26 Temmuz 2013 Cuma

Bin Yıllık Yolculuk VI - Tişikkirler Silçikmen

 "Selçuklular Türkmen olup, kardeşiz deyip, ile ve halka faydası dokunmadı. Padişah olunca, Türkmen' in Kınık uruğundanız, dediler ve padişah olduktan sonra Efrasiyab'ın bir oğlu Keyhüsrev'den kaçıp, Türkmen'in Kınık uruğunun içine varıp onda büyüyüp kalmıştır. Onlar biz onun oğulları ve Efrasiyab'ın neslinden oluyoruz deyip, atalarını sayıp, 35 göbekte Efrasiyab'a eriştirdiler"
                                                                                                                             
500 yıl. 500 koca yıl. Artık kendilerine Türkmen diyen Oğuzlar ile Selçuk Ailesi arasında ikincilerin yıkılışı ile biten son kavgadan bu yana 500 yıl geçmiştir ama hâlâ sanki dünmüşcesine kin duymaktadır bu sözleri Ebulgazi Bahadır Han'a söyleyen türkmen kocaları. Aslına bakılırsa 20.yy'da cumhuriyet sonrası dönemde Selçuki Tarihi'ne dair binlerle kitap, tez, makale vb.. yazıldı belki ama hiçbiri 17.yy ortalarında bir grup moruk türkmence söylenmiş şu paragrafi boydaki ifadenin izah ediciliğine ve özet geç piçliğine erişemez.

Âl-i Selçuk, Bin Yıllık Yolculuk'un en tuhaf bileşeni. Erste Reichımız, Ruma İmparatoru Aleksios'a Süleyman'ı bana teslim edersen anadoluyu sana iade ederim diyen Melikşah adına üniversitemiz bizim. Bu yolculuğun müsebbibi, ateşleyicisi. Öte yandan yolculukun yolcularını her daim başa bela gören, zerre miskal kendilerini bizden saymayan da o. Zaten türklüğün uygarlaşma motifi dediğin de parasız yatılı öğrencisi köylü çocuğundan en en bi ebedi şefe dek her daim içinden çıkılan milli kabukla diyalektik beğenmeme ilişkisi biraz da. 


Selçuki Tarihi malum, türkilerin paralı asker olarak değil de ayrı bir kavim olarak islam coğrafyasına giriş tarihi ve yine malum ki ne zaman bir konuya odaklansak ona odaklanmaktan mütevellit, onun daha büyük bir bütünün parçası olduğunu atlarız, atlamak zorunda kalırız. Bu Bubka atlayışına bir de türk sağcılığının menhus hastalığı ekle: olan bitenin sadece bize özgülüğü. Selçuklular, Osmanlılar, Türk Modernleşmesi, fakirleri beslemek, kuşlara yem veren vakıflar bla bla bla...Hepsi bize özgüdür, hepsi salt bize aittir. Şey; zamanından, coğrafyasından, ötekinden münezzeh kılınarak bize özgüdür denilir. Böylece bütünün parçası olanın diğer parçalarla etkileşimi, parçalarla bağlantısı koparılır veya silikleştirilir and the oscar goes to... thing pambık gibi tabula rasamızı yoğurmak üzere kendi başına şey'e dönüşür, 


Nedense bir Türk tarafından öldürüldüğünün yazılması tarihcilerimizce tammamen tesadüfen                                hep unutulagelmiş Türk'ün ölümsüz başbuğu Şerif Faysal Alparslan

Selçukluların ve dahi onlara eşlik eden Oğuzların yolculuğu, içine dahil oldukları islam coğrafyasının o anki halinden bağımsız ele alınamaz. Alınırsa elde edilecek tek sonuç dörtnala gelip uzak asya'dan akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim saçmalığı olur. Oysa selçukiler, oğuzlar, türki kavimler kadar önemli hatta daha bi de önemli olan içine girilen coğrafyadır. İçine girilen coğrafya ve onun siyasi/kültürel/ekonomik yapısı. Orada olanlar yahud olmayanlardır bünyeye dahil olan bu yabancı unsuru Hazar'ın kuzeyinden giden kardeşlerinden daha başarılı kılan. Yine aynı coğrafyadır bu unsurun kimliğinde kendi nitelikleriyle belirleyici kılınan. Yolculuk yoldan bağımsız değildir. Yolcu kendini özne sansa da aslında yol özne, o nesnedir 
çoğu kez seyahatte.

Selçukluların durmadan sünni abbasi halifesini favlayarak islam aleminin göbeğine yürüdüğü 11.yy, sünni islamın uzun zamandır devam edegelen çöküş sürecinin de son aşamasıdır. Abbasilerin 9.yy'ın ikinci yarısında türki paralı askerlerin kuklası olmasıyla başlayan merkezi otoritenin hiçleşmesi 10.yy'da tamamlanmış ve buna koşut olarak sünni islam alemine doğru batıdan ikili bir taarruz başlamıştı: Ruma İmparatorluğu "Asker İmparator"lar eşliğinde 10.yy'ın ikinci yarısında anadoluda karşı taarruza geçerken, Ifrikiyye üzerinden de kendilerine Fatımi diyen bir şii hanedan ilerlemeye başlamıştı. İlki bir çeşit sınırlı anadolu reconquistası idi ama ikincisi çok daha büyük bir tehlike idi sünniliğe. 


İdi çünkü Şia şimdi bazı kahharlar meseleyi komik bir sevgi temelinde manipüle etse de birincil hedefi iktidarın ele geçirilmesi olan ve bu hedefe toplumu her yönden dönüştürerek varmayı amaçlayan ideolojik bir meydan okuma idi. Bu meydan okuma sünni hegemonyayı yıkmak üzere basit bir kılıç kalkan eylemi olmadığı içindir ki bugün ne zaman garbilerin ilmi karşısında kendimizi ezik hissetsek içine sığındığımız medreselere sahip olduk. Medrese kurumu Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından şimdi savladığımız üzere ilim'çün değil, Hasan Sabbah gibi üstadlarının elinde zirveye ulaşmış Şia propagandası ile mücadele etmek'çün kurulmuş, kurulmak zorunda kalınmış politik müesseselerdir. 


Şia-Sünni kavgasında sevgi bahsi geçecek son şey. Zira bu kavga etiyle kemiğiyle bir iktidar kavgası: İslam toplumunun politik lideri -ki bu aynı zamanda dini lideri de demekti- kim olacak? Gerçek bir monarşist gibi peygamberle olan sıhriyetten meşruiyet üreten alisoylularla mı, yoksa ötekiler mi? Öteki Adnaniler ile kahtaniler arasındaki arabi itifaka dayanan süfyaniler mi? Diğer iddia sahipleri fitne denilen iç savaş dönemlerinde tasfiye olunca geriye bu iki ideolojik grup kalmıştı...Ki abbasiler emevilerin sadece alisoylulara odaklanmasından faydalanıp arab olmayan müslümanlara dayanarak emevi arap imparatorluğunu yıktı. Bu değişimin tek pratik sonucu süfyanilerin yerini abbasilerin alması oldu. Kavga yine alisoylular ile ötekilerin kabgası olarak kaldı.


Tugrul Beg Nişabur'a girdiğinde sünni islam alemi bir bunalım içindeydi. Onun gücü sembolik ama biricik meşruiyet dağıtıcısı Abbasi Halifesi de denize düşmüş, sarılacak yılan arıyordu. Bir yabancının meşruiyet arayışı ile bir meşruiyet dağıtıcısının güç arayışı buluştu. Şia denizine düşen abbasi halifesi türk yılanına sarıldı. Sarıldı çünkü sarılacağı, sarılmayı planladığı gazneli yılanı onlar tarafından yenilmiş durumdaydı.


Selçukluları islam alemine keemlenyekün giriş yapan türklüğün uçbeyi sayan türkislam tarihcisi kelime ahengi sayesinde meşhur 1040 Dandanakan Savaşı'nı her daim Selçuklunun sıfırdan devlet kuruşunun başlangıcı sayma eğilimindedir. İnce ipliklerle işler bunu zihnimizde. Bikavz sıfırdan devlet kurma atmasyonu ideolojisine temel sütun yaptığı kendine özgülük için zorunludur. Oysa Selçuklu 1040 Dandanakan Zaferi'ni müteakip yeni bir devlet kurmamış, varolanı aynen devralmıştır. Yani siyasi meşruiyetini sünni halifenin vekilliğinden alan, güç olarak asker-köle sınıfına dayanan, hükmettiği halkla ilişkisi onu haraç alınan tebaa görmekle sınırlı gazneli hükümdarlığının bölgede mevcut altyapısını. Bu ise bin yıllık yolculuk'un temel çatışma motifinin geleneksel türk iç savaş motifinin güncellenmiş halinden üretilmesini getirmiştir: oğuz kabileleri vs all the sultan's kölemen.


Daha da ötesinde Selçuklu o hani hep dalga geçtiğimiz 2000 yıllık iran devlet geleneğinin bir parçasıdır. Sasaniler'in islam fatihlerince yıkılmasıyla sona ermiş çizginin 150 yıl sonra Samaniler-Gazneliler üzerinden dirilişinin son halkası. Selçuklu bizim birinci rayhımız olabilir bugüne kafa formatlayan türkislamcıların hayali dünyasında ama kendi gerçekliğinde türkler tarafından kurulmuş ve yönetilmiş bir Pers İmparatorluğu'dur.

Efrasiyab'ın torunu ile koyun çobanı arasında öncelikle ideolojik düzlemde bir kavga çıkacaktı kaçınılmaz olarak. 
Efrasiyab'a Alp Er Tonga olmaklığıyla ata sıfatı vermeyi ve övünmeyi çok sever tarihçilerimiz. Ama onun villain karakter de olsa bir İRAN destanlarının kahramanı bulunduğunu ve o kültür çevresinin bir parçası olarak resmedildiğini ustaca atlarlar hep. Bu kavganın daha en başta çıkması ise Tugrul'un kardeşi Çağrı ve amcası Musa ile paylaştığı topraklarda sultan ünvanına sımsıkı satılması ile yakından ilintilidir. Al-i Selçuk'un meşruiyetini, tengrinin kut vermesi sayesinde elde edilmiş "eşitler arasında birinci"likle sınırlı tutan Oğuzlar, bu meşruiyetin temsilcisi hükümdarın kendini efrasiyab torunu bir irani mutlak monarka dönüştürme eğilimi göstermesi karşısında çareyi, o anlayışı mülk ailenindir ilkesinden ayrılma olarak gören başka bir aile bireyini isyana teşvikte veya isyanının destekcisi olmakta bulmuştur. Oğuz nazarında yabancılardan müteşekkil bir bürokrasiye ve orduya sahip sultan artık ötekidir.

Nerdeyse 1040 yılındaki başlangıçtan emmisi Kavurd'un Melikşah'a karşı ölümü ile nihayetlenen denemesine dek(yıl 1072-1073 tarihe dikkat) senaryo hep aynıdır. Mevcut merkezi hükümdara karşı bir başka aile üyesi ayaklanır ve Oğuzlar/Türkmenler hemmen onun yanında kümelenir. Peki bu göçebeler niye hemen isyan destekcisi olurlar? 1058'de Tugrul Beg'in üvey kardeşi İbrahim Yınal isyan ettiğinde Oğuzlar'ın destek için öne sürdüğü üç koşul yeterince açıklayıcıdır:

1- Irak-ı Arab'a sefer yapmamak (Çünkü oralar hem fazlasıyla sıcaktı hem de Bilad-ı İslam olduğu için sultan yağma yaptırmıyordu, boşuna zahmetti)

2- Tuğrul Beg ile asla barışmamak (Çünkü Tugrul artık etrafında ötekilerden köleleri ve iranlı memurlarıyla düşman olmuştu)
3- Kendilerinin fikrini almadan bir kimseyi vezir yapmamak (Çünkü farsi vezirlerden ve onların yönettiği bürokrasiden nefret ediyorlardı)

Oğuzlar'ın isyancı aile üyesine destek olmasının doğal sonucu baştaki hükümdarın daha da fazla kölelerine dayanır hale gelmesiydi. Ne yapacağı belli olmayan güvenilmez Oğuzlar yerine kendisine sadık köleler. Bu kısır döngünün sonu ise en baştaki sitemdi. Malazgirt Savaşı ile gurur duyan tarihçilerimizin o savaşta Alparslan'a eşlik eden türk komutanların kavmi kökenlerini meskut geçmesi de bundandır biraz. Zira tüm bu isyan-itaat sarmalının sonunda, başlangıcın sadece 30 yıl sonrasında, Kınık Boyundan Oğuz Alparslan'ın yanında boy aristokrasisine dayanan 
tek bir oğuz asıllı komutan bile  neredeyse kalmamıştır. Ona eşlik eden komutanların hemen hepsi sultanlarca para ile satın alınıp yetiştirilmiş diğer kavimlerden köle türklerdi. 

Ekmeksiz ideoloji olmaz. Oğuz ile Selçuklu sultanı arasındaki ayrım ikincinin hakimiyetini dayadığı sınıflardan kaynaklı güçlü bir iktisadi temele de dayanıyordu. Bu da yatuk yerleşik ile göçebenin bitmek bilmez kavgasıydı. Oğuzların Horasan'a akması ile ilgili bir hikaye vardır ki doğru yanlışlığından ziyade yolcularımızın zihni yapılarını fısıldamaya yarar. Denildiğine göre oğuzlardan yaşlı, kör ve topal bir neneyi eline kürek almış İran'a doğru giderken görenler nereye diye sorarlar, kadın, İran Padişahının hazineleri yağmalanıyormuş onu yağmalamaya der. Doğularından Kıpçak baskısına maruz kalıp güneye, İran'a doğru ilerleyen atalarımız için mesele bu kadar basitti. Kendini Efrasiyab torunu olmaklığıyla eski Sasani İmparatorluğu'nun doğal varisi sayan Tuğrulların, Alparslanların, Melikşahların tersine yolcu o imparatorluğu hazinelerle dolu bir yağma alanı olarak görüyordu. 


Yağma denildiği zaman Oğuz'un yağmadan ne anladığı da belirtilmeli. Oğuz için yağma göçebeliğin zorunlu kıldığı bir iktisadi kurumdu. Kendi beylerinin periyodik olarak kendisinde biriken ganimeti yağmalatmak için şölenler düzenlediği, düzenlemezse devrildiği bir kültürde yağma bir çeşit toplumsal adaleti sağlama aracıydı. Ama bunun toplumsal kültürün parçası olması onun vahşice uygulanan bir ritüel olduğu gerçeğini unutturmamalı. İslam yazarları selçuklu sultanlarının medeniliği ile aynı kavimdaşları oğuzların vahşiliğindeki karşıtlığa hep dikkat çekmişlerdir. Çünkü yerleşiklerin hakimi olmayı tercih etmiş bir oğuzun zorunlu medenileşmesi ile yerleşiği kendinde olmayanı veren bir zavallı gören göçebe oğuz arasındaki bakış farklılığını anlayamamışlardır. İlk grup İran'a girer girmez Sasanilerin ardılı olarak bir imparatorluk hayaline düşerken diğerleri anayurtlarında dahi merkezi bir devlete sahip olmadıkları gibi böyle bir şeyi asla amaçlamamışlardır da. 


Göçebe Oğuzlar ile yerleşik halk arasındaki çatışmalar en baştan itibaren süregelir. Dün uslu uslu koyunu otlatan Oğuz bir gecede vahşi bir akıncıya dönüşüp ertesi gün etrafındaki köyleri, kasabaları yağmalamaya başlamaktadır. Yağmaladığı yerler islam memleketleridir. Yani Selçuklu Hükümdarının meşruiyetini dayadığı islamın hukukuna göre korumakla mükellef olduğu topraklar.


Böyle olunca yolcuların ismen hükümdarı olan zorunlu olarak onların velisi haline gelir. Halife, oğuzlarca yağmalanan toprakların beyleri vb... mektup üzerine mektup yazarlar Tuğrul Beg'e. Tugrul yandım allah diye ağlayan kürde akıl verir misal: gardaş bunlar savaşçı insanlar, sızlanıp duracağına ceplerine üç beş altın koyup kuzeyindeki gavura cihada yollasana bunları. Şimdi anadolunun fethi yönünde ilk çabalar diye okuyup kutsadığımız Tugrul'un 1054 Pasinler Savaş'ı, Alparslan'ın 1063 Ani akınları ve daha niceleri. Hepsi türkmeni doyurmak için yağma akınıdır ki türkmen doymamazlıktan islam memleketlerine zulmetmeye başlamasın. 


Selçuklu ile Oğuz arasındaki çatışmada selçuklu hükümdarlarını ve devlet aygıtının gerçek sahibi farsi bürokrasiyi zorlayan -Nizamülmülk'ün inceden gördüğü-  bir sorun vardı: Oğuzlar, Selçuklu İmparatorluğu'nu kuranlardı aynı zamanda. Öyle canın isteyince durdurmak filan pek kolay değildi onları. İslam dünyası dedik ya, o haldeydi ki o dünya, tüm suriye ve filistin'i istila etmeye iki bin oğuz atlısı yetiyordu. Dört bin oğuz atlısı bugünkü türkmenistan'dan kalkıp savaşa savaşa(yağmalaya yağmalaya diye oku) diyarbakır-urfa önlerine dek gidebiliyordu durdurulamaksızın. Savaşlarla durdurulamayanlar iki oğuz beyi bir gece sarhoş halde birbirlerini bıçaklayarak öldürdüğünde dağılıyordu RTE'ye selam çakarak. O halde öyle bir çözüm bulunmalıydı ki; Oğuzlar hem sultan için tehdit olmaktan çıksın, hem islam halklarının başına bela olmasınlar ve hem de kendileri bu çözümden memnun kalıp uymayı gönüllüce kabullensinler. 

Selçuklu iktidar aygıtı istenmeyen kavimdaşlar sorununu nasıl halledeceğini kara kara düşünüp etrafına belerte belerte bakarken çözüm -hem de taa manzikert'e dek- kendi ayağı ile geldi. Türkmenlerle Selçuklular arasındaki ayrımdan bihaber ev sahibi akınlara karşı sımsıkı kapatacağım derken kompile yıktı kapıyı. Selçuklulara kavimdaşlarını türküler eşliğinde uğurlamak kaldı 
sadece...





14 yorum:

Adsız dedi ki...

"(Çünkü farsi vezirlerden ve onların yönettiği bürokrasiden nefret ediyorlardı)"
Bürokrasilerini çok merak ettim, örnek verirsen iyi olur yoksa

ebedi olur dedi ki...

nasıl bir örnek? kurum ve ünvanlar filansa merak ettiğin gugıllarsan bir sürü metin bulabilirsin.

Habseligkeiten dedi ki...

Uzun zamandır Ebedi Olur yazısı okumamıştım, konsantre olmam uzun sürdü, sosyal medyadaki takipçilerine sesleniş tarzında yazmış yine Şef! :)

Hikayenin sonunda olduğu yere sığamayıp Manzikert'ten Anadolu'nun kapısını açan (burada hep literally bir kapı hayal ederim ezelevvel:D) Türkmenlerden gelme ve yıllar sonra bir rivayete göre Manisa'ya öbür rivayete göre Konya'ya yerleşen (arası tabii hep bir boşluk, aile ağacımız yok hiç Avrupalı gibin) ve Alî Osman'ın Balkan iskan politikası ile Balkanlara sürülen, orada önce Slavlar ve en son İlirli (nokta atışı ile Gega Arnavudu) kavimlerle karışan ceddim yıllar sonra geri döndüğünde yine Osmanlı tarafından anası ağlatılmış Kürdî konuşan bir garip Kızılbaş öbür ceddimle Konstantiniyye'de hemhal olduktan sonra peyda olan şahsımın 28 yıl sonra bugün Şef Ebedi el Samsuni tarafından yazılmış bir makaleyi pazar günü eğlencesi haline getireceğini kim bilebilirdi? :)

Eline sağlık vesselam. Dresden'den sevgilerle.

ebedi olur dedi ki...

fotolardan görüldüğü kadarıyla doyçland yaramış sana evliya çelebi. sana sevgiler, ossilere selamlar :)

Adsız dedi ki...

Part VII ne zaman gelecek ve niye beklemek zorundayız YASİN

ebedi olur dedi ki...

Atatürk193∞ => beleş = +∞

Adsız dedi ki...

keşke yazılarınızın sonuna şöyle bir kaynakça(özellikle bin yıllık yolculuk dizisi için çok iyi olurdu)veya o konuyla ilgili başvurabileceğimiz birkaç kitap tavsiyesi ekleseniz.

ebedi olur dedi ki...

bin yıllık yolculuk bittiğinde eğer yapabilirsem genel bir kaynakça listesi koymayı düşünüyorum. yazı bazında dipnotlamayı ise sevmiyorum. nefret ettiğim bilimci tipolojisine benzer o zaman yazılarım.

Adsız dedi ki...

başganım, yüce türk büyüğü alpaslan hanın LGBT olduğu iddaları var, borçkalı gürcü asıllı türk milliyetçileri olarak tedirginiz, aydınlatırsanız seviniriz.

ebedi olur dedi ki...

bu alp-atamız ulu hünkar sultan alparslan han hazretlerini gözleri sürmeli minyatürize eden iranlı minyatürcülerin uydurması. gerçi torunu sencer ayağındaki nasırı bağlı hükümdarlara yalatırmış derler ama al-i selçuk göçebe aile olduğu için biyolojikman legebete olamaz. legebete bilindiği üzere ilk kez teşhis edildiği sodom-gomorra zamanından beri şehir hastalığıdır!

Adsız dedi ki...

Şok güzel yazı.. Tufan niye yorum yapmamış?

ebedi olur dedi ki...

tufan'ı sorduğuna göre gödtülüsün?

Adsız dedi ki...

İnanılmaz beyendim. Bunun filmini çekmek istiyorum danışmanım olur musunuz? Tutturursak belki metro hattına yakın bir ev daha alabilirsiniz.

Adsız dedi ki...

Kapanış videoyla beraber bu yılın en iyisi, 10 numara 5 yıldız.