9 Şubat 2013 Cumartesi

Bin Yıllık Yolculuk IV- Allah Gören Masum Tengri

Oğuzlar hazır Sir Derya kıyısında bohça denliyorken bu yolculuğun olmazsa olmazı dine de giriş yapmak lazım.

Ruma İmparatorluğu elçileri İstemi Kagan adına gelen elçilik heyetiyle birlikte iade-i ziyarete Batı Türk Kaganlığı'na geldiklerinde Türklerin ilk yaptıkları demir mamul almak isteyip istemediklerini sormaktı ki elçi bunu kendilerinin demiri işleyebilecek kadar ileri olduklarını gösterme sevdasına yorsa da bu hiç kuşkusuz efsanevi çıkışlarına bir saygı ifadesi ve göndermeydi. Hemen akabinde ise iki türk, elçi heyetinin etrafında şarkıya benzer bir şeyler mırıldanarak tepinmeye ve ateşle onları temizlemeye koyuldu. Elçiler bunun ne demek olduğunu anlamasa da Türkler kendi dinlerince heyeti kutsuyor ve ateşle temizliyorlardı.

Jön Türk- Arap ilişkilerine dair okuma yaparken 1912 civarında Mekke ve Medine'den İstanbul'a iletilen temel şikayetin bedevilerin hac kervanlarını soymasına dair olduğunu okuyunca şaşırmıştım. Şaşırma nedenim soygun değil bunun değişmezliği olmuştu. Çünkü 9.yy'da da, 10.yy'da da, 13. veya 16.yy'da da bölgeye egemen olan devlete giden şikayet aynıydı: bedevilerin hac kervanlarını soymaları. Allah'ın ilahi nefesinin ilk kez hissedildiği o dağa sadece bir kaç km uzakta olan bedeviler o nefesin binlerce km uzaktaki okyanuslara erişmesine inat aradan geçen 1400 yıla rağmen hiç oralı olmadan aynı günahı işlemeye devam ediyorlardı. Çünkü geçim kaynakları buydu. Bir göçebe geçim kaynağı aynı kaldıkça kendi bildiği dinden asla çıkmaz. Siz o dinin adını ne koyarsanız koyun.

Bin Yıllık Yolculuk'un en önemli taraflarından biri de kuşkusuz bizim din değiştirme serüvenimiz. Ve bu sözkonusu olduğunda arap bedevi ile türk göçebe arasında zırnık fark yok. Siz onu hangi dinden sayarsanız sayın, Arap ve Türk göçebe biji bıratiya gelan diye bağırır ve kendi bildiği dine devam eder. 

Türklerin din değiştirme serüvenini ifadede iki tip yaklaşım mevcut. İlki tipik Türk-İslam Sentezissimo yaklaşımı ki, Türklerin eski dininin tek tanrıcı gök-tengri dini diye bir şey olduğunu ve bunun islamla benzeştiğini, bu yüzden yeni dinin kolayca benimsendiğini ders kitapları vasıtasıyla tüm eğitim hayatımız boyunca zihnimize kazımaya uğraşır. Diğer yaklaşım ise bu sentezin karşısında konumlandığını iddia eden -sıklık kendine solcu diyen- bazılarının Türkler kılıç zoruyla müslüman oldusudur.  

Din değiştirme mevzusunda söze Türkler diyerek başlayanlar hangi fikriyatı savunuyorsa savunsun gaflet ve dalalet içindedir. Usandırıcı sıklıkla tekrarladığım üzere Türk tarihi demek kavimler bazında ayrı ayrı tarihler demektir. Bütün halde birleşik olarak hareket eden bir türklük ideolojik muhayyileler haricinde yoktur, varolmamıştır. Bu muhayyilelerin sağcı veya solcu olması da durumu değiştirmez. Yani siz en bi solcu bile olsanız söze türkler diye başladığınızda aynı fiktif ortamda patinaja başlamışsınız demektir.

Din, kurucusunun hayali ne olursa olsun çevresel somut koşulların şekillendirdiği bir yapıdır. Iscak çöllerden sonuncu fışkırışlarını yapan arapların halifesi Emevi Abdülmelik'in, ulan maliye Bizanslılarda devlet teşkilatı Sasanilerde, hani marcinal bizdik, hani kazanan bizdik diye sızlanmasına sebep olacak derecede bizans ve sasani eliyle soslandırılıp tatlandırılmış halinin bozkırın var ettiği Tengri inancıyla benzeş olduğunu söylemek somuta oturmaz. Tengri inancının tek tanrılı bir din olduğunu iddia etmek Yer-Su(b) tanrılarına ve tapındığımız atalarımıza and olsun ki allahsızlıktır. Kaldı ki türk kavimleri oturup tenrgili tenrgili islamın gelmesini beklememiştir. Sözkonusu olan inançsa Orta Asya göçebesi moğolundan türküne bağnazlık bilmez, ayran gönüllüdür. Daha ilk Göktürk Kaganlarından Taspar budist olup koskoca Bugut Anıtı'nı diktiği gibi diğer kavimler de o civarda bulunan her dinle dirsek temasında olmuştur. 

Zaten islam ve türkler mevzuunda mesele gelip gelip hep aynı yerde düğümlenir. Emevi Halifelerinden Hişam; bir umut, yılmadan usanmadan araplar ile savaştığı için Ebu Muzahim(toslayıcı, boynuz vuran,zahmet veren) lakabını taktıkları, Türgiş Kagan'ı Su-lu'ya elçi göndererek müslüman olmasını teklif eder. Su-lu elçiye sorar: Müslüman nedir? Elçi, müslümanların şehirlerde yaşadıklarını, aralarında demirciler, berberler ve terziler bulunduğunu anlatır. Hakan bir kaç gün sonra elçiyi yanına çağırır ve bir tepenin üstünden her boyun sancağını ayrıca açtırarak o boya bağlı atlıların tepenin altında toplanışını seyrettirir. Sonra elçiye döner ve benim savaşçılarım arasında demirciler, berberler ve terziler yok. Eğer onlar müslüman olurlarsa, onun bütün emirlerini yerine getirecekler. Bu durumda onlara kim yiyecek verecek? der. Bir nev'i bu adamlar nereye sıçacaklar sendromu göçebe halimizle müslüman olmamamızın da özetidir.

"Türkler"in isteyerek veya kılıç zoruyla müslüman olduğu iddiası türklerdeki kavim gerçeğini reddetme ve islami geçmişi eskiye taşıma çabasında aynileşir. Bu ise gerçeği bükme ve pozitif veya negatif yönde idealize etme çabasındandır. Kılıçcılar için temel argüman Emevi-Türgiş mücadelesi iken ötekiler de Abbasi Ordusundaki Türk askerleri üzerinden ilerler.

Öncelikle Türk Kavimleri kılıç zoruyla filan müslüman olmamıştır. Kuteybe Bin Müslim'in Maveraünnehir'i fethedişi üzerinden bunun takdimi iki hususu bilerek veya bilmeyerek pas geçer: ilki Kuteybe'ye bazen yenilen bazen yenen türklerin kavim olarak müslüman filan olmadığı daha da ötesi o zamanki Emevi iktidarının zaten müslüman olmalarını istemediği gerçeğinin yok sayılması, ikincisi ise Emevi ve Türgiş savaşlarına sahne olan Maveraünnehir'in yöneticilerinin türki aristokrasi ünvanları taşısa ve hatta eski Aşina Klanının batı kanadından olsalar dahi halkın iran asıllı bugün tacik dediğimiz sogdların soyundan geldiği yörenin henüz gerçek manada türkleşmediğidir. Yazılı kaynakların açık ve net olarak gösterdiği Türklerin islamı  kavim yığınsallığında olarak ilk kez X.yy'ın ikinci yarısında(bahsolunan zamandan çok sonra) benimsemeye başladığı ve bu benimseme esnasında -alışılageldik çatışmaların ötesinde- herhangi bir kılıcın kendilerini dürtmediğidir.

Türk-İslam sentezcileri ise Abbasi Ordusundaki Türklerin hastasıdır. Onların nezdinde sentezlerinin ilk numunesini bulur ve tüm güçleriyle parlattıkça parlatırlar bu hususu. Hemen açarlar Cahiz'in Türklerin Fazileti kitabını şişindikçe şişinirler. Oysa bir kitap, hele kitapların velinimetlere ithaf olduğu dönemde yazılmışsa, hemen bit yeniği aramak, önce bir tenkid süzgecinden geçirmek gerekir. Cahiz'in bizlere övgüler döşendiği kitap da kendi döneminin ürünüdür. Nedir bu dönemin özelliği: Meşhur masal kahramanı Harun Reşid'in oğlu Mem'un veliaht sıfatıyla bulunduğu Horasan Valiliği döneminde türk kölelerin askeri değerini takdir eder ve onlardan müteşekkil özel bir birlik kurarak bunlar sayesinde iktidarı ele geçirir, korur. Ancak yıllar ilerledikçe all this happened before and it will again çemberi tekrarlanır. Halifeliğin Türk Praetorları 30 yıl içinde madem muktediri koruyan biziz perde arkasındaki iktidar da biz olacağız diyerek halifeleri kukla haline dönüştürerek ülkeyi lüleden emmeye başlarlar. Yani Cahiz aslında Türk Milletine değil o sırada Bağdat'ın hakimi olan Türk Askeri oligarşisine övgü düzüyordu. Tesadüf olmayarak biz türkler Cahiz'in türkler hakkındaki övgülerini tüm eğitim hayatımız boyunca öğrenirken aynı dönemde başka araplarca yazılmış ve türk askeri oligarşisinin zorbalığına, ülkenin artı değerini insafsızca sömürmelerine, islam uygarlığına zarar vermelerine dair iddiaları, serzenişleri, ithamları asla görmez, okumayız. İlk Müslüman Türk devletleri ünitelerimizin ayrılmaz parçaları İhşidler ve Tulunoğulları bu şekil Praetoryen Muhafızların iktidarlarıdır. Tıpkı bir Samani kölesinin kurduğu Gazneliler gibi. O Gazneliler ki en meşhur hükümdarları Mahmud, kendisinin türklüğünü vurgulayan bu zamanın ilim adamlarına inat Fars'ın altın kitabı Şehname'nin adanılacağı kadar farsileşmiştir(Kürde Cizre kıyısında türkü çığıran bir çoban kadar bile hizmeti geçmeyen, kürd gencoların nicklerinin efendisi Selahaddin Eyyubi ile karşılaştır ^.^).

13.yy öncesine dair Türklere dair bir şey zikredilecekse muhakkak kavim de zikredilmelidir. Eğer kavim zikredilmiyorsa gerçek manada türkleri kapsayan bir husus yoktur. O yüzdendir ki türklerin islamiyeti kılıç zoruyla kabul ettiği de, türk köle ordusu üzerinden türklerin 8. yy'da müslüman olduğu iddiası da aynı şekilde gerçek dışı, bugünün uydurması hurafelerdir.

Türk Kavimleriyle İslamlar arasındaki ilişki tüm atmasyonların ötesinde X.yy'a dek savaş halinde devam etmiştir. Öyle ki tüm Maveraünnehir bölgesinde "kafir" türklerin akınlarını engellemek için bir nev'i minik çin sedleri olan duvarlar örülmüş, savaşçı dervişlerin üslendiği ribatlar kurulmuştur. Ancak X.yy'ın ikinci yarısında Karluk Kavmi ve bir takım diğer kavim bakiyelerini de içeren Karahanlılar ilk olarak topluca islama geçmiştir. Yalnız bu sırada Türki Kavimlerin çoğu hala pagandır. Bölgedeki tüm Türk Kavimlerinin müslüman olması için daha yüzyıllar vardır. İkinci olarak halkca İslam dini ile şereflenenler Oğuz Kavminden bir gruptur ki bunlar Sir-Derya Irmağı kenarında Bin Yıllık Yolculuk'a başlarken bıraktıklarımız oluyor. 

Bu noktada Allah Gören Masum Tengri'nin islamla şereflenmesinin henüz Hira Dağı'na 3 km mesafede haç kervanlarını soyan bedevinin islamla şereflenmesinden farklı olmadığını unutmamak gerek. Göçebe Oğuz için yaşam tarzı aynı kaldığı sürece bağlı olduğu boyun veya beyin dininin şu veya bu olması önemsizdi. Öyle ki Selçuk açısından müslümanlık kendisinden vergi almaya gelen kavimdaşı pagan Oğuzlara artık müslüman olduğunu ve kafirlere vergi vermeyeceğini söylemekten ibaretti. Karahanlılar açısından ise eskiden beri süregelen diğer kabile ve boylara yağma akınlarını gaza adı altında kutsal bir hukuksallığa kavuşturmaktı.

Türk Kavimlerinden bazı boyların miladi X.yy sonu ve XI. yy içerisinde islamın kapısından içeriye ayak basışı ilk etapta uhrevi olmaktan ziyade maddi bir hareketti ve maddi sonuçlara yol açtı. İslam 20.yy'daki türkçülerin ümmetcilik açısından lanetlemesine rağmen paradoksal olarak o ana dek kabile mikrokozmosu haricinde herhangi bir aidiyet geliştirmeyen türk göçebesinin yerleşiklikle birlikte kendini daha makro bir kozmosa aidiyet hissetmesini sağladığı gibi, arap ve farsilerin onları kendi kavmi etnik tanımlarının ötesinde Etrak adı altında genel bir tanımlamasına da muhatap kıldı. 

İslamın makrokozmosunun ayaklarına serdiği maddi fırsatları ilk farkeden doğaldır ki kara budun değil türk aristokratlarıydı. Karahanlılar kafir bir işgalci olarak değil, en az onlar kadar hak sahibi müslümanlar olarak yerel halkın da onaylaması altında MS 999 yılında Buhara'yı işgal ederek Samani Devleti'ne son verdiğinde, Maveraünnehirdeki İrani kavimlerin egemenliği de ebediyyen son buluyordu.

Emme başka birileri daha vardı ki islam dairesi içinde adım attıkça Maveraünnehr'den -iki nehir arasından- çok daha ötesinde hedefleri ele geçirmeyi hayal ettiler ve de geçirdiler. O kadar ötesinde ki çölde aç bilaç gezen bu göçebelerin lideri yola çıktıktan sadece 20 yıl sonra Bağdat'ta halifeden iki karanın ve iki denizin hükümdarı ünvanını alıyordu. Bu törenden 20 yıl filan sonra ise aynı şehirde Kaşgarlı Mahmud, o dönemki Türk Dünyasına dair bir Türk tarafından yazılmış yegane kaynak olan ansiklopedik lugatini yazarken aklında onların kavmi vardı. Kendisi o kavimden olmamasına rağmen, ben yalnızca büyük kavimlerin adlarını verecek küçükleri zikretmeyeceğim; onların altkavimleri dışında, bunları insanlar bilmeli derken, kuşkusuz insanlarla bunu zaten bilen Türkleri değil lugatinin hedeflediği kitle olan arapları kastediyor ve onları o coğrafyanın yeni efendileri hakkında bilgilendirmek istiyordu. Çünkü artık Oguzlar'ın Bin Yıllık Yolculuk'u başlamıştı. Ha ha haftaya Oğuzlar geliyor haftaya .





Hamişine hım hım: Bu kadar Kaşgarlı Mahmud dedik. Ülkemizde kendine Türk Tarihi uzmanı diyen, bundan ekmek yiyen tonlarca akademik titülerli insan var. Doğaldır ki hepisi de Kaşgarlı Mahmud'a sonsuz derecede hayranlık duyar. Yine hepisi laf oraya geldi mi Kürdistan diye bir ülke yok hani nerde kaynak diye ötmeye başlarlar. Kaşgarlı'nın lügatinin başında bir de Türk Dünyası haritası vardır. Haritanın altlarında Azerbaycan ve Suriye ülkeleri arasında nal gibi Kürt Ülkesi yazar.

5 yorum:

Adsız dedi ki...

Cumhuriyetin ilk 5-10 yılında istiklal mahkemelerinde asılan öldürülen, idam edilen vs insan sayısına dair bir istatistik var mı? Kaç kişi öldürüldü?

ezikjakoben dedi ki...

bıji serok apo

ebedi olur dedi ki...

nikini görünce önce oral yolla penis büyütme reklamı sandım

Adsız dedi ki...

Yaziyi sonuna kadar okudum. Turklere "pagan" demek ve Tarihi belgelerde gecen "kurdistan" tanimlamasinin anlamini bilmemek iskembe-i kubradan salladiginizi ve cehaletinizi ortaya koyuyor. Osmanli'nin kurdistan dedigi yeri simdinin guneydogu ve dogusu zannediyirsunuz. Tarihi belgelerdeki kurdistan tanimi hakkari yoresi icin yapilmistir cunku diger dogu ve guneydogu sehirleri turkmendir. Osmanli Avrupadaki topraklarina Rumeli diyordu. Ezici bir sekilde Turk cogunlugu olmasina ragmen! Bu komplekssiz bir tanimlamadir. Ama sizler gibi belgesiz, mabadinizdan uydurdugunuz seyleri usenmeden yaziyorsunuz. Turklere pagan derken hangi kaynaklari baz aldiniz? Kürdistan kelimesi tarihi belgelerde gecer ama bunun kürtlerin yadigi yeranlamina geldigini akledemediniz mi? Kurt ulkesi anlamina geldigini nerden uydurdunuz? Bu kadar uzun bir yazi yaziyorsunuz ama bilgilerinizi destekleyecek guclendirecek kaynakcaniz yok cunku bunlar bilimsel degil ideolojik, saplantili ve yalanci seyler.

ebedi olur dedi ki...

yorumunuz için teşekkürler. adeta ideolojik, saplantili ve yalanci seyler tanımının ete kemiğe bürünmüş hali olmuş :)