11 Nisan 2013 Perşembe

Osmanlı Ordusu 1914 Yılı Seferberliği- Band of Muslim Brothers

Malum, adettendir bizim buralarda diriler kendi aralarında anlaşmak yerine hemmen ölülere sarar. Yaşamın reçetesini ölülerde arar. Ben ve Gundi bugünün nasıl olacağına dair sağlam bir kaldıraç bulamayız da bunun saçmalığına kafa yormak beyin kapasitemizi aştığı için ikna görevini ölülere veriririz. İlk iş 1071 Malazgirt'ten başlarız ölüleri nöbete çağırmaya, sonra Çanakkale Savaşı ile ekmek kadayıfına kaymağı boca eder, kürdan niyetine de Kurtuluş Savaşı'nı ağzımızda geveleriz. Biz iki yaşayan, iki hayat ile bir ortak yaşamı doğrultamayız da ölüler meydana çıkınca ikna oluruz. Bildiğin Night of The Living Dead.

                                 Türk-Kürt-Laz-Çerkes bir olmamızın çimentosu ölüler, ölülerimiz
    (Ve Allah yolunda öldürülen kimseler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler...Bakara/154)

Turumuzda en sevilen duraklardan en bi birincisi oldum olası Birinci Dünya Savaşı. Kürtler sürekli birlikte savaştıka vurgu yaparken, hâlâ onların varla yok arası halleri değişirse üstün milletliğimizin zedeleneceğine inananlar nayır çeker. Araplarla nihayet barışmamızla birlikte, aslında Ortadoğu'nun efendisi olmak için zorunlu bir taviz akefendilerin verdiği ya neyse, denkleme araplar da dahil oldu 1914/3 tertip kadrosundan. Peki işin doğrusu ne? Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Ordusunda ki, biz seksen yıl türk ordusu diye terennüm ettik bu ordunun ismini, kimler savaştı? Malum-u alimiz ki osmanlı etnik kimlik sormazdı, din-mezhep sorardı. Buna tam bir yanıt bulamayız ama bu hususta iki adet açıklamalı jpegi buraya not düşmek istiyorum. Yıllar yıllar önce bir kütüphaneden ödünç aldığım iki tablo. İlki dünya savaşının başında mevcut "nizami" birlikleri gösteriyor, ikincisi ise savaş içinde kurulan birlikleri.

           Savaş Başındaki Osmanlı Ordusu Nizami Tümenlerinin Kuruluş-Yerleşim-Akıbet Tablosu

Tabloya dair kısa bir açıklama: Enver, 1914 başında zorla Başkumandan Vekili ve Savaş Bakanı olduğunda ilk iş Balkan Bozgununa sebep olan ordunun reformuna girişti. Geniş kapsamlı bir tasfiye ile yetersiz gördüğü, ne tesadüf ki ittihatçılara yeterince sadık olmayan, subaylar ile ihtiyar amcalar tasfiye edildi. Şimdi inkılap tarihi kitaplarında istanbul hükümetinde bilmem ne nazırı filan diye okuduğumuz general amcaların hepsi bu tasfiye ile ordu dışı bırakılıp ittihatçılar kaçtıktan sonra orduya geri alınan dedelerdir.

Hazırlanan seferberlik planına göre çekirdek kadroda(olması gereken gücün 1/3'ü civarında) 40 tümen kurulacak ve savaş çıkması halinde bunlar bulundukları yörelerden seferber edilerek tamamlanacaktı. Yani bu tabloda "ilk yerleri" sütunu bu tümenlerin seferber edildikleri yerleri gösteriyor. Yani hangi yörelerdeki insanlar askere alınmış onu gösteriyor. Ulaşımın yok hükmünde olduğu bir coğrafyada şimdi olduğu gibi kütükte yazan ilin tam tersine sevk diye bir şey de olamıyor haliyle.

Bu plan -iki istisna hariç- seferberlik ilan edildiğinde, Ağustos 1914'de, aynen uygulanmış. Asir ve Yemen'de üslü 21,39 ve 40. Tümenler yerel koşullar elvermediği için(lokal araplar seferberliği siklemediği için) seferber edilememiş ve sonradan tanıdık birinin komuta edeceği 19. tümen ile 20. tümen henüz kurulmamış. O dönem kayıtlarına göre seferberlik ilan edildiğinde halk, Balkan Bozgunu acıları çok taze olduğu için olacak, seferberlik emrine hemen uymuş ve beklenenden daha da fazla asker toplanmış birlik merkezlerinde.

Bu gözle tabloya bakıldığında bazı hususları görmek mümkün. Mesela nerelerden nizami asker toplandığı, nerelerde boşluklar olduğunu filan. Rêbêr Apo'nun geçmişte PKK Uzun Dönemli Stratejik Bütçe Planında her seferinde ordulaşma aşamasında hedefin altında kalması boşuna değil. Kürtler teee 1839'da Moltke'nin de gayet iyi gözlediği gibi nizami ordu fikrinden oldum olası uzak durmuş. Bu yüzdendir ki Bave Hamid onları Hamidiye Alayları denen aşiret çetelerinde istihdam etme yoluna gitmiş. 1908 Devriminden sonra ermenilerin öncelikli talebi doğrultusunda hamidiye alayları dağıtılınca -koruculuğun kaldırılması talebini bir ben mi hatırlıyorum tam şu anda- ortadan kaybolan yarı resmi milis statüsü 1914 seferberliği ile geri geldi. Osmanlı Genelkurmayının planına göre eski hamidiye alaylarından 4 aşiret süvari tümeni kurularak bunların piyadeden oluşan 3. Ordunun destek gücünü oluşturması planlandı. Yani Kürtler bazılarının savladığı gibi savaşta yok değildir, vardır. Ama azamisi orduda nizami asker olmamışlar, aşiret süvari tümenleri olarak istihdam edilmişler.

Tıpkı arap aşiretlerinden teşkil olunanlar gibi kürt aşiretlerinden toplanan yakışıklı, hafif, iyi süvariler de herhangi bir moderen savaş eğitimine veya teçhizatına sahip olmadıkları için cephedeki ilk hafif süvari alayının hücumu filmi çekimlerinde tepelerinde patlayan top mermileri ile darmadağın olmuş ve kaçmışlar. Bunun üzerine kalanlar cepheden çekilerek iç hizmete alınıp o malum güvenlik görevlerinde ittihatçılara yardımcı olarak istihdam edilmişlerdir.

Kürtler kürtler dedik ama tablo bize bir başka şeyi, bu muhabbetlerde telaffuzu hep unutulan bir şeyi söylüyor. Tabloda Karadeniz Sahil Yolu boyunca ilerlendiğinde kuruluş yeri Samsun'un ötesinde olan tek bir birlik bile yok, yani doğu karadeniz hiç yok. Çünkü şimdi atıp tutan torunlarının tersine dedeler nizami orduya katılmaya o kadar da gönüllü olmamış. O yüzdendir ki tıpkı kürtlerde olduğu gibi çoğu gönüllü müfrezeler yoluyla savaşa iştirak etmişler. Topal Osmanlar, Yahya Kaptanlar adeta yıldızlaşmışlar. O kadar yıldızlaşmışlar ki rus ilerleyişinde ışık hızıyla kaçarken iç bölge harekatlarında nizami ordu komutanlarının onları divanı harplere vermelerine sebep olacak denli ışıklar saçmışlar.


savaş esnasında kurulan birlikleri gösterir tablo

Bu tabloda ise savaş zamanı kurulan birlikler görülüyor. Artık herhangi bir coğrafi kıstas yok. Aslında ilk başlarda alınan karar yeni birlik kurulmamasıdır. Çünkü bunlar ilk kurulan birliklere lazım olan takviyeleri tüketecektir. Ama Enver Paşa durur mu hemen yapıştırmış tümenleri. Bu yeni kurulan birlikler tablosunda Enverinkilerden ziyade Cemalinkilere bakmak lazım. Malum hem reyiz hem de orta dünya bismarckı davidoğlu ne zaman şehitlik görseler başlıyorlar nutka ve muhakkak araplara da çeviriyorlar şehitliğin kıblegahını. 

Cemal Paşa Kanal Seferinden eli boş döndükten sonra Çanakkale Savaşı başlayınca Suriye'deki kuvvetlerin bir kısmı bu cepheye gönderilmek zorunda kalınır. 4. Ordu bir an durur bakar ki tüm Suriye-Filistin mıntıkasında 2,5 tümen asker kalmış. Onların da ikisi arap, çeyreği dümbelekci mevlevi, çeyreği de deliorman maaciri. Hemen yeni birlikler kurmaya girişir. Emme mevcut arap askerin isyan ihtimalini de sonlandırmak lazımdır. Napalım napalım? Hah buldum, zeki ve kendi uluslarına önderlik edebilecek ne kadar milliyetçi arap subay varsa yanlarına biraz da göstermelik türk subay katıp çanakkale'ye gönderelim. Belki 90 yıl sonra birileri çıkar, bizim osmanlıyı yıkacak diye allahından bulup da şehit olsun diye Çanakkale'ye sürdüğümüz bu arapların osmanlı yıkılmasın diye şehit olduğunu filan nutkeder, tazesinden ironi olur ^.^







Yasal Uyarı: Bu filmin çekimi esnasında hiçbir kediye ve gayrimüslime zarar verilmemiş, sadece görmezden gelinmişlerdir, as usually.


9 Nisan 2013 Salı

Okumak

Birbirimize sıkça sorduğumuz bir soru ikilisi: Ne okuyosun-Ne okumamı tavsiye edersin? Bazen dualist can sıkıntısından kurtulup karşılıklı bir muhabbete meze olsun diye, bazen de bir umut kendi sıkıntını aşmaya yol olur diye. Okumak kıvamını tutturursan tadından yenmez bir zaman öldürgeci olduğu gibi, tekrar tekrar aynı yemeği apayrı bir tadla yiyebilmenle de yenilenebilir bir besin kaynağı. Aynı kitabı farklı zamanlarda okuduğunda aldığın tad da değişir sanki.

Uluların ulusu Battlestar Galactica'daki tost makinaların en bi akıllısı Cavil Bırodır; yaratıcısına, beni insan gibi yarattın, Cylon Baseshipin penceresinden bir süpernova patlamasını temaşa ederken  orada milyonlarca renk dansederken ben insanların görebildiği sayıda renkle yetinmek zorundaydım laned olsun robotluğuma, i dont want to be human diye isyan eder:

http://www.youtube.com/watch?v=kwfBGoH9CR8&list=PLD6024E4317EC8FAA

Gözümüzün kusurluluğu bir saylon demese de malum. Malum odaklanma kapasitemizin yetersizliği nedeniyle gördüklerimizden birini seçip diğerlerini flu geçmemiz. Okumakta da aynısı oluyor sanki. Sanki o an zihnin hangi gözlüğü takmışsa o gözlükle okuyorsun aynı hurufatı, hurufattan mamul sözcükleri ve sözcükler hiç değişmese de sana anlattıkları değişiveriyor gözlüğün değiştikçe. Aynı sözcükte bambaşka manalara odaklanabilmek. Aslında orada şair bayrağa seslenmiyor da biz sesleniyoruz sanki bir öncekinde bayrağın direğine seslenmemize inat.

Kevorkyan'ın The Armenian Genocide A Complete History kitabını okurken Beşinci Kuvve-i Seferiye'yi bir imha kuvveti olarak sunduğunu gördüğümde ilk tepkim yok artık yalanın da kuyruklusu oldu. Öyle oldu çünkü ben beşinci kuvve-i seferiye'nin öyküsünü iyi biliyordum. Türk Anı Yazınındaki en akıcı kitaplardan biri olan ve kendi yazım macerası bile başlıbaşına bir öykü olan Yüzbaşı Selahattin'in Romanı'ndan okumuştum. Hani oğlunun  notlarını önce Kemal Tahir'e verdiği, onun bu notlardan Yorgun Savaşçı'yı yarattığı ve oğlunun nayır nolamaz benim babamın mücadelesi bu olamaz diyerek isyan edip aynı notları İlhan Selçuk'a teslim etmesi sonucu adı, adı olan bir roman ortaya çıkan Osmanlı Subayı Selahattin.

Bu romanda, Kevorkyan'ın yazdıklarının tersine, Bitlis'te, Muş'ta ermenilerin imhasına dair bir şeyler okuduğumu hiç hatırlamıyordum. Evet ermeni mevzuunda bir kaç satır vardı ama öyle katliamlar filan hiç yoktu. Zaten linkteki yazımdan da ayan beyan anlaşılıyor bu. Hemen kitap yığınlarından Yüzbaşı'nın romanını geri çıkardım ve tekrar hızlıca okumaya başladım. En kolay seçenek İlhan Abi'nin vatan uğruna sansürlemesi ihtimaliydi.

"Akşam olmuştu. Yemek yiyecektik. İçeceğimiz su, yanımızdan geçen Bitlis Deresinin suyuydu.
Bir nefer geldi:
-Kumandanım, suda bir sürü baş, kol, gövde var, dedi.
Hep koştuk.
Gerçekten Bitlis Deresinden insan leşleri akmakta...
Su adeta kızıllaşmıştı.
Tabii o gece bir şey yiyemedik.
İnsanlar savaşın ateşi içinde birbirlerini kesiyorlar, yüzlerce yıldan beri yanyana yaşamış olanlar, düşman gözüyle birbirlerini parçalıyorlardı."

Oysa esas sansürü benim zihnim yapmıştı. Müslümanlar katledildiğinde hemen o sıfatı cümle içine yerleştirenlerin iş ötekine gelince belirsiz sıfatla yazma taktiğini içselleştirmiş ve öyle okumuştum.

Bir başka gün, yine daha önceden okuduğum, Atanamayan Arabistan Padişahı Cemal Paşamızın kurmay başkanı Ali Fuat Erden'in Suriye Anıları'na bakınıyordum. Bilen bilir. 20. yy Türk İdarecisinin faziletlerinin şahsında mündemiç olduğu devasa bir abidedir Cemal Paşamız. Onun icraat anekdotlarını okumak bile idareciliğimizin tunçtan zafer heykelini canlandırmaya kafidir. İşte öylesine anekdotlara bakarken bir kıtlık anekdotu gördüm. Ali Fuat Erden, Havran-Şam güneyi- bölgesine zorla sürülmüş mültecilerin açlık ıstırabını görüp Paşasından Suriyenin tahıl anbarı konya ovası Havran'da müteşekkil buğday tepelemelerinden bu mültecilere yardım verilmesini rica ettiğinde Cemal Paşa gayet veciz bir yanıt veriyordu:

"Siz onların buraya niye sürüldüğünü anlamadınız galiba."

Birileri bana kitap tavsiyesi filan sorduklarında yanıt verememem bundan. Okuyacak, benim gözlüklerimle okumadığı için püfff bu muydu leyla diyecek ve ben her seferinde bir de benim gözümle görseniz demek istemiyorum galiba.

Okumak diyince, huruf diyince, sözcükler diyince. Cavil Bırodırla aynı dertten muzdarip hurufi'yi hatırlamamak olmaz.