9 Şubat 2013 Cumartesi

Bin Yıllık Yolculuk III- Ötüken Yolu Yokuştur

Bin Yıllık Yolculuk'a başlarken yüz yıl önce kafamıza geçirilen Göktürk börkünü çıkarmak, gerçek yerine koymak zorundayız. Çünkü adına Türk denen milletin başına 19.yyda 8.yydaki Türk Budununun külahını 19.yy'daki anlamıyla geçirdiğimizde sadece bir külah geçirmiş olmuyoruz. Bu külahın yanısıra; milletin tanımından kapsamına, oradan maddi tarihine dek her şey ama her şey karışıyor. Bu adına cumhuriyet diyen ve cumhurun kurtuluşunu anadoluyu fikren bir açık hava hapishanesine çevirmekte bulan kurucu ideolojinin bile isteye yaptığı bir eylem. Ama burada kastedilen manada göçün kendisi başlı başına bir ideolojik eylem zaten. Yani yerli ideoloji kendisi bir şey icat etmedi, uygar batının icat ettiği bir ideolojik kalkanı sahiplenmeye çalıştı yalnızca.

O halde önce "göç" üzerinden yürütülen ideolojik savaşı ve sonra Kök-Türk börkü üzerinden o börke atfedilen kutsiyet ile maddi temellerinden koparılarak manevi ululamalarla idealize veya barbarlar tınlamalarıyla şeytanize edilen Orta Asya bozkır uygarlığının maddi temellerinin biricik biçimleyicisi coğrafi koşulları hatırlamak lazım.

Göç ideolojik bir mevzu. İdeolojik çünkü şu anda mevcut dünya topraklarını paylaşan ülkelerden hiçbiri ama hiçbiri tarihin bilinen dönemlerinden beri orada yaşayan kavimler değil. Ama eski ama yeni, ama az ama çok mesafeden göç etmiş insanlardan müteşekkil tüm ülkeler. Bugün adına Moğolistan dediğimiz ülke bile moğollarca tam olarak M.S. X.yy'da ele geçirilmiştir. Mültecilerden bu kadar nefret etmemizin nedeni belki de bu. Bize fakir mülteci zamanlarımızı hatırlatmaları ^.^

Halen cihan hakimi olan Garp Medeniyyeti -god save the civilization- ingilizinden rusuna tüm dünyada zafer sancağını dalgalandırdığı o muhteşem "19." yüzyılı'nda kendi mülteciliğini tarihsel bir hakka dönüştürmek için göç silahını kuşandı. Bunun için kendilerinden aşağıda gördüğü hindlileri bile kullandı. Dilsel benzerliklerden hareket ederek tarihin yazısız devirlerinden kalma bir ortaklık peydahladı: Hint-Avrupa Dil Ailesi. Bu dilsel ortaklığı bir uygarlığa tahvil etti sonra. Ve dedi ki; çok çoook eski zamanlarda bizler Asya civarında aynı millettik. Bu bildiğimiz uygarlığı biz yarattık. Sonradan kimimiz evropaya kimimiz hinde göç ettik, ayrıldık. Bu türkler, moğollar, ötekiler vesaire falan var ya, onlara ateşi veren prometeus bizdik, yoksa bu maymunlar ne anlar uygarlıktan. O halde İvan İvanoviç'in Asya'yı istila etmesi zaten zamanında atalarına ait toprakları geri almasıdır. Biritiş ofiser hindistan'da yelpazeli kolonicilik oynuyorsa aslında atalarından kalma hakkı geri almış masum bir mirasçıdır.

Bu, tanıdık bir başka arkadaşın tüm dünya uygarlıkları türklerden neş'et etmiştirine o kadar çok benziyor ki, millet adı bölümü hariç, adeta aynısı. Göç mevzuu nasıl olup bittiğinden ziyade evropalıların şimdiye dair hakimiyetlerini dayandırdıkları payanda olduğu için bir çeşit ideolojik temeldir ve yine bizim bozkurtların karşı çıkışı da aynı düzlemde bir öykünme ve taklittir. O yüzdendir ki "göç" konusu alabildiğine materyalist bir hadise olmasına rağmen geçmişteki maddi temellerinden koparılır ve "şimdi"nin ihtiyaç hissettiği ideolojik anlamlarla berkitilerek alabildiğine soyutlaştırılarak idealize edilir.

Öbür türlü Altay Dağlarının eteklerinden Macaristan Ovalarına kadar tıpatıp aynı coğrafya uzanırken ve geçmişte insanlar bu bozkır otoyolu üzerinde benzeş bir uygarlık sürdürürken şimdide bu otoyolun tam ortası zihnimizde mamul demirden Ural kapılarıyla kesilmezdi.

Bin Yıllık Yolculuk dediğimiz şeyin maddi temeli göç edenlerin yaşadıkları coğrafya. O coğrafya oradaki uygarlığı biçimleyen. Biçimleme dediğimiz zaman az buz bir şey değil. Yeme içmelerinden kültürlerine, toplumsal sınıflarından siyasi yapılarına, tanrılarından tabularına kadar her şeylerini o biçimledi.

Teknoloji sağolsun  https://maps.google.com/ adresine tıklayıp arama kutusuna Orkhon veya Selenga yazdığımız zaman hepimizin okul sıralarında sürekli dinlediği tarihi yurdu hem de uydu görüntüsünden görme imkanımız var artık. Eğer sıkılmaz da görüntüyü büyütüp Selenga Nehrinden Baykal Gölü'ne doğru ilerlerseniz göreceğiniz, afedersin it bağlasan durmaz kocaman bir hiçliktir. 21.yy'ı idrak ettiğimiz bugünlerde bile böylesine hiçlik dolu bu yerlerde 2 hatta 3 bin yıl önce nasıl yaşar insan?

Tayga denilen uçsuz bucaksız ormanların bittiği yerde yine uçsuz bucaksız bozkırlar başlar. İklim koşulları kısıtlı sahalar hariç tarıma izin vermez. Bu ise hayatın temelini hayvancılık yapar. Hem coğrafyadan kaynaklanan iklim koşulları nedeniyle, hem de hayvancılığın doğası gereği yaz ve kışa göre göçmek zorundaydılar. Bu coğrafi kısıtlar aynı alanda birlikte yaşayabilecek insan sayısını da belirler, sınırlar. Kısıtlı bir otlağı paylaşabilecek hayvan ve onları paylaşabilecek insan sayısı bellidir. Bu ise baştan beri kabilelere bölünmüş bir hayatı dikte eder. Ve bu göçebeler hayatta kalmak istiyorlarsa en iyi kışlak ve yaylaklara sahip olmak, olmaya çalışmak zorundaydılar. İnsanlar çoğu zaman göçebeliği sürekli bir yerden bir yere gitme olarak tahayyül eder. Oysa çarvacı göçebeler de bir çeşit yerleşiktir. Kaynakları tükenmediği sürece her yaz aynı yaylağa, her kış da aynı kışlağa giderler, gitmek isterler. Bu yaylakları veya kışlakları korumak zorundadırlar yoksa ölürler. Bu kadar basittir hayatları. Atalarımız at binen koyun çobanlarıdır çünkü bu tip bir göçebe hayata inek veya sığırlar değil koyun ve atlar dayanabilir sadece.

Bozkır dünyasında tarı'm bilinmez bir şey değildir emme yapılabilecek alan çok az ve ona uygun iklim çok çok kısadır. Yoksa Hunlar, Türkler veya diğer göçebeler Çin'den ipek kadar darı da isterler olmayan tar(ı)lalarına inat. Bugün bile yere düşen ekmeği öpüp başa götürmemiz, kenarda yüksek bir yere koymamız islamın vazettiği kutsallık değil, ekmeğin ele geçmeyen bir meta olduğu göçebe zamanlardan kalma bir kutsallaştırmadır. Tarımsal ürünlerle yaşamasını idame ettirecek gıda stokunu hazır edemeyen bozkır göçebesi için en ufak bir olumsuz iklim olağanüstülüğü(karın erken yağması, otların vaktinde yeşermemesi) hayatta kalmalarını sağlayacak biricik varlıklarını, hayvanlarını kaybetmeleri ve kendilerinin de sürüler halinde halinde ölmeleri demekti. Böyle bir durumda yaşayabilmek için tek çareleri diğer kabilelere saldırıp onları hayvanları için yem bulabilmeyi umdukları yaşanabilir yaylak ve kışlaklardan sürmek veya ihtiyaç duyduklarına sahip olan yerleşikleri yağmalamaktır. Ve bittabii sürekli bir yoksunluk/yoksulluk(tanımı kendi içinde, yok ulan yok anlamıyon muuu) içindedir göçebe. Moğolları ziyaret eden bir fransız elçisi sarayında şöyle rapor verir: Onların prenslerinin yediklerini bizim at uşaklarımız yemeyi kabullenseydi siz de dünyayı fethederdiniz. 

Bozkırla ilgili temel bir yanılgı da yerleşiklere karşı tarihin başından beri mutlak bir gerilik içinde bulunduklarını varsaymaktır. Oysa bozkırın problemi yerleşiklerle başabaş giden "uygarlaşma" çizgilerinin mevcut coğrafi koşullar altında belirli bir yerde donmasına karşın yerleşiklerin yeni yöntem ve çözümlerle yola devam etmesidir. Bozkır Demir Çağı'ndan daha ileriye gidemezken yerleşikler devam edebilmiştir. Öbür türlüsü olsa idi yerleşik çinliler bu farkın açılmadığı zamanlarda kendi imparatorluklarının zulmünden öbek öbek göçebe hun toplumuna kaçmazlardı. O meşhur Çin Seddi'nin göçebe saldırılarına karşı yapıldığını herkes sakız gibi çiğner durur ama aynı seddin sadece insanları dışarda tutmadığını, aynı zamanda ve daha da önemlisi içeridekileri içeride tutmaya yaradığını hep unuturuz.  

Göç'ebenin göçü coğrafyanın şart koştuğu kavimsel ayrılığın altı iyice çizilmeden anlaşılamaz. Şimdi hepsine birden Türk dediğimiz kavimler kendilerine ait sahalarda birbirlerinden ayrı yaşayan(hatta aynı kavme bağlı boylarda bile sahalar ayrıdır), birbirleriyle değil kavimlerarası kimi kez aynı kavmin boyları olarak dahi ölümcül düşman olan ve neredeyse durmadan kendi aralarında savaşan topluluklardır. Türkçenin ne kadar süper bir dil olduğunu ispatlamak için tuğla büyüklüğünde kitap yazan, Türk Milleti denen kavramın en bi bilincine varmış Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügatit Türk kitabında, Türk Kavimleri yirmidir der ve türkleri rum diyarına en yakın olandan başlayarak coğrafi konumlanışlarını baz alarak, önce beçenek gelir diyerek saymaya başlar. İşte cumhuriyet tarihçiliğinin tarihin başından bugüne yekpare bölünmez bütün ulu türk milletimiz saçmalığıyla beyni yıkananlar bu kavmi farklılığı öğrenmedikleri için mesela bizim tersimize adını o meşhur Göktürk anıtlarında geçtiği şekliyle hala koruyan nadide bir örnek olan Kırgızlara bakar ve bunlar niye kendilerine Türk demiyolar yae diye dudak büker.

Kırgız demişken, eski çin kaynakları kırgızları kızıl-sarı saçlı ve mavi gözlü olarak tarif eder.


                                                             küçükken sarışınmışım ^.^
                                                   
Türklerin Göçü dediğimiz şey domino oyununa benzer. En uçta bir türk kavmi hareketlenir; kimi kez otlakların hayvanlarına yetmez hale gelişidir neden, kimi kez ise bir başka göçebe türk kavminin aynı nedenle saldırısı. Sonra topraklarını bırakmak zorunda kalan kavim bir yanındakine saldırır, sürer onu topraklarından ve ilanihaye bu dominonun sonuna, bugünkü ukrayna ve balkan topraklarına dek sürer. Aslına bakılırsa evropalıların doğudan gelen durdurulamaz gaddar zalimler diye küfrede küfrede anlattığı kavimler bu domino oyunundaki en son taş, zincirdeki en zayıf halka, yeniklerin en yeniğidir dalga geçercesine.

Yalnız kavimsel ayrılık ve düşmanlık derken bunun kendi etnik kimliğini kesinkes çizgilerle oluşturmuş kavimler arasında yaşandığını düşünmemek lazım. Coğrafya nasıl ki göçebeye kavimler şeklinde ayrılığı ve düşmanlığı dayatırsa kavimlerarası geçirgenliği de dayatır. Bu yapı 16.yy'a dek alabildiğine esnektir. O yüzdendir ki tarihin ilk noktasında Bayırku, Tarduş veya Töles adları ile karşımıza çıkan kavimler başka bir zamanda bambaşka bir adla karşımıza çıkar. Kavimler, özellikle altboylar, sıklıkla parçalanır ve bambaşka bir adla içine başka boyları da alarak tekrar oluşur. Bu aynı zamanda göçebenin ölümsüzlük sırrıdır. Şu veya bu kavmi yenmeniz, kılıçtan geçirmeniz mümkündür belki ama kısa süre sonra sağ kalanlar başka bir kavme veya boya hatta etnik kimliğe dönüşerek karşınıza yine dikiliverir. O yüzdendir ki SSCB ilk iş bu boy ve kabile yapısını dağıtarak soyunmuştur göçebelerden şimdi türki cumhuriyet dediğimiz ulusları yaratmayaAd aynı gibi olsa bile o ada ait kavmin insan içeriği bambaşka olabilir mesela. Aslında kaba materyalizmin temel kuralıdır olagelen: hiçbir şey vardan yok, yoktan varolmaz. Değişir, dönüşür sadece.

Bugün adına Türk dediğimiz kavimlerin birbirleriyle ölümüne kavgaları, birbirlerini yerlerinden etmeleri, yine tüm bu hengame içinde kavimlerin-boyların değişim ve dönüşümleri. Sir Derya Nehri kıyısından Bin Yıllık Yolculuk başlarken yolcularımızın heybelerinde mutad üzre bunlar vardı. Ama mutad olmayan bir şey yaptı onlar. Bin yıl boyunca mutad olduğu üzere Orta Asya bozkırlarından Macaristan Düzlüklerine doğru Hazar Denizi'nin kuzeyinden süregelen yolculukta bir anomali olarak güneye doğru gitti bir kısım (O)Guzlar. O guzlar ki söylediğim değişim ve dönüşümü kanıtlamak istercesine MS 9. yy'a dek yazılı kaynaklarda Oguzlar vardı ama o Guzlar yoktu. Ne kavimler gördüm zaten yoktuuular.




2 yorum:

Adsız dedi ki...

Oğuz> Okuz>Ox>Oküz>Öküz>Hilal değil boynuz>Okuz>Ox>Oğuz.

ebedi olur dedi ki...

ok > og > oguz ok > og > ogur

çoğulu r li türk dilleri, z li türk dilleri ayrımı

og > oglan/ogul
og > ov(a) (oğlu/kızı anlamında rusca soyadı takısı) diye gider bütün bunlar sağolasın.