22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bin Yıllık Yolculuk V - Oğuz Kaan Giza Piramitlerinde

Türkiye Cumhuriyeti'nin türklük zorlamasından hareketle türkün kim olduğu veya olmadığı üstüne, kimi kez safkan olmamak babı da dahil (mitokondriyal paradoks: ben ırkçılığa acayip karşıyım ve sen türk değil şusun busun çünkü safkan türk değilsin tımam mı) epeyce yazıldı, çizildi. Yazılan çizilen çoğu şey yanlış değildi yanlış olmasına emme sanki hep bir şeyler ıskalandı ki karavana kabilinden entel üfürük olarak kaldılar. Tıpkı biz kalitesiz türk atayizlerinin çoktan Kisra'nın ihtişamlı sarayına dönüşmüş bir dine hâlâ 632'deki köhne barakaymışcasına barakayı yıkacak delillerle saldırıp o ihtişamlı sarayın tek bir mermer sütununa bile zarar veremememiz gibi amaçladıkları hedefe asla varamadılar.

Varamadılar çünkü çoğu, adına türk denen ve somutta anadolu, trakya ve yavru vatan kıbrısla yurtdışı temsilcilikleri kapsayan etnisitenin varoluşunu anadoluyu milad alarak sorguladı. Referansları en eski bu oluşumu sorgulanan etnisitenin mevcut topraklara ilk gelişlerine, rum çocuğu-ermeni tohumuna dek iniyordu. Ama asla ve asla o kök etnisitenin ne menem olduğunu, nasıl oluştuğunu, uppps onu kendi doğal oluşumuyla ilişkilendirmeden etrafına toparlanan gavur gaz ve toz bulutunun etnik kimliğinden hareketle eleştirmek in'di di mi sori, irdelemeden irdeleme gereği duymadan hareket edildi.

Ya da daha öteye geçtiler ama irdeleyiciler halkların birbirine karıştığı etnik aşurelerin kendiliğinden çeşitliliğini anlamaya uğraşmak yerine toplamda 0'a dayalı bir oyun teorisi peşine düştüler. Ben +1 isem sen -1 olmak zorundaydın bu oyunda ve kendi kimliğinin maruz bırakıldığı zulümle malul bir cemşid veya ahmed için halkların doğal ortamda birbirlerine dönüşme potansiyeli diye bir şey olamazdı. Suni yollarla asimilasyon, yükleminde taşıdığı tüm anlamlarla tarihler ve çağlar ötesine taşınmadan durulamadı. Öyle ki iş sonunda, osman var ya osman aslı afgan, zati türkler de çok rererö ezikliğine hapis kaldı.

Bir etnisitenin oluşumu biz şimdi öyle sansak bile sadece sun'i metodlarla -devlet zoruyla- gerçekleşen bir proses değildi oysa. Buna en büyük delil ise bizatihi o metazori türkleşmenin uygulayıcı öznesi, bugün kendine türk diyen/denilen ve selpakın kağıt mendilin jenerik markası olması gibi türk isminin patentini elde etmiş bulunanların bu adı taşıma nedeni olan etnoslarının, Oğuzlar'ın serüveniydi.

En en en bi kök kimliği bile karışımdan mamul bir etnosa sonraki katmanlar için indirdiğimiz hayin darbelerin boşa gitmesinin ve darbenin indiklerinin et tu, brute demek yerine buyur gel ne mutlu türküm diyene demesinin sırrı belki de burada gizlidir. Kendi en kök halinde bile somut, ayrılmış ve sıkı sıkı ne olduğu belirlenmiş saf bir etnosa dayanmayan bir amalgamı -zaten varoluşu bizatihi öyle olmasına dayanıyorsa- nasıl saf olmamakla, şundan bundan devşirilmiş olmakla itham yoluyla çürütebilirsiniz ki?

Oğuz Atalar, türk kimliğine dair bugün hala çözemediğimiz ne kadar araz varsa hepsini üzerlerinde taşırlar. Adları hem geçer hem geçmez tarihte. Bir anda ortaya çıkarlar. Nereden geldiklerine, önceden kim olduklarına dair yazılı bir şey yoktur. Oluşturduğu söylenen boyların adları vardır ama kendileri yoktur. Yazıları yoktur, çizileri yoktur. Tüm bu yoklara koşut olarak balbal misali daş gibün kendileri vardır. Oğuzlar türk dili üzerinden türki kavimlerin gruplanmasında da başroldedir. Zira gavur alimlerince türki kavimlerin ilk ayrımı onların tam üzerinden yapılır. Bir kendilerine oğuz diyenler vardır, bir de oğur diyenler. 

Oğuz sözcüğünün yazılı serüveni -şu anki bilgilerimizle- 13 yaşında ölen bir beyoğlubeyin, Altı Oğuzun beyi idim doyamadın ben sana de get yalan dünya makamında  bir mezar taşından seslenişiyle başlar. Oğuzun önüne rakam yerleştirilmiş hali aslında Oğuz'un manasını da fısıldar: kabileler. O taşta altıdır sayı, sonra dokuz olur, dokuz oğuz olur bir başka taşta Orhun Nehri civarındaki taşta. Dokuzun ilki Uygurlardır. Ad öylesine bitişir ki onlarla, araplar yüzyıllar sonra yazdıkları kitaplarda bile Uygurlara Tokuzguz derler.

Dokuz, aynı kabilenin dokuza ayrılmış hali değil dokuz ayrı kabilenin konfederasyonudur. Daha filmin en başından bir çeşit karışım, daha doğrusu karışmamış da birleşmiş dokuz ayrı kabiledir birbirleriyle ittifak etmiş. Oğuz aynı klandan müteşekkil bir etnos değil birden fazla farklı kabilenin ortak adıdır. O sırada sayıları dokuz olan boyların lider boyu Uygurlardır ve Uygurlar olduğu içindir ki türkiyeli türk tarihcisinin bir numaralı uğraşı bu dokuzoğuzların izimizi geriye sürdüğümüzde esas hakiki öz atamız çıkan Sirderya-Seyhun Nehri Oğuzlarıyla alakasızlığını ispatlamak olmuştur.

Zira eğer Siriderya Oğuzları ile Tokuzoğuzlar arasında bir bağlantı kurulacak olursa çifte hasar sözkonusu olacaktır: ilk olarak tarihçilerimizin öve öve göklerden indiremediği Gök-türk İmparatorluğumuzu yıkan biz çıkmış olacağız -göktürkleri tarihten silen ve tammamen türki kavimlerden oluşan üçlü ittifakın en önemli bileşeni dokuzoğuzlardır- ikincisi ve onlar için daha utandırıcı olanı ise Uygurların çekik gözlerinin içlerine saldığı korkudur. Varlıklarını tıpkı muarızları gibi ırki bir saflıkla meşrulaştırmaya, kendilerini üstün avrupa ırkı gibi konumlandırmaya çalıştıkları için bozkırda insanların gözlerin ne yana doğru uzandığını iplemediğini söyleyemeyeceklerdir haliyle. Düşünsene bizim çekik çekik gözlü uygurların lideri olduğu bir boybandın barçası olabileceğimizi. İyrenç, disgasting ve mongoloid yane (bu arada göktürkler türki kavimler arasında en bi çekik gözlü kavimdir inanmayan Kültigin'e sorsun).

M.S. 742-745 arasında Doğu Göktürklerin Basmıl-Dokuzoğuz(Uygur)-Karluk ittifakınca egemenlikten ve peşinden varoluş defterinden düşürülmesinden sonra başlayan asya tipi iç savaş rüzgarlarında önce Karluklar ile Tokuzoğuzlar birleşerek Basmılların defterini dürer. Bir yıl sonra sıra Karluk-Dokuzoğuz savaşına gelir. Karluklar yenilerek batıya doğru kaçarlar. Son olarak ise Dokuzoğuzlar arası iç savaş patlak verir. Moyençur'un deyişiyle kendi halkı isyan eder hükümranlığına, onları yener ama yok etmez. Bekler ki gelsinler yine tebası olsunlar. Ama aylar oldu gelmedin demesine bakılırsa bazıları gelmez.

İşte bu isyancı Oğuzlardan bir kısmı tıpkı Karluklar gibi batıya doğru göçerler. Karluklar On-Ok(On Kabile) adıyla maruf batı türklerinin halefi olan Türgişleri yok eder ve o havzada bir alt üst oluş başlar yine. Yani mevcut kabilelerin siyasi hakimiyetlerinin yitmesine koşut olarak kaybolup bambaşka adlarla ortaya çıkış süreci. Uygur Kağanından kaçanlar Karlukların kuzeyinden Aral Gölü ve Siriderya Irmağı deltasına doğru yanaşırlar ve burada mevcut önceden kalma boyları da içeren yeni bir boyband oluşmaya başlar. Eskinin yeniye dahil olması diyince Kütahya merkez civarında Alayunt diye bir yer vardır. Bu yere adını veren Alayundlu, Oğuz boyları arasında sayılır ve ala atlılar gibi bir anlama gelir. Bahsettiğimiz zamanlardan yüzlerce yıl önceki çin kaynaklarında o bölgede yaşayan ve yetiştirdikleri "kan" terleyen atlarla meşhur bir kabileden bahsedilir.  

Ancak bu birleşme hep barışcıl bir süreç değildir. Misal o bölgenin eski sahibi Peçeneklerle uzun süreli savaşlar olur ve Oğuzlar kavgayı kazanınca Peçenekler İtil(Volga) Nehri'ne doğru kuzeye kaçarlar. M.S. 822 civarında gerçekleşen bu olayla sonradan Oğuzeli denilecek havzaya yayılır bu yeni yeni oluşan konfederasyon.


Peçenek-Oğuz kavgası iki yüzyıldan fazla sürecektir. 9.yy'ın sonunda Oğuzlar Hazarlar'ın isteği/desteği ile bir kez daha saldırır Peçenekler'e ve yine yenilen Peçenekler Volga Nehrinin doğusundan batısına geçmek, karadeniz kuzeyine doğru kaçmak zorunda kalırlar. Vardıkları yerde Macarlar yaşamaktadır ve onlar da macarları yenerek kaçırtırlar ki böylece macarlar hala yaşadıkları bugünkü Macaristan'a -zamanın bizans imparatorunun macar ülkesi anlamında turkiya dediği ülkeye- kaçıp yerleşirler. Etnik kelebeğimizin Siriderya Nehri kıyısında çırptığı kanatlar bir kez daha otobanın sonunda orta avrupada ses vermiş olur. Bitmez 11.yy ortasında son kavimler göçü dalgasıyla yurtlarını kaybeden bir kısım Oğuz bir kez daha Peçenekler'e saldırıp onları bu yurtlarından da iterler. Peçenekler Tuna'yı aşıp Ruma topraklarına girerler. Bazen yenip bazen yenilerek kavmi nihayetlerine kadar bu topraklarda yaşar giderler.

İki paragraf kavga yazdık, savaş yazdık ama bi kere bile ne hayin çin ne de kahpe bizans saldırmadı. 9.-11.yy arası batı türkistan dünyası tarihi türk kavimlerinin müslümanlara, türk kavimlerine ve hatta aynı kavmin boylarının birbirine saldırdığı, birbirlerinin yurtlarını ele geçirdiği, yeniklerin şeytan görmüş gibi yeni meralara kaçtığı, Hobbes'u mutluluk gözyaşlarına gark edecek kurdik bir dünyadır. Bu kurdik dünyadaki Peçenek-Oğuz kavgası bin yıllık yolculuğumuza ve yolculuğu yapanlara dair üç konuda aydınlanmamızı sağlar ki bunlar Türk-İslam ideologlarının 20. yy'da millet kavramını inşa ederken zihnimizi iğfal ederek inşa ettikleri üç sütundur aynı zamanda.

Cumhuriyetin hakim ideolojisinin nigehbanı Türk-İslamcı türk tarihinin ihtişamını olabildiğince parlatmak ve  için tüm türki kavimlerin icraatlarını sahiplenmek ihtiyacındadır. Bu sahiplenmeyle aynı zamanda kavim kavim, boy boy olduğu aşikâr bu parçalı yapıdan bugünkü anladığımız manada; tasada kıvançta bir yekpâre millet üretmek zorundadır aynı zamanda. Ki bu adımız ne olursa olsun biz bir milletizden hareketle güncel toplumu da fikri tahakkümünde tutabilsin. Oysa bunlar birbirlerine acımadan saldırıp durmuş, ne ana ne bacı dinlememiş insanlar. İşte bu açmazdan kurtulmak için en sık sarıldıkları silahları Malazgirt Meydan Savaşı'nda Ruma Ordusunda paralı askerlik yapan Peçeneklerin karşıdakilerin de kendi milletlerinden olduğunu anlayınca onlara iltihak etmesi masalıdır. Oysa görüyoruz ki Oğuzlar Peçeneklerin kanlısıdır. 200 yıl boyunca onları takip etmiş, onlara saldırmışlardır. Seyhun kenarındaki yurtlarından Balkanlara dek binlerce km kovalamış ve hatta orada bile rahat vermemişlerdir. Her seferinde yenilip daha ötelere kaça kaça en sonunda Malazgirt'e varan insanların oğuzları karşılarında görünce onlara kaçmayı mı yoksa yine mi siz len allaın takıkları diye daha da kıl olmayı mı tercih edecekleri porobleminde a şıkkını tercih ettinizse tebrikler Gazi Üniversitesine asistan olarak atamanız yapıldı.

Türk-İslamcı adının diğer yarısını haketmek içinse bizim asyadan buralara doğru gelişimize alamani bir ideasal anlam yüklemeye çalışır. Sanki bu ilerleyiş ilahi bir misyona -sünni islamın muhafaza-müdafaa ve yükseltilmesi- içkin olarak sahipmiş, sanki kavimce bir tür ilahi altius-fortius-citiusmuşuz gibi bir hava vermeye çalışır. Böylece hem yolculuğun yolcularını bu seçkin vazifenin sahipleri olarak millet manasında kutsar, hem de islamiliğimizi ilahi bir misyona bağlı kaderimiz olarak ulvileştirerek ızlam ile rabıtamızı kader bağlayınca klasmanına sokar. Oysa yine Peçenek-Oğuz savaşları gösteriyor ki Selçuk Klanının peşisıra islamın kalbine çıkılan yolculuk gibi onunla tıpatıp aynı zamanda bir kısım non-mazlım Oğuz boyları da Hazar'ın kuzeyinden göç etmeye başlamış ve Karadeniz kuzeyindeki Peçeneklere saldırmıştır. Zira yolculuğumuz her türlü ilahi amacın dışında bildik kabile göç zincirinin sonucudur.

Türk-İslamcı, Türk'e dair kavimler gerçeğini nesnel veriler karşısında reddedemediği için patenti kendinde faster than light drive ile zaman sıçraması yapar ve o zamanki kavimi bugünkü millet bilincinde oluşmuş manaya sahip kılar. Bunun en güzel örneği Oğuz kimliğinin tanımıdır. Hikaye malum: Oğuz Kaan'ın bir destanı var, destanında Oğuzları var, 24 boy 24 boy diye bağırır Oğuz Kaan'ın destanında. Oğuzları hem tarihin çok eski zamanından beri 24 boydan müteşekkil, hem de bugünkü manada bir millet kılarlar. Sayılan boylardan bir tanesi ise bu Peçenekler'dir.

10. yy'da Volga(İtil) Bulgarları Abbasi Halifesinden kendilerine islamı anlatacak bir elçi isterler. Aynı isteğin devamında kale yapmasını bilen birilerini de göndersen iyi olur da vardır ama sonuçta bir türki kavim esas amacını dinle kamufle edecek denli ahlaksız olamaz herhalde. Neyse bir hilafet heyeti Volga Bulgarlarına doğru yola çıkar ve onlara Oğuzların içinden geçerek gider. Anlı şanlı atalarımıza dair bildiğimiz çoğu şey bu heyette yer alan İbni Fadlan'ın bu geziye dair seyahatnamesinde anlattıklarıdır. Fadlan, Oğuzelinde Volga Nehri ağzına geldiklerinde giysileri oğuzlardan farklı, gariban bazı insanlar görür ve kim olduklarını sorar. Mihmandar oğuzeri; onlar savaşta bize yenilen peçeneklerden kaçmayıp kalanlar, bizim uşağımızdırlar ve bizle aynı giysileri giyemezler gibi bişiler söyler. Yani 24 boydan oluşan Oğuzluk da onların ortak şanı şerefi de fasulyedir. Bozkır geleneği uyarınca yendiğiniz boylardan, kaçmayıp size tabi olanlar sizin birliğinize ikinci sınıf üye olarak dahil olurlar ve bu unutulana dek pis işlerinizi yaparlar. Misal Çingiz Kaan da yenip itaat altına aldığı kabilelerin üyelerini savaşta ordusunun en önüne koyar ve düşmanı yormak için harcardı.

Oğuz kimliğinin etnik saflıktan ziyade bozkır gerçeğinin bir parçası olan eklektik yapısı ve ideasal değil materyalist temelini en iyi gördüğümüz yerler ise Oğuz ile Dede Korkut Destanları'dır. Türk perdon Türkiye eğitim sisteminde herkes bunlardan bir kuple görmüştür. Ezel ebed türk milleti mitosunun temel noktalarından biri olan f{Oğuz Kaan=Mete ise Kaan/Hun=Türk} formülasyonu Oğuz Destanındaki Oğuz Kaan vasıtasıyla zerkedilir bünyemize. İşte oğullarına verdiği adlar, yayı getirenleri bozok, üç ok getirenleri üçok yapması falan fişmekan da işlenir derste. Derste işlenmeyen bölümlerinde ise Oğuz Kaan; Hind'i, İran'ı, Rus'u, Rum'u, Mısır'ı yani cümle alemi filan fetheder. Yol boyu bizim amma uzun'dan Amazon, viiy ana'dan Viyana'yı türetmemizle aynı şekilde türk kavimlerine isimler koyar(Hmm siz emirlerime uydunuz o zaman sizin adınız uyar anlamında uygur olsun). Her destan biraz gerçeğe dayanırdan hareketle koca koca proflar uzun yıllar boyunca ciddi ciddi gerçekten de bir türk hükümdarının milattan önceki dönemlerde tüm bu sayılan yerleri fethettiğini ve destanın bunu anlattığını savundular, yazdılar, hatta yazmaya devam ediyorlar. Ama yine proflar aynı destanda Oğuz Kaan'ın fethettiği yerler arasında "Kürdistan" da sayıldığı halde on yıllar boyunca Kürdistan mı cık hiç duymadım diye pişkin pişkin sırıtarak ait olmakla gurur duyduklarını sayfalar dolusu beyan ettikleri bir ulusun çocuklarının Kürt Yoktur Savaşı'nda ölüme gönderilmesine bilirkişi sıfatıyla iştirak ettiler şerefsizce.

Oysa Oğuz Destanı bir tarih kitabı olmaktan ziyade ortak bir tarihsel köke sahip olmayan bir birliğin üyelerinin kendilerine ortak tarih yaratmak amacıyla, uydurdukları zamanki ilgi ve bilgilerine dayanarak, eklektik tarzda inşa edilip çok sonradan yazıya geçirilmiş muhteşem bir yaratımdır.

Bu uydurmanın o anki yeni oluşum üzerinden üretildiği o kadar belirgindir ki misal destanda Batı veya Doğu Türk Kaanlıkları dönemine ilişkin hiçbir nişane yoktur. Geçmiş tarih Ötüken'deki hayat üzerinden getirilmek yerine orada yaratılmıştır. Hani ulus yaratma ulus yaratma diyoruz ya; Sarı Paşa'ya, bir sürü Tanıl Bora entelliğine ne hacet en alası Oğuzlar'dadır. Ya bu arada bu birikimciler 19.yy öncesi tarihimizi sağcılara bırakarak salt 19-20.yy garbi bilgileri üstünden ürettikleriyle -daha doğrusu çevirdikleriyle- son 30 senedir o kadar güzel toplumsal tarih ekmeği yediler ki kaymaklı ekmek kadayıfı buğday lapası kalıyor onların yediğinin yanında.

Destanı tarih kitabı zannetme safsatalarını bir yana bıraktığımızda destan muhteşemdir bir yaratımdır. Çünkü bize Oğuzların kendi etnoslarını/uluslarını inşa edişini, iç hiyerarşilerini oluşturmalarını ve tüm bunları dini bir havada meşrulaştırışlarını gösterir. Yani bir çeşit anayasadır bu destan. Önce konfederasyonun adını taşıyan ortak bir ata uydurulur: Oğuz Kaan. Böylece birlik sağlam bir temele kavuşturulur. Sonra ortak ata'nın torunlarının lakaplarıdır denilerek o anki mevcut boyların adları panteona yerleştirilip konfederasyon üyeleri sorgulanamaz bir tarihsel kökmeşruiyete kavuşturulur. M.S. 922'de uşağımız denilen Peçenekler artık oturmuş bir konfederasyonda eşit bir boy olarak panteonda yerini alır ki bu bize bozkır kavimlerinin alma-kendileştirme sürecini en bi güzel şekilde gösterir.

Varlıklarının yasal temele kavuşturulmasından sonraki aşama konfederasyonun iç hiyerarşisinin belirlenmesidir. Oğuz Kaan'ın oğullarını Bozok ve Üçok diye iki gruba ayırması ve Bozok'u sağ-hakim kol ilan etmesi teması üzerinden meşhur ikili toplumsal ayrım inşa edilir. Türklerden Moğollara tüm bozkır kavimleri ikili bir toplumsal ayrım üzerine yapılanmıştır: Ak Budun-Kara Budun, Bozok-Üçok, Dış Oğuz-İç Oğuz, Ak Kemik-Kara Kemik vesaire. Boy birliğine katılma zamanı üzerinden üreyen hiyerarşik yapıdaki üsttekiler-alttakiler ayrımının meşrulaştırılmasıdır bu. İkili hiyerarşiden sonra sıra boylararası hiyerarşinin belirlenmesine gelir. Bir bilge dede çıkar ortaya ve toplu bir şölende koyunu üleştirir. Her boyun eti kaçıncı sırada aldığının hikaye edilmesi onun birlik içindeki konumunu simgeler, Primus İnter Paresler arasında ilk kimdir sorusuna yanıttır üleşme töreni. Koyunun sağ yanı en iltimaslı yer. Yani sağcılık genlerimizde var. İlk pay alan, en büyük çocuk olarak Kayı'dır.O yüzdendir ki Osmanlı Kayı Boyundanım diye götünü yırtar çünkü oğuz türesinde ilk beylik hakkı olan Kayı'dır.

Bittabii bu anayasa donuk ve değişmez değildir. Çünküm bozkırın kendisi değişimdir. Zaman geçtikçe nasıl ki yenik peçenekler uşakken konfederasyonun eşit parçası olursa, yine zaman geçtikçe boyband içi dengeler de değişebilir. O değişince de meşrulaştırma mekanizmaları tekrar devreye girer. Böylece Oğuz Destanında Bozoklar(Dışoğuzlar), Oğuz Kaan eliyle Üçoklar(İçoğuzlar) üzerinde hakim kılınmışken -bu arada anadoluda oğuz varlığının en büyük nişanelerinden biri olan Bozok Vilayeti osmanlı türk düşmanıydı biz çok türkçüyüz lö diyen cumhuriyet tiranlığınca yozgat yapılmıştır- daha sonradan ortaya çıkan Dede Korkut Destanında Üçoklar Bozoklar üzerinde hakim olarak gösterilir ve Dedem Korkut bir güzel bunu boy boylar soy soylar. Yine öncesinde Kınık Boyu herhangi bir hükümdarlık hakkı olmayan alttaki bir boyken bu boya mensup Selçukiler islama hükümran olunca kurnaz Kaşgarlı Mahmud Oğuz boy sıralamasında bir numaralı koltuğu Kınıklara verir. Aslına bakılırsa efsane 24 boydan bahseder de Kaşgarlı 22 boy sayabilir sadece ve başkalarını ekleyerek efsanedeki sayıya varmaya çalışır. Çünkü onun zamanında yine bişiler değişmiş, yine bazı boylar kaybolmuştur. Allahtan efsane varolana don biçme stili olduğu için pratik duruma göre kolayca o don değişebilir.

Oğuz Konfederasyonu bir çeşit toplama yan sanayi mamulü olduğu için titüler hiyerarşide en tepede yer alan Hakan-Kaan ünvanına asla sahip olamamış, bir alt basamakta yabguluk olarak kalmıştır. Konfederasyonun yöneticileri, konfederasyon denmeye yakışır şekilde arap seyyahlarca merkezi iktidarın sembolik olduğunun altının çizilmesi paralelinde anlatılmıştır. 9.yy'da Aral Gölü-Hazar Denizi-Seyhun Nehri üçgeninde teşkil olunan konfederasyon 11.yy başlarında dağılmaya başlar. Askeri demokrasi denen eski boy teşkilatının yerini servet sahibi beylerin etrafında öbekleşilmesiyle oluşan bir çeşit aristokrasi aldıkça mevcut eski yapı bu gerilimi taşıyamaz hale gelmektedir. Her ne kadar hala efsanedeki boylara göre bir ayrım varsa da aslında fiilide başlarındaki beylere göre isim alan grupların kendilerini sembolik manada o boylara refere etmesidir artık olay. Örneğin Selçuk evet Kınık Boyundandır ama boy reisi olduğu  için değil bey olduğu içindir etrafındaki kalabalık. Zaten Selçuk'un ana merkezden ayrılıp daha güneye doğru göçmesi ve din değiştirmesi de mevcut yapıda yaşanan iktisadi gerilimin oğuziçi çekişmeye dönüşmesi sonucudur. Bu yüzdendir ki Selçuk'un müslüman olur olmaz ilk yaptığı iş eski sofra arkadaşlarına müselman kafire vergi vermez ülen diye posta koymaktır.

Oğuzeli'nin dağılma süreci için bitirici vuruş M.S. 1030'lara tarihlenen kavimler hareketlenmesi olur. Kitay-Çin ülkesindeki Qay Kavmi yanındaki Kun Kavminin topraklarına girer, onlar Sarı(Kıpçak) topraklarına, Kıpçaklar Oğuz torpaklarına... Etnik kelebek kanatlarını çırpmaya başlamıştır yine. Oğuzlar önce ikiye sonra çokiye ayrılır. İlk grup Hazar Denizi kuzeyinden Volga'yı geçip güney avrupa bozkırlarına dalar, yukarıda yazılı olduğu üzere Peçenekleri iterek Tuna'ya doğru ilerler ve görüş menzilimizden kaybolur. Diğer grup ise önce batı ve güneye, Güney Hazar-Maveraünnehir'e doğru iner. Sonra inenlerden bir kısmı, daha evvelden güneye doğru inerek İsrailli, Mikailli adlarını Muhammedli adlarla değiştiren pragmatist Kınıklı beylerin açtığı yoldan daha da aşağıya, Horasan'a doğru ilerler. Zira yaklaşık Mayıs 1035 civarında Red Kit'teki telgrafçının Gaznelilerin Horasan valisi elinden Gazne Sarayı'na getirdiği telgrafın bir benzeri de onlara gelmiştir beleş tarafından: On bin Oğuz atlısı Horasan'a girdi stop, yağmalanmadık bir kulak arkamız kaldı stop. Telgrafı okuyan vezir; şimdiye dek işimiz çobanlarla idi. şimdi ülke zapteden emirler geldi diye feryat eder.

Bin Yıllık Yolculuk, Mozız ve Civişleri hesabı tek seferde blok halde çıkılan bir yolculuk olmadığı için Selçuklularla birlikte bölgedeki tüm Oğuzlar yola çıkmaz. Türkmenistan bayrağındaki beş kilim motifi Oğuzlar'dan yola çıkmayanları, şimdiki Türkmenistan halkını oluşturan beş boyu simgeler. Mesela bu beş boydan birinin adı Teke'dir. Yani buralara dek gelip Teke Yarımadasına adını veren yörüklerin kabiledaşları. O meşhur Qayı Boyu adı bugün orada bir başka boyun tiresi/oymağı olarak yaşamaktadır. Qaraman hakeza aynı. Hal böyleyken çekik göz kompleksi nedeniyle kendi atalarından utanan pezolar ulusların oluşum ve dönüşüm hikayelerini salt o onu bu bunu sikti diye algıladıkları için lafı onları moğollar sikti o yüzden çekik kalmışlara getirip anadolu türklerinin kök itibariyle de öz hakiki evropai bembeyaz bir ırk olduğunu ispatlamaya çalışır dururlar. Bizim çekik göz olmamız veya olmamamız basit bir sikiş meselesi olsaydı neredeyse bin yıldır dağlar boyunca o tekeden bu tekeye gidedurmuş ve ne rum ne ermeni ne de başka bir milletle işi olmamış, geyikten başkasına uçkur çözmemiş ama aynı zamanda türkmenistandaki insanla aynı kabileden olan şu yörük çocuk olmazdı. Dedik ya oğuz şimdiki türke dair ne kadar araz varsa o zamandan sırtında taşıyandır.  


O yüzden yolculuğa çıkan Oğuzların; Tuğrulların, Çağrıların nasıl bişi olduğunu merak edenler gönül rahatlığıyla atalarımızın onları bıraktığı "Balkan" Dağında kalmaya devam etmiş Türkmenlere bakabilir. Zaten boyadığı saçlarına gurban olduğum rahmetli Türkmenbaşı Sefer Murad gibi bir değerin de başka bir milletin bağrından çıkmasının mümkünatı olamazdı ^.^












15 Mayıs 2013 Çarşamba

Holosko Artı Bir Miktar Mücahidin

Babıali Baskını ile pik yapan basmacılık hayatı yine Basmacılık yaparken nihayete eren şanı büyük Enver Paşa'mızın cihan harbinin başında verdiği cihad emirleri şöyle başlardı: n. Fırka ile bir miktar x mücahidin. Emrin sonrası ise Sinbad'ın serüvenleriydi. Emrin birinde n. fırka ile bir miktar mücahidin İran'ı, Afganistan'ı geçerek Çin'e Maçin'e varırken, diğerinde n+1. fırka ile bir miktar mücahidin sağa sapıp hind ve sind ellerine varır ve oradaki mazlumları ayaklandırırdı. Daha ötekisinde Hazar'a varır karşı kıyıya sırık üstünde atlar orta asya'ya varırlarken en güneydekiler ingilizi umman'a dek sürerdi. Sinbad'ın yedi denize varması gibi yedi iklime varırdı kağıt üstünde fırkalar ve bir miktar mücahidin.

Yıl 1932. Enver Paşa'nın ölümünden on yıl sonrası. Sovyet işgaline direnen son 19 Basmacı lideri "yüce" sovyet yargısınca idama mahkum ediliyor.

Bir miktar mücahidin kimi kez araplar olurdu, kimi kez kürtler, kimi kez ise çerkesler. Milliyetleri değişse bile sıfatları ve onlara biçilen misyon hiç değişmezdi: Osmanlının yok olan safvetinin yeniden inşasına yardımcı cihad erleri. Hani şimdi akpartiye neoottoman diyoruz ya yanlış bence. İlk neoottoman Enver ve artı bir miktar mücahidini idi. Lenin'in Enver'e duyduğu aşka şaşmamak lazım. O zihnindeki saf ideayı reele taşımak için araç olarak gördü insanları. Yani türk, kürt, arap, çerkes veya bir başkası hiçbiri insan olarak maddi anlam ve değeri dışında bir şey ifade etmedi ona. Bir yüce ideali vardı insanlar için hayal ettiği ve ona varıncaya dek insanların ölmesi üzücü bir gereklilikti.

Erdoğan hiçbir zaman ortadoğuya yüce amacı dışında bakmadı. Onun zihnindeki idea insanların mutlu olmasını sağlayacağına göre bu herkes için iyiydi. O yüzden biz yanlış bu diye götümüzü yırtarken baas diktatörlüğü ile kardeş oldu, Halep'te tek parti diktatörlüğü altında inim inim inleyen insanlara muhalefet partisi cehapeyi şikayet etti. Hala inanamıyorum. Çok değil bir iki sene sonra baas'a karşı sokakları dolduracak insanlara ciddi ciddi muhalefet partisinin gereksizliğini propaganda etti. Çünkü zihnindeki osmanlı hayaline, onun lideri olduğu ortadoğu hayaline, küçük bir çocuk olarak gördüğü B'esad'ın atabegi sıfatıyla biraz daha yaklaşabileceğine inanıyordu. Hatırlanırsa o sıralarda veziri Nizam-ül Mülk de garp mahfillerinde pohpohlanıyordu alabildiğine. Her şey güzel gidiyordu emme tıpkı bizler gibi O ve veziri Nizam-ül Mülk de küçük şehzade B'esad'ın babasından sadece boy değil tilkilik de aldığını anlayamamışlardı.

Galiba Libya Vak'ası haşmetmeaplarına dengelerini yitirten şey oldu. El Cezire sadece 30 saniyelik bir klibi evirip çevirip günlerce yayınlayarak bir mucizeye imza attı orada. Ya bu arada el cezire demişken nerelerde el cezire? İlk başlarda tıpkı libya'da olduğu gibi suriye'de de kitleyi mobilize etmek için arka sokaklarda montaj mitingler imal ederken iş savaşa dönüştükten sonra daha sesi soluğu çıkmaz oldu. Ne bileyim deşifre olmuş mahir kaynak gibi ajitasyon işlerini bırakıp kenarda akil insanlığı filan oynamaya başladı sanki.

El Melik-ül Muazzam ve veziri Nizam-ül Mülk,  tam ortaçağa -hani bizim islamın altın çağı dediğimize- layık biçimde dün müttefik olduklarını bugün satmakta hiçbir ahlaki sakınca görmeyen pragmatistler oldukları için, corç dabılyu buş'un deyişiyle teksaslı at tüccarı zihniyetine sahip oldukları için, libya realitesine göre kendi pusulalarını tekrar tamir ettiler. B'esad'ın ömrü zaten sayılı olduğuna göre bir atabeg gibi genç şehzadeyi yönlendirerek iktidarını kaybetmesini sağlayacak ve bir öncesinde genç şehzadenin atabegi olarak kuracağı hakimiyeti bu kez taçlar dağıtan sıfatıyla kuracaktı. Ama olmadı. Genç, tilki çıktı kendini tilki sananların ağızda peynir karga çıkmasına inat.

Sonrası tam bir komedya. Bir anda haykırmaya başladı Melikimiz ile Nizam-ül Mülkümüz: alevi çıktı alevisiz ://


Mültecilerin ilk gelmeye başladığı zamanı hatırlayan var mı bilmiyorum. Ha mülteci değil onlar aslında misafir biliyorsunuz değil mi? Çünkü iktidarımız hala doğudan mülteci gelmez gelse gelse yüksek garp memleketlerinden gelir fikrine sıkı sıkıya bağlı yasal sorumluluk altına girmemek için. Neyse yığın halindekiler cisr el şugur'da 40-50 suriye güvenlik görevlisi infaz edildiğinde intikam saldırısından korkarak kaçan 10 bin civarında insandı. Ve şimdi kimse hatırlamak istemiyor belki ama Baas Yönetimi ile anlaşılarak alındılar içeriye. 

AKP bir sonraki stepte mültecilerin kendisine kaçmasını teşvik etmeye başladı. Bu teşvikle aynı anda TR-SRY sınırında geceleri ülkeye girmeye çalışan silahlı savaşçılar peydahlandı. Baas güçleri bunları püskürttüğünde türk ordusuna ait cemseler bunları sığındıkları yerlerden toplayıp ikmal ve bakım üslerine taşıyorlardı. Yani AKP de tıpkı Enver gibi bakıyordu işe: Akparti İktidarı sayesinde ortadoğuda elde edilen great nüfuz artı bir miktar mücahidin.

Akparti hiçbir zaman bu zavallıları mülteci olarak görmedi. Teorik olarak görmedi misafir dedi, pratikte ise B'esad karşıtı ordunun lojistik deposu olarak gördü. Hani şimdi işte sen mülteci karşıtı mısın demek moda ya peki mültecileri kendi tarafında savaşmak zorundakiler olarak görmek ne kadar insani?

Yine şimdi zavallı mültecilerin acıları üzerinden yeni bir propaganda atağı başladı. Çünkü Baas propaganda savaşında yendi onları. Ülke içinde zihinleri samanyolutivileştirenlerin misakı milliyi geçeyazarken göt kadar baas'tan ayarın kralını alıp mülteci eteğine sığınmalarında nice hikmet var ya neyse. Bu atakta Özgür Suriye Ordusu'nun komuta merkezinin bizatihi Türkiye içinde kurulduğu, bununla övünülerek verilen beyanlar filan gündeme gelmeyecek hiç. Toyotanın İç Savaş Model pikaplarına doldurulmuş savaşçıların sınırın türkiye tarafındaki güvenlikli bölgelerden saldırıya geçip suriye sınır karakollarını ele geçirdiği propaganda vidyoları, onlara verilen türkçe sufleler filan gündeme gelmeyecek. Kendilerinin bizatihi bu zavallı mültecileri artı bir miktar mücahidin konumuna getirip kullandıkları, yedikleri lokmayı bile sayıp 400 milyon dolar harcadık diye fatura yazdıkları gündeme gelmeyecek.   

Sayın Başbakan'ın sanki ÖSO GenKur Başkanı imiş gibi Şam Savaşı'nı, suriyenin evlatlarının zaferlerini müjdelediği, uçak düşürülünce intikam saikiyle haydi Halep'e saldırın diye emrettiği, ÖSO'nun bu çarıklı kurmayların stratejileri sonucu her iki savaşta da yenilmesi ve iyice dış güçler kuklasına dönüşmesi sonucu Muhalif Cephede kimlerin kuvvetlenmeye başladığı gündeme gelmeyecek. Mültecilerin savaşmak istemediğinde aba altında sopa gösterilerek bir miktar mücahidin olmaya zorlanması gündeme gelmeyecek hiç.

Dün kendi hülyalarını gerçekleştirmek için öyle uygun olduğundan dolayı B'esad'a yanaşan ve aldıkları ödüllerin gazıyla kendilerini Bismarck zannetmeye başlayıp ABD'ye posta koyanların, başarısızlık karşısında havası inmiş top gibi sinip ABD Mahmud Nedimof Paşasına dönüşmeleri, ABD tıpkı Libya'daki gibi saldırsın diye, karadan demedi o tımam mı havadan dedi, dökülen diller, yapılan tertipler gündeme gelmeyecek hiç.

Şimdi zavallı mülteciler modası var. Boydan boya mermi şeritlerine sarınmış kahraman savaşçılar modası geçti çünküm. Hem zaten Oscar Wilde ne demiş: moda o kadar çirkin bişidir ki üç ayda bir değiştirirler emekli annemin mayış bankası gibi keh keh. 

Biz miladi çağ bölüşümüne göre ortaçağ olarak anılan dönemi islamın altın çağı sayarız ya tarih kitaplarında ve ona dayanan eğitim sistemlerinde. Şimdi haldır haldır o altın çağa giriyoruz işte o kitaplarda yazılmayan kısımları da dahil şekilde. Mezhep üzerinden birbirimizi katlettiğimiz; Yavuz'un kestiği alevi kellelerinin İsmail'in kazanda kaynattığı sünni kelleleriyle fitbol oynadığı muhteşem bir altın çağa. Şehirleri içindeki insanlarla birlikte sırf şu veya bu mezhepten diye yaktığımız o muhteşem çağa geri döndük. Ölünün ciğerini yiyen, Nesimi'nin diri diri derisini yüzenden daha bile insanidir aslına bakılırsa. Hem de tek bir gavur askerinin burnu bile kanamadan oldu bu. Moda insanın kendine yakışanı giymesidir isteyen istediği gibi giyinir elbet ama gelip de bana tüm bu olup bitenden hükümetin suçu yokmuş masal okuyacaksan