerin ve arapların tarihi/coğrafi olarak anadolu dışılığı da tammamen bilimsel şekilde halledilmiş oluyor.

Güzel ama yalnızlığı ideolojilerüstü olan yurdumuzun güzel ama sondan eklemeli resmi dilinde Anadolu'nun Fethi o resmi sınırlarla bitişik anadolu tanımını yaratanlarca yazıldığı içindir ki daha tanımından bu ideolojik mana ile tahkimli haldedir. Yani yazanca kastedilen Malazgirt'ten sonra olup biten bir fetih değil bugünkü vatanın fethidir. Ve bu mana kapısından bir kere girdiğimizde özenle inşa edilmiş kutsal türkislam kral yolu boyunca bilinçlene bilinçlene tekamül eder, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü tarihi ve coğrafi bir hakikat olarak içselleştiririz. Anadolu'nun Fethi denildiğinde zihnimizde o zamanki anadolunun fethi canlanmaz. Bugünkü bölünmez ve bütün kutsal cumhuriyet sınırlarımızın iç edilmesi canlanır. Düşününce bunun ne muazzam bir iş olduğunu daha da takdir ediyor insan. 

Anadolu'nun Fethi kalıbındaki bir sonraki akıl oyunu fetih sözcüğündedir. Türkislamcı, mesela birbirinden bağımsız öznelerce yapılan bir istila yerine "fetih"i vurgulayarak sanki tek bir kumanda altında yapılmış bilinçli bir eylemmiş gibi sokar zihnimize bu olguyu. Gaye bellidir: İlk olarak anadolunun ele geçirilmesini istila kendiliğindenliğinden çıkarıp -gizli bir ilahi amaçla forse ettireceği- planlı bir çabaya dönüştürür. Sonra eğer böyle planlı bir fetih varsa bu fetihi sadece Selçukilerin gerçekleştirilebileceğinden hareketle kutsal imparatorluk tirinitisindeki Selçuklu-Osmanlı ara bağlantı borusunu sağlamca döşer. Hem fetihin sahipliğini "Merkezi" Selçuklu iktidarına verince bu sahipliği onların bir parçası olan "Türkiye" Selçuklularına aktarmasının zeminini oluşturmuş ve bin yıllık "türk" yurduna zincirleme bir sahiplik meşruiyeti de vermiş olur. Sürekli türkislamcı diyorum ama onun kurduğu zihinsel paradigma hepimizin zihnini güzelce ele geçirir, hepimizin bildiği/inancı olur.

İnanç çünkü Malazgirt sonrası 20-30 yıllık dönem bir tür memento, şimdiden başa doğru tamamlanmaya çalışılan bir boşluk. Bizimkiler desen zaten okuma yazma bilmez, Arap-Farsi mazlım bıradırs desen koskoca Selçuklu en haşmetli devrini yaşarken üç beş kopuğun anadoluya girişinin "tarihi" önemini iplememiş, Frenkler desen zaten götünü yıkamayanlardan ne hayır bekleyecen. Geriye en bi mağdur taraf olarak en bi iştahlı yazması beklenecek Ruma kalıyor. Oysa onlar da öyle bir anarchos içine düşmüşler ki bu yıllarda gözleri Game of Thronesdan başka şey görmez olmuş. Bilgi namına sonuç hemen her vilayetimizin gov.tere sitesindeki: Güzel ilimiz Eşekşehir 1071 Malazgirt'ten "sonra" fethedilmiştir flubasmakalıplığı.

Malazgirt sonrasının bu puslu havası ve Anadolu'nun Fethi denen fenomenin belirsizliği haliyle en çok bozkurtlarımızın işine yarar. Türkislam ideolocisi şey'in kendi bilincine varıp kendini gerçekleştirmesi babında o çok özendiği alamanlarınkine benzer bir üçlü rayha iman eder. Durmadan dalga geçtiğimiz hıristosun tirinitisinin bir nevi yeniden üretimi. İlk reich -alamanların şarlman imparatorluğu yerini tutan- Selçuklu, ikinci reich - bismarck imparatorluğu- Osmanlı ve üçüncü reich ise Tece(biz kürtler gibi pazara kadar değil mezara kadar tececiyiz çok şükür). Ama bu tece sakın ha sakın kemalistlerin ödlek tecesi ile karıştırılmasın. Ödlek TeCe mecburi bir güç toplama dönemi, şu meşhur son ve tek bağımsız türk devletinin müdafaa ve muhafazası antikominizması, bir sonraki uçuş için hazırlanmadır. Üçüncü Rayhımız beklenen mehdinin gelmesinin ardından osmanlı gibi uçuşa geçecek neoottoman bir tecedir. Bunca cumhuriyet tarihi boyunca ona buna boyun eğer, kerhane duvarı badanalarken millete anlatılan tüm geçmiş öğünmeleri, fetih türküleri o Mehdi(RTE) dönemine fikri hazırlık olsun diyedir.

Türkislam tarihcisinin üçlemesi kesintisizlikle tanrısallaşır. Yani bizim tirinitimizde tanrılar aynı anda değil birbirine dönüşerek yaşamaya devam eder ve bu sonsuzluk devletin tanrısallığını sağlar. Bu sonsuzluğun tanrısallığına eşlik etmesi zorunlu üstünlük duygusunun somutlanması ise cihan hakimiyeti hakkıdır ve ilk tanım gereği bu da sonsuzcasına geçerlidir. O halde bu tiriniti akidesinin iman edilebilirliği ilk rayhımız olan "Büyük" Selçuklu'dan Osmanlı'ya kesintisiz bir geçiş olmasına bağlı. Ki o geçişi sağlayan ara bağlantı borusuna da " Anadolu'nun Fethi" diyoruz. Üçlemede Selçuk'tan Osmanlı'ya kudret ve cihan hakimiyeti mefkuresinin ideolocisel nakline ilişkin ruhülkudüstür fetih ve anadolu şu an üzerinde bulunduğumuz coğrafya olarak bu tanrıdevletin ete kemiğe bürünmesidir.

Öte yandan yolcularımızın anadoluya girişi 11.yy'da başlamış ve 13.yy'da bitmiş bir iş değildir. Girişlerin diğer yüzyıllarda da devam etmesi değil kastım. Bizatihi 20.yy'ın, hatta sinirli başbakanın hedef 2071 diye müjdelemesi, gençlik bakanının adı alparslan olan yiğitleri temsili malazgirt için evden toplamasının gösterdiği üzere 21.yy'ın, bugünün meselesidir fetih. Yani anadolunun fethi imparatorluk ideasının soyut taşıyıcısı olmasının yanında bu düdük cumhuriyetin türkislam sentezine sığınmış raison d'etresinin somut temellerindendir aynı zamanda. Yoksa yüzlerce yıl önce olmuş-ölmüş bir devletin adı hiçbir yeni delile dayanmaksızın tammamen ideolojik angajmanlarla aynı yüzyıl içinde niye durmaksızın değiştirilsin. Rum Selçukluları denilirken en evvelinde, önce Rum adı traşlanıp Anadolu Selçukluları olmuştur cumhuriyetçi yobazların elinde ve bu dahi yetmeyince devamında bir anakronizm şaheseri olarak Türkiye Selçukluları yapılmıştır bizim dünyaya bedel bilim mahfillerimizde. Zaten Türkiye'de sosyal bilimler bazı ırz düşmanları anamıza bacımıza hallenmesin de bunlara hallensin diye var.

Anadolu'nun Fethi ve dahi türkleşmesi, bugünün  meselesi yani memleket meselesi. Memleket meselesi diyince insanın aklına 28 şubatın meslek lisesi hamlesi, Koç'un meslek lisesi reklamları ve şimdi akparti hükümetimizin tam o yerde durması geliyor da akla gelenin konuyla ilgisi yok. Bu durumda yolculuğumuzun en uzun etabı olan anadolunun türkleşmesi meselesini(anadoluya varmak takriben 50 yıl sürdüğü halde vardığımız yerdeki yolculuğumuz nerdeyse 950 yıldır sürüyor zira) bugün hala inatla devam eden AVM inşa faaliyetinden ayrı ele alabilmek için önce onun ilk bacağı olan Anadolu'nun Fethi meselesini açmak gerekiyor. Çünkü Türkislamcı tam buraya abanıyor ilk. Efsanesini fetihten güç alarak rasyonalize ediyor.

Malazgirt, savaş sonrası da dahil olmak üzere, Ruma İmparatorluğu için salt Selçuklular ile bir dış savaş değil on yıllardır süren bir iç savaştır da. Feodal Lordlar/Asker partisi dış savaşı kaybedince içerdeki savaşı da kaybetmiş olur o anlık. Aslında aristokratıyla bürokratıyla tüm rumadır savaşı kaybeden ama gözleri istanbul'daki tacı ve tacın simgelediği iktidarı elde etmekten başka bir şey görmeyen ruma yönetici sınıfı bunun farkında olana dek istilacılar Üsküdar'ı geçmiş olur. Peki bu Üsküdar'ı kim geçti?

Türkislamcı önce Anadolu'yu bugünkü manada anlamlandırarak onu bizim rahatca somutlayabileceğimiz bir coğrafya haline getirdi. Sonra "fetih" sözcüğünü bu manaya monte ederek varolduğunu savladığı ilahi amacı içine yerleştirebileceği bir kavram da elde etmiş oldu. Ama daha işi bitmedi. Şimdi ise sırada bir fatih bulmak var. Tüm bu ideolojik arka planlar iyi güzel de biz marabalara bunu böyle sunamaz. Biz sıradan marabaların anlayacağı şekile sokması lazım. Ki çocuğuna Hayber Kalesi okutan Züğürt Ağa misali maşallahlarla hazmedelim ve gururlanalım. O'nu aslında hepimiz tanıyoruz: Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah. Gerçekten de türkislam panteonunda putu hemen Alparslan'dan sonra ikinci ruhani mevkiide bulunan Süleymanşahsız türkislam ideolojisi olmaz. Anadolu'nun Fethi onun akrabasal bağlantılarından, şahsına yüklenen anlamlardan, onun davranışlarına biçilmiş ilahi nedenler üzerinden kurgulanmıştır.

Hemen yeri gelmişken Türkislamcıların akıncılardan fatih yaratma çabalarına dip not düşmek gerekiyor. Zira türkislam tarihcisi herhangi bir yerleşim kaygusu taşımadan yapılan akınlarda yöre/şehirlerin teslim olup haraç ödemesini veya teslim olmayıp zorla ele geçirilerek yağmalanmasını ısrarla "fetih" diye zikrederek sanki süreklicesine ele geçirilmiş/türkleşmiş gibi yansıtmaya uğraşır. Böylece akıncımız iki gün sonra para, mal ve/ya kölelerle yöre/şehirden ayrıldığı halde türkün silinmez mührü ile mühürlenmiş yöre/şehir ebediyyen türkleşmiş olur allah indinde. Tarih kitabında daha önceden türklerce fethedildiğini müjdelediği şehrin bir kere daha fethedildiğini yazmak zorunda kalan türkislamcı sinsi ayak oyunlarıyla okuyucuyu uyutmaya çalışır. Neymiş demek ki "arada" bir yerde türk egemenliğinden çıkmışmış, yersen.

Madem ki Anadolu'nun Fethi Kutalmışoğlu Süleymanşah üzerinden kurgulanıyor o halde Kutalmışoğulları'nın öyküsü üzerinden devam etmek lazım. Bunun için de epey geriye taa Selçukilerin devlet sahibi olmadığı zamanlara gitmek lazım.

Baba Selçuk'tan sonra klanın reisi olan Arslan Yabgu 1020lerde Gazneli Mahmud tarafından başıma bela açar diye kafeslendiğinde çocukları yaşları küçük olduğu için klan reisliğinin Mikailoğullarına geçmesine engel olamaz. Engel olamazlar ama hem yabgu ailesi hem de onlara bağlı kabileler legal olarak sülale reisliğinin yabgulularda olduğu fikrinden asla vazgeçmez. Mesela bir kısım Oğuz boyları Tuğrul-Çağrı egemenliğini reddedip batıya doğru kaçarlar ki 1045 civarında onlara yetişen Tuğrul Beg katına itaata çağırdığında bunlar ona biz senden kaçtık eğer peşimizden gelirsen cehenneme bile gideriz ama emrine girmeyiz diye atarlanacak kadar nefret ederler ondan. Yabgu'nun oğlu Kutalmış ise potansiyel bir taht iddiacısı olarak sırasını bekler hep.

Kutalmış Oğuz/Türkmen mikro-kozmosunda çok çok önemli bir figür. Ruma kaynaklarında sadece ve sadece onun oğulları babalarının sanı ile anılır mesela. Yani Xoğlu Danişmend, Çağrıoğlu Alparslan demez Ruma ama Kutalmış Sülüman der ki bizimkilerden öyle duydukları içindir. Yine Kutalmış, Selçuk soyu içerisinde de farklı biridir. Nücum(yıldız) ilmindeki alimliği ile ünlüdür ve bu bilgiyi ileten kaynak bunun sıradışılığını vurgulamak için "türk olmasına rağmen" kaydını düşer. Bizimkilerin o durmadan pohpohlanan ilmi ve kültürel seviyesini nasıl anlarsan anla buradan ^.^

Kutalmış 1061'de Tuğrul Beg'e karşı "türkmen" desteği ile başlattığı isyanı ardılı Alparslan'a karşı da devam ettirir ve 1064'de taraflar arasındaki savaş sonrasında ölür. Savaşta yanında yer alan oğulları - Kutalmışoğlu değil Kutalmışoğulları!- Alparslan tarafından öldürülmek istenmelerine rağmen kurnaz Nizamülmülk'ün belki ilerde lazım olur mülahazasıyla koruması sayesinde hayatta kalır ve tarih sahnesinden kaybolurlar. Bir anda tümden kayboluşlarına bakılırsa türkislamcıların savladığı üzere anadoluyu fethetmek üzere gönderilmedikleri, koruyucu gözaltına maruz bırakıldıkları bellidir.

Kutalmışoğulları(dört veya beş kardeş oldukları rivayet edilir) bir daha tarih sahnesine ancak yaklaşık on yıl sonra 1073-1074 civarında Kuzey Suriye'de Antakya-Halep arasında çıkarlar. Belli ki Alparslan'ın ölümü sonrasında serbest kalmış/bırakılmış ve geçmişte babalarının bağlısı olan kimi oğuz/türkmen gruplarını çevrelerine toplamışlardır. O zamanki anarşinin en güzel tasviri bu grupların serbest salınım hareketlerinde görülebilir. Kutalmış'ın yenilgisinden sonra türkmenler bu sefer Alparslan'ın kardeşi Kavurd'un isyanına destek verir. Kavurd'un yenilgisinin ardından kendilerine yabgıyye veya navekiyye denen bu türkmen grupları Alparslan'ın eniştesi Erbasgan komutasında Alparslan'dan kaçarak ruma topraklarına girerler. Rumalılar istilaya geldikleri zannıyla bunları durdurmaya çalıştığında ruma ordusu yenilir ve komutanı esir düşer. Oysa Erbasgan onlardan sığınma hakkı ister, yıl 1070. Daha Malazgirt filan yoktur meydanda. Alparslan peşlerinden Afşin komutasında bir ordu gönderip Erbasgan'ı geri ister ama Roman Diogenes reddeder. Afşin madem öyle işte böyle diyerek anadoluyu yağmalayarak geri döner.

Bu merkezi Selçuklu iktidarının türkmenleri hiç de öyle karındaş ayağı ile görmediğinin tam tersine bir tedhit olarak gördüğünün bir başka açık delili. İşte o türkmenlerden çoğu Erbasgan gibi Ruma hizmetine girmek istemez ve güneye Suriye'ye, Filistin'e doğru inerler. O sırada Ortadoğu ağzına kadar onlar gibi otonom türk savaşçı grupları ile doludur. Türkislamcı burada da bunları Selçuk İmparatorluğu emrindeymiş gibi göstermek için devreye girer. Hani türkler üstün bir millet olarak her daim bir başbuğun emrindedir ya cümleten, o hesap. Neyse kimi yerleşik hükümdarların emrinde paralı askerlik yaparken kimi ise bir lider emrinde kendi adına beylik tesis etme peşindedir. Bu türkmenler Filistin civarını ele geçirdikten sonra kendi aralarında çıkan iç mücadele esnasında rakipleri olan Atsız'ı ekarte edebilmek ve mücadelede Selçuk Klanı meşruiyeti ile -türkmenlerin merkezi selçuk iktidarına her türlü isyanlarını bir başka selçuk soylusu önderliğinde gerçekleştirdiğini unutmamak lazım- avantaj sağlamak için bu sırada Halep civarında faaliyet gösteren Kutalmışoğullarına gelin begimiz olun diye çağrıda bulunurlar.

Filistin'e giden Kutalmışoğlu ile emmoğlu yaptıkları savaşta yenilir ve Selçuklu merkezi ile arasını sıcak tutmak isteyen Atsız tarafından Kutalmış kolunun ezeli düşmanı, adı güzel üniversitesi tüzel Melikşah'a ikram edilirler. Kardeşlerinin başına gelenden sonra Kutalmışoğullarından Süleyman ve ağabeyi Mansur için artık Suriye'de bir gelecek kalmamıştır. Melikşah'ın müdahele edemeyeceği kadar uzak ve kendilerinin egemenlik kurabileceği kadar zayıf bir yere gitmeleri gerekmektedir. Atlarını kuzeye, rum topraklarına çevirirler. Babalarının meşruiyetine dayalı iktidarlarına tabi gruplarla birlikte Konya bölgesine varırlar. Burada Kutalmışoğulları'nı o sırada anadolunun dört bir yanını yağmalayan diğerlerinden farklı kılan husus onların daha baştan kalıcı olmayı planlayarak, buna mecbur olarak giriş yapmalarıdır. Bu sırada Melikşah kendisine bağlı Artuk Bey'i başka vazifeler için akınlarda bulunduğu anadoludan geri çağırdığından Selçuklu iktidarından yakın bir tehlike kalmamıştır. Böylece Kutalmışoğulları 1075 civarında Konya bölgesini ele geçirdikten sonra anayol boyunca kuzeye doğru ilerlerler.

Kutalmışoğulları Güneyde Suriye'den başladıkları serüvenlerinde Konya'yı ele geçirdikten sonra Kütahya-Eskişehir dolaylarına ilerlemişken 1077 yılında Anatolikon Teması komutanı Nikiforos Botaniates, İmparator Mikhael VII'e karşı isyan bayrağını açar. Aynı sıralarda balkanlarda da ordu komutanı Bryennios isyan eder. Mikhael batıdaki taht iddiacısına karşı kendi kuvvetleri ile savunmaya geçerken anadoludaki isyancıya karşı Kutalmışoğulları ile anlaşır. İmparator adına isyan bastırmak karşılığında para ve toprak vaadedilir. Tam burada devreye 1070'de Rumaya iltica eden Erbasgan girer(Erbasgan'ın İran'da bıraktığı karısı 1084'de türkmenlerle birlikte anadoluya kaçmaya çalışırken yakalanır ve Melikşah onu, yani halasını öldürtür). Botaniates'in müttefiği olan eski Selçuklu prensi yeni Ruma aristokratı, akrabası olan Kutalmışoğulları'nı kendi yanlarına çeker. Türklerin korkusundan sapa yollardan İznik'e varmaya çabalayan Botaniates bu sayede tören yürüyüşü ile ilerlemeye başlar.

Nihayet Nisan 1078'de Kutalmışoğulları'nın desteği sayesinde Botaniates Ruma İmparatoru olur. Ruma tarihinde bir imparator Türk desteği ile ilk kez taca kavuşmaktadır ve bu son olmayacaktır. Botaniates pinti Mikhael'in doldurduğu hazineyi dağıtmaya başlar. Kutalmışoğulları da bundan nasiplenir. Bolca ganimet(bir türkmen için bir bege kapulanmanın ilk gerek şartı) yanında artık Üsküdar kıyılarına dek tüm İznik-İzmit yöresi onların elindedir ve tüm bunları savaşarak değil imparatorun müttefiği sıfatıyla "barışçıl" olarak elde etmişlerdir. İlk iş Üsküdar sahiline prefabrik gümrük koyup gelen geçen gemiden gümrük vergisi almaya başlamalarını çok sonraları türklerin adil vergi politikaları bik bik diyecek olanlara puştluk olsun diye yaptıklarını düşünüyorum.

Tam bu sıralarda far far away bir galakside Selçuklu Sultanı Melikşah, Nizamülmülk yardımı ile nihayet gücünü konsolide ettikten sonra kendi iktidarından bağımsız hareket eden türklerin iki noktada iktidarına sorun yaratabileceğini öngörür. İlki Suriye'dir, ikincisi Anadolu. İlk tehlikeyi önlemek için kardeşi Tutuş'u yanına Artuk'u veli olarak atayarak Suriye'ye gönderirken tarihsel düşmanları olan Kutalmışoğulları'na karşı da Porsuk'u gönderir. Porsuk 1078'de Süleyman ve Mansur ile giriştiği savaşta Mansur'u öldürse de Süleyman'ı ele geçiremeyerek geri döner. Kutalmışoğulları artık Kutalmışoğlu'dur ve ilk Selçuklu müdahelesi atlatılmıştır.

1080 yılı Ruma'da Games of Thrones New Season zamanıdır. Önce anadoluda Nikiforos Melissenos isyan edip kendini imparator ilan eder. Kutalmışoğlu Süleyman her zaman kazanan casino kasası hesabı desteğini sunmakta gecikmez. Melissenos harmaniyi kuşanarak egeden yola çıkıp 200-300 askerlik operet ordusu ile başkente doğru ilerlerken yanında binlerce türkmen savaşçı vardır. Kendini imparator olarak tanıyan her kenti önce teslim alıp sonra müttefiği sıfatıyla onlara teslim eder. Rumalıların biraz abartarak dediğine göre böylece Galatya'da, Frigya'da ve Küçük Asia'da hala düşmemiş son kentler de bu sayede türklere geçmiş olur.

Türk tarihçilerinin "fetih" yazınında bile bile pas geçtiği bir diğer nokta bu kentler mevzusudur. Anadoluya yayılan Oğuzlar -geçici yağma akınları için gelen Selçuklu emirleri dışındakiler- düzenli bir ordu mantığındaki savaşçılar değillerdi. Yani herhangi bir kuşatma ekipmanları bulunmuyordu. O yüzden kırsal yörelerde ne kadar egemen olurlarsa olsunlar sur ile çevrili kentlere nüfuz edemiyorlardı. Kentleri ele geçirmek için iki çareleri vardı. Ya sonraları Osman-Orhan zamanında Bursa-İznik operasyonlarında olduğu gibi kenti zun yıllar kuşatıp açlıktan teslim olmaya mecbur kılmak ya da kentlerin gönüllüce teslim olması. İlk istila döneminde Fırat'ın bu tarafındaki Ruma Anadolusunda herhangi bir büyük kuşatmaya dair hiçbir kaynaktan bilgi akmaz. Yani şehirler kırsaldan türkmenlerce izole olduktan sonra anlaşma yoluyla ele geçmiştir. Ama bu tarihcimizin kurguladığı fetih havasına yakışmayacağı ve "anlaşma" sonraki türkleşme kurgusuna zarar vereceği için inatla saldırıyla fethedilmiş havası yaymaya uğraşırlar.

Anadolu'da Melissenos türk desteği ile ayaklanırken Trakya'da da Şubat 1081'de Başkomutan Aleksios Komnenos ayaklanır. Eniştesi Melissenos'u görüşmelerle oyalayan Aleksios Nisan 1081'de İstanbul'a girerek Botaniates'in yerine legal imparator olur. Aleksios hem Diogenes'in devrilmesinden bu yana merkezle kavgalı toprak sahibi asker kökenli feodalite partisinin liderlerindendir, hem de eşinin ailesi Dukaslar yoluyla Diogenes'i deviren merkezi bürokrasi partisi ile ittifak halindedir. Adeta yıllardır özlenen bizans merkez sağı. Böylece ölüm yatağında dahi çevirmeye devam ettiği entrikalar nedeniyle eşinin "ey kocam yaşarken entrikacıların en büyüğüydün, görüyorum ki ölürken dahi entrikada üzerine çıkabilen kimse yok" diye ululadığı 25 yaşındaki Aleksios, Ruma'nın Malazgirt sonrası on yıllık anarchos dönemini sona erdirir.

Aleksios'un imparator olması Melissenos'un müttefiği sıfatıyla şehirlere yerleşmiş Süleymangillerin bizim adam kazanmadı o halde bu şehirleri geri verecek imparator da yok cnms demesini sağlar. Zaten imparatorluğun doğu topraklarını Oğuzlar paspas yapmışken batıdan da Norman tehlikesi yaklaşmaktadır. Güney İtalya hakimi Norman Dükü Robert Guiscard Adriyatik'i geçip Ruma topraklarına girmek üzeredir ve Aleksios bir pragmatist olarak elde olmayan yerine elde olanı muhafazayı seçer. Anadolu'da hâlâ merkeze bağlı kalan bölgelerin komutanlarına bir emir yollayarak bölgelerini koruyacak kadar kuvveti ayırıp kalanlarla başkente intikallerini emreder. Gerçekte ikili görevi yerine getirecek güçleri olmadığı için bu pratikte hala elde kalan o bölgelerden de ruma ordusunun çıkması demektir.

Aleksios peşisıra Süleyman ile anlaşır. Drakon Çayı'ndan yani Yalova Diliskelesi'nden hudut kesilir. Böylece Ruma'nın doğu sınırı artık Kocaeli yarımadasıdır... Son cümle türkislam tarihcilerinin dönemi anlatırken kullanmayı en sevdiği cümledir. Çünkü böylelikle tüm anadolunun bizatihi ruma imparatorunca Süleymanşah'a -evet o arada Süleyman kendini sultan ilan etmiştir- verildiğini kanırta kanırta yazarak hem anadolunun fethi onun tarafından tamamlanmış havası vermeye, hem de sanki tüm anadolunun sahipliği Süleymanşah'a -üstelik bizatihi yasal olarak sahibi olan imparatorca- verilmiş gibi yapmaya bayılırlar. Oysa bu kurnazlar bir hususu özellikle atlarlar tam burada. Süleyman anadoludaki tüm türklerin hükümdarı, umum müdürü veya ceosu değildir. O, o sırada bu topraklardaki pek çok emirden bir tanesidir sadece. Üstelik anlaşma türklerin geneli adına değil yalnızca onun egemen olduğu bölgenin batı sınırlarına dair yapılmıştır.

Tam bu noktada durup Malazgirt'ten 10 yıl sonraki duruma harita üzerinde Anadolu'dan Görünüm yapmak lazım:


Anadoludaki anarşiye dair muhteşem bir tablo. Ama tabloyu değerlendirmeden önce bir iki hatırlatma yapmak lazım. Pasaport kontrolleri, elde silah sınırda bekleyen askerler ve milim milim işaretlenmiş sınır hattı. Sınır denildiğinde aklına bu gelen bizlerin bin yıl önceki sınır anlayışını tahayyül etmemiz biraz zor. Pasaport denen nesnenin kullanımı daha yüzyılı bile bulmadı. Öncelikle buradaki sınırlar Nasrettin Hoca türbesi. Kesin kesin çizilmiş bir sınır hattı filan yok. Geçtim sınırı çoğu şehirde ya küçük küçük türk garnizonları var ya da hiç türk garnizonu yok yerel halkın elinde şehirler ama o beye vergi veriyorlar, tebaa olmuşlar. Harita yaklaşık/anlık bir görüntü sunuyor. Çünkü alan henüz stabil değil. Mesela Süleymanşah daha yeni Tarsus'a inmiş durumda, Çaka bir an sonra adaları istila edecek etsetera.

Doğudan batıya doğru ilerlersek Merkezi Selçuklu iktidarına tabi beylikler var ilk elde: Saltuklular ve Mengücekler. Sonra sonra hiç kimsenin kökenlerini gerçekte bilmediği Danişmendliler geliyor (çağdaşı ermenilerlerumalılarermenidönmesidiyortürkislamcılaralparslanınaileöğretmeniydidiyedireniyor.mpeg). Ermeniler Oğuz istilası öncesi Kapadokya ve Kilikya'ya tehcir edilmişken bu istila ile birlikte Ermenistan'dan kaçanların da eklenmesi ile birlikte Fırat Havzası ile Kilikya'ya doğru yığılma halinde. Hem Fırat havzası Ermeni derebeylikleri hem de Amed'e egemen olan Kürt Mervaniler bir kaç yıla kalmadan Selçuklularca tasfiye edilecek(yeap kardiş o sarı öküze sahip çıkmalıydınız). Kayseri yöresinde Süleymanşah'a bağlı Hasan Bey var (haçlıların kayseri'yi işgalini engellemek için eteklerinde yaptığı savaşlar nedeniyle hasandağ'a adını veren amca). Sonra Kutalmışoğlu Süleymanşah'ımız geliyor. Hani türkislamcıların Anadolu Fatihi ilan ettiği meşhur atamız. İşte onun anadoluda fethettiği yer hepi topu bu kadar. 1/36 kat irtifakına sahip olduğun bir apartmanın ne kadar sahibiysen o da o kadar anadolu fatihi ama o zaman bunca ideoloji nasıl kurulacak emmoğlu. Daha batıya doğru türkmen göçebeler yayılmaya başlamış halde. Daha yeni yeni gelmeye başlamışlar. 1080'e dek ortada yoklar. Sahillerde ise Sinop, burada imparatorun vergilerinin toplandığını duyan, Karatekin'in elinde. Bir kaç sene sonra Aleksios bir hile ile elinden alacak. İzmir'de Çaka Bey var. Efes'te ise Tanrıvermiş. Geri kalan bölgelerde ise hala Rumalılar var. Özellikle sahillerde. Kimi tam Ruma egemenliğinde kimi ise ismen imparatora bağlıyız dese de bir çeşit bağımsız kontluk dükalık takılıyor. Mesela Trabzon yöresi. 1075'te şehir türklerden geri alınmış, kendi halinde takılıyor.

Kutalmışoğlu Süleymanşah Ruma İmparatorluğu ile anlaştıktan sonra rahatça doğuya yani esas hedefine dönebilirdi artık. Tarsus-Adana yörelerini ele geçirdi. Ama esas beklediği haber 1084'de Antakya'dan yıldırım telgrafla geldi: Şehri istiyorsan stop...Acele gel stop... Süleymanşah gece ilerleyip gündüz saklanarak gizlice 10 yıl önce abisi ile yola çıktığı yerlere geri döndü. Antakya'yı ele geçirdikten sonra artık hedefinde Halep ve onun da sonrasında Selçuklu tahtı vardı. Zira nasıl Ruma'nın games of thronesu varsa Selçukluların da aile içi bir games of thronesu vardı ve bir Arslan Yabgu soylusu için Selçuk tahtının gerçek sahibi olduğu kimliğinin ayrılmaz parçasıydı. Melikşah'ın kardeşi Tutuş ve Artuk Bey komutasındaki Selçuklu ordusu Süleymanşah üzerine yürüdü. Bu seferi esnasında onunla ittifak yapan yerel türk savaş lordları Melikşah korkusu ile onu sattı. Sonuç: Anadolu Fatihimiz "Ebulfeth" Süleymanşah, Anadolu olmayan topraklarda Anadolu için değil İran Selçuklu tahtı için savaşırken öldü. Tıpkı daha sonra oğlu Kılıçarslan'ın da aynı amaçla çıktığı bir seferde öleceği gibi. Çocukları Kılıçarslan ve Kulanarslan esir olarak Melikşah'a gönderildi.

Süleyman ölür ölmez Melikşah -hani türkislamcıların ona anadoluyu fethetmeyi emrettiğini söyledikleri sultan- 1086'da İznik üzerine bir kez daha Porsuk'u gönderdi. Hedef Süleyman'dan kalanların ele geçirilmesi, bu potansiyel tehditin yok edilmesiydi. Hatta bu uğurda Ruma'ya elçilerle bir anlaşma bile önerdi: bana yardım et Süleyman'a ait tüm topraklar senin olsun. Aleksios, Melikşah'a güvenmediği için Porsuk'a yardım etmek yerine İznik'te Süleymanşah yerine "sultan"lığını ilan eden Ebulkasım'a destek verdi ve Porsuk bir kere daha hedefine ulaşamadan geri döndü. Melikşah en uçta kendisine bağlı olmayan bir Selçuk oluşumuna müdahale kararlığından vazgeçmedi. Anadoluya "hiçbir" fetih seferi yapmayan Melikşah, 1092'de üçüncü kez bu sefer Bozan'ı yine aynı amaçla İznik'e gönderdi. Aleksios'a yine aynı şeyi önerdi: benim Süleymanşah'tan arta kalanları yok etmeme yardımcı ol, o toprakları sana geri vereyim, hatta üstüne kızını oğluma alayım artı 100 liraya 7 kg bal ve bir kol saati. Ebulkasım Melikşah'ın ordugahına sultanlığımı tanı bu altınlar senin olsun yolculuğundayken onun emriyle öldürüldü. Türkislamcılarımızın "Türkiye" Selçuklularını Bozan komutasındaki Selçuklu ordusunca yıkılmaktan Melikşah'ın aynı yıl ölümü kurtardı.

Melikşah'ın ölümüyle birlikte Selçuklu İmparatorluğunda tamamen gerçek ve dizi olana tur bindirecek kadar heyecanlı/kanlı/acımasız bir games of thrones başladı. Tam on üç yıl/sezon süren bu dizinin giriş bölümünde Bozan iç savaşa katılmak üzere anadoludan çekip giderken Melikşah elinde hapis olan Kutalmışoğlusüleymanşahoğlu Kılıçarslan ve kardeşi Kulanarslan serbest kaldılar. Ve tıpkı babaları gibi yol boyu kendilerine katılan türkmenleri toparlayarak sevgi gösterileriyle İznik'e vardılar. Kılıçarslan, Ebulkasım'ın yokluğunda kardeşi Ebulgazi'den tacını rahatca devraldı.

Selçuklular; şehzadeler, hatunlar, emirler, komutanlar ve ordular keemlenyekun içine yuvarlandıkları iç savaş denizinde çırpınmaktayken artık anadolu umurlarında bile olamazdı. Kılıçarslan'ın Beyliği Anadoludaki pek çok beylikten biriydi gerçi ama göçebe türkmenler yavaş yavaş ege vadileri boyunca sızmaktaydı ve sahiller bir kenara bırakılırsa "Anadolu'nun Fethi"nin bitmesi yakın gibi görünüyordu...Ki İstanbul'daki büyük saraya Belgrad'dan soluk soluğa bir haberci geldi: İmparatorum imparatorum binlerce haçlı, onbinlerce haçlı size doğru geliyor.

Tüm bu kılıçlı oklu fetih metih işleri iyi güzel de Bin Yıllık Yolculuk açısından bakıldığında esas mesele daha meydanda yok. Bunlar esas meselenin prelüdü sadece. Türkleşme diyip duruyoruz da arkadaş nasıl ve neden? Malum şimdi dahi bizim için İt's all about identity.









Jenerik bitene dek salondan çıkmayanlar için deleted scenes: 1071-1081 arasına diğer taraftan bakmak

En başta dediğim üzere 1071-1100 özellikle de 1081'e kadar olan kısım oldukça flu. Doğru düzgün kaynak yok. Aslında var da bizim tam olarak iz sürmemizi sağlayacak detay ve belirleyicilikde değil. Öyle olunca sadece yaklaşık bir kronoloji oluşturabiliyoruz bu mementoyu aydınlatabilmek için. Akınlar zaten Malazgirt öncesi 20-25 yıllık sürede bugün hava durumunda bizim doğu anadolu, rojtivicilerin kürdistan dediği ermenistan ve güneydoğu anadolu dediğimiz el cezire yörelerine yapılagelmekteydi. O yüzdendir ki Ruma kaynaklarında tam olarak nereden nasıl girildiğine veya kimlerin girdiğine dair genel ifadeler haricinde çok detay yok. Yine ruma tarihcisi istanbul merkezli baktığı için anadolunun kalanıyla da ilgilenmemiş. Her yerde ay si vahşi iskitler genellemesinin ötesine geçmemiş.

Ruma'nın bir anda böylesine çöküşü daha çok anadolunun türkleşmesi ile alakalı sosyal bir problem olduğu için burada sadece kısa ve kaba bir kronoloji vermeye çalışacağım. 

Roman Diogenes 1071 Ağustos'unda esir düştükten sonra Alparslan tarafından kısa sürede serbest bırakılmasına rağmen korktuğu başına geldi ve tahttan indirildi. Bunu kabul etmeyince 1072 Ağustos'unda kendisinin ölümüyle sona eren bir iç savaş başlamış oldu. Malazgirt'in hemen sonrasındaki bu süreçte bir türk ilerleyişi görülmüyor. Saray partisi bu savaşı kazanmasına rağmen sahadaki Diogenesgil asker partisi yanlılarıyla arasındaki mücadele sona ermedi. Aleksios Komnenos'un 1081 yılında iktidarı ele geçirerek bu iç mücadeleyi sonlandırmasına dek ortaya çıkan taht iddiacılarının hepsi Diogenes'in de mensup olduğu sınıftandı.

Malazgirt sonrası Rumalıların ilk durdurma çabası akınlar 1073 yılında Kapadokya-Kayseri dolaylarına vardığında gerçekleşmiş görünüyor. Sonradan imparator olacak olan Aleksios ve abisi İsakios bu türkleri durdurmak için ilerler. Ordudaki frankların(paralı asker) komutanı Norman yiğidosu Russel onlarla kavga ederek orduyu terkedip Sivas yöresine giderken(Sivas'ın hala rumalılarda olduğuna dair son kayıt) kardeşler Develi yakınlarında yenilir ve abi esir düşer. Aleksios abisi için İstanbul'dan topladığı fidyeyle Ankara'ya vardığında şehri sur kapılarını kapatmış yakınlardaki türklerden ürkerek bekler bulur. Fidye parasını çevreden tedarik eden abi de oradadır. Tam bir duygusal reunion. Kardeşler İstanbul'a dönerken bu sefer İzmit yöresinde türk akıncıları ile karşılaşırlar. Bu 1073 gibi erken bir tarihte bile türk penetrasyonunun ne kadar ileriye vardığını ve ne kadar kolayca ilerlediklerini gösterir. Dikkat bu fetih veya anadoluyu ele geçirme değil mevsimlik işçi misali ekmeğinin peşinde yağmacılıktır.

Russel'in Sivas yöresine gidişi tıpkı İtalya'daki soydaşları gibi adına bir beylik kurmak içindir ki doğudan Artuk sökün eder. Artuk Selçuklu yüksek komutasındaki -şimdilik- bildiğimiz tek oğuz kökenli(kayı) beydir. Russel böylece onun önü sıra batıya doğru kaçar. Bu arada sürekli böyle ordular filan denilir ama akla çok büyük sayıda asker gelmemeli. Misal Russel'in 2-3 bin kişilik bir ordusu varken Artuk'un gücü 6-7 bin filandır anca. Bu şunun için önemli: Anadolunun kaderine yüzbinlerce kişilik ordular değil üçer beşer binlik gruplar karar vermiştir. Yani yüz bin asker ya allah diye yola çıkıp fethede fethede ilerlememiştir.

1074 yılında imparator VII. Mikhael Ankara civarında harekatta bulunan Russel'e karşı amcası İoannes'i gönderir. Sakarya Nehri civarında yapılan savaşta İoannes yenilir ve Russel'e esir düşer. Russel bir süre sonra İoannes'i imparator ilan edip İstanbul'a yürümeye başlar. Bunun üzerine imparator Kuzey Anadolu fay hattı boyunca doğudan ilerleyen Artuk ile bu isyanın bastırılması için anlaşır. İlk başta koskoca rumanın ülkenin her yanında at koşturan türkleri boş geçip bir isyancının peşine ordu göndermesi, hem de ülkesini işgal eden türkleri göndermesi, alabildiğine saçma geliyor. Oysa Selçuklu öncülüğünde yayılan türkler Ruma'nın 395'ten bu yana karşılaştığı ilk göçebeler ve onların zaferleri de bu toprakların ilk istilası değildir. Yani ruma bu tip krizlere alışkındır veya alışkın olduğunu sanmaktadır. Geçmişte böyle pek çok göçebe akını olmuş ama en sonunda Ruma kazanmış hatta o göçebeleri de kendi paralı askeri yapmıştır. Öte yandan bu istilacıların imparator olma imkan ve ihtimali yoktur oysa İoannes-Russel ikilisi bunu başarabilir. Artuk Bey Sapanca Gölü yakınlarında Russel-İoannes ordusunu yenip ikisini de esir alır. İmparator amcasını satın alırken Russel eşi tarafından satın alınır ve Amasya-Niksar bölgesine geçer. Artuk ise "hiçbir" yerleşim gayesi göstermeden, "fethettiği" yerlere herhangi bir garnizon bırakmadan merkeze geri döner.

Russel'in isyanı/devlet kurma çabası bu sefer Amasya-Tokat/Armeneikon bölgesinde sürdüğü için Aleksios 1075 yılında henüz 19 yaşındayken başkomutan sıfatıyla ona karşı gönderilir. Amasya dolaylarına varan Aleksios, Russel'in o sırada bölgede bulunan türk emiri ile anlaşmaya çalıştığını duyunca devreye girerek emirle kendisi anlaşır ve Russel'i ele geçirerek İstanbul'a döner. Amasya-Tokat veya diğer şehirler ruma elindedir ama kırsal yöreler ve yollar türk akıncıları ile doludur. Bu yüzden Ereğli istikametine saparak deniz yoluyla döner. Aynı yıl türklerin eline geçen Trabzon geri alınır. Bu dönemin tarihini yazanlar aynı zamanda aristokrat veya yüksek düzey bürokrat oldukları için başkent odaklı yazmaktadır ve anadoludaki türk ilerlemesine dair ancak tesadüfi düşülmüş notlar vardır.

1077 sonbaharında Makedonya'da Bryennios, anadoluda ise "anatolikon" teması yöneticisi Botaniates isyan eder ve kendilerini ayrı ayrı imparator ilan ederek iki yönden İstanbul'a doğru ilerlemeye başlarlar. Yine aynı yıl ilk kez Ege sahillerinde türk akıncıları görüldüğüne dair haberler gelir. İmparator Mikhael batıdaki isyancıya karşı Aleksios'u gönderirken doğudaki isyancıya karşı ise o sırada bölgede bulunan türk liderleri ile anlaşır ki, bunlar sonradan Anadolunun Fatihi olarak tarihimize kazınacak olan Kutalmışoğlu Süleyman ile abisi Mansur'dur. Bu onların Ruma kaynaklarında ilk kez görünmesidir. Kutalmışoğulları önce imparatorla anlaşmışken Botaniates'in yanında yer alan Erbasan ki, 1070'de Alparslan'a isyan ederek Ruma'ya iltica eden bir Selçuk Prensi ve Alparslan'ın eniştesiydi, Kutalmışoğullarına giderek onları kendi saflarına çeker. Böylece Botaniates türklerin desteği ile İstanbul'a doğru ilerlemesine devam ederek nihayet 1078 Nisan'ında Mikail'in tahttan çekilmesiyle Legal İmparator olur. Kutalmışoğulları ücret mukabilinde 2.000 adamlarını yeni imparatorun hala isyan halinde olan Bryennios'u yenmesi için tahsis ederler.

1080 yılında Nikeforos Melissenos Batı Anadolu'da Botaniates'e karşı ayaklanır. Doğaldır ki ilk yaptığı yardım için türklere-sülüman ve abisine- başvurmak olur. İstanbul'a doğru ilerlerken kendisini İmparator olarak tanıyan Batı Anadolu, Frigya ve Galatya kentlerine müttefiği sıfatıyla türk garnizonlarını yerleştirir. Kızkardeşinin kocasının imparator olmasını enişte kavramı çerçevesinde hazmedemeyeceğini farkeden Aleksios da 1081 yılında isyan ederek sur bekçisi alaman paralı askerlerini satın alarak şehre girer ve Botaniates'i devirerek imparator olur.