26 Kasım 2013 Salı

Bin Yıllık Yolculuk IX- Cehalet Mutluluktur

Gerçi kim söylendi bunda Türk dili
İlla malum oldu Ma'na menzili

Çün bilesin cümle yol menzillerin
Yirmeğil sen Türk ve Tacik dillerin

Ta ki mahrum kalmaya Türkler dahi
Türk dilinde anlayalar ol Hak'ı

Kamu dilde varıdı zabt-u usul
Bunlara düşmüş idi cümlü ukul

Türk diline kimsene bakmazidi
Türklere hergiz gönül akmazidi

Türk dahi bilmez'idi ol dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri

Bu kitâb anunuçun geldi dil'e
Kim bu dil ehli dahi ma'ni bile

Türk dilinde yi'ni mani bulalar
Türk ü Tacik yani yoldaş olalar

Yol içinde birbirini yirmeye
Dile bakub ma'niyi hor görmeye

Bazı kelimeleri güncel kullanımlarıyla değiştirir, Vezne uysun diye hurufata tasaddi yapılan yerleri de hafifçe düzeltirsek cillop gibi bir 20.yy milli uyanış edebiyatı şiyiri olur bundan. Oysa 14. yy başından kalma. Türkçenin bizatihi türklerce küçümsenmesinden yahud günlük kullanımda başka dillerin -şimdi ingilizcenin olduğu gibi- tercihinden dolayı hayıflanılması da her şeyin All this has happened before All this will happen againiumdan mamul olduğu tekerrür cumhuriyetinde yeni bişi değil demek ki. Hatta örneğe bakılırsa en eski geleneklerimizden biri. Bu dizeler, ne yazık ki hep Babai İsyanı ekseninde anılagelen oysa kuşaktan kuşağa yaptıklarına bakılırsa bir çeşit Türki Rönesansın Medici Ailesi olan, Baba İlyas soyunun üçüncü kuşak temsilcisi Aşık Paşa'nın Garibname adlı eserinden. Aslında adı bile yeterince açıklayıcı: garibin, yani türkçenin namesi...

11.yy'da oynamaya başladığımız Grand Theft Anatolia oyununda Anadolu'yu istila eden kahramanlarımızın kavmi kimliklerine dair en sağlam kanıt dilleridir. Tüm yazılı kaynak eksikliklerinin ötesinde birinci tekil şahıs için kullandığımız "Ben", kişisel egomuzun derecesini ve anadoluya göç edenlerin/anadoluya güç yetirenlerin Oğuz boyları olduğunu gösterir(Ama fakat menim özüm yahşidirciler?). 

Daha tarihte kaydi nüfus sistemine ilk girdiği zamandan beri -dna dedektiflerine inat- etnik homojenlik göstermeyen bir grup insanın benzer sayılmasının tek nedenidir dil. Tanımcıbaşımız Öteki, çeşitli kavimleri Türk tanımçatısında toplarken karabaş veya sarışın olmalarından değil kullandıkları dilden hareket etmiş. Kaşgarlı da öteki imiş gibi hazırladığı Lügat'inin girişinde Türk olarak aynılaştırdığı kavimleri fiziksel özellikleri ile değil türkçeyle olan ilişkilerine göre konumlar, dil üzerinden aynılaştırır. Misal X kavminin türkçeden başka kendi dilleri de vardır(ilk asimile edilenler ^.^) veya türkçesi en saf olan Y kavmidir der.

Ne komik. Kaşgarlı Mahmud'un kitabı da yine türkçenin muazzamlığına dair bir savunma kitabı ve tıpkı Aşık Paşa gibi o da türkçenin başka diller karşısında namusunu korumak arzusunda. Türkçeye dair elimize ulaşan en eski yazılı kaynaklar hep aynı amaçla kaleme alınmış şanı büyük osman paşa plevneden çıkmam diyor kitapları(Mem u Zin'i yazan kürd ne diyordu eserinin başında?). Velhasıl: Tengridag, we have a problem.

Türkçe kimlik noktasında başat belirleyicilerden olduğundan türkçe sorunu Bin Yıllık Yolculuk'a paralel devam edegelmiş. Zira 14.yy akabinde 16.yy'da da Kemalpaşazade ki, gençliğinde yaptığı harmanlar nedeniyle ihtiyarlığında "bir çocuğa" dönüşen bunak II. Bayezid'in emri ile devasa bir türkçe tarih yazmış, hemen hemen aynı sitemleri yazmış türkçeye ve onun küçümsenmesine dair. Bu ızdırabın yeni versiyonlarını ise hepimiz milli eğitim bakanlığı torna tesviye atelyelerindeki çıraklığımızdan biliyoruz...

Leitmotifimiz hep aynı: türkçenin kıyaslanan dillerden daha az zengin/yeterli olmadığı, türkçenin korunması/savunulması zorunluluğu bla bla bla bla. Bugün akpistlerin tüm kemalizm tu kaka muhabbetlerine rağmen hala kürtlerin anadilde eğitim haklarını ertelemeye uğraşmasının, ana dil olarak türkçenin öğretilmeye çalışılmasının temelinde, bu iki hususta türkçeye duyduğumuz güvensizliğin aynen devam etmesinin etkili olduğunu düşünüyorum.

Dilin temel kimlik belirleyicilerinden olması; onun yazılaşma/resmileşme/iktidarlaşma serüveninin takibini yolcularımızın bir kısmının çevreden merkeze yerleşme/begleşme serüveni ile ortaklaştırıyor. Malum dilin (resmi)yazılaşması demek onun bir iktidar aygıtına dönüşmesi demek since Orhun Kazıtları. Anadoluda bir yandan koyununu otlatıp bir yandan da yağmasını yapanların kalıcı iktidarı ele geçirişlerini, bir ağacın iç halkalarından yaşını hesaplar gibi, dilin aşama aşama yazılaşması ile görüyoruz. Anadoluda Türkçenin yazılı dil haline gelişi Bin Yıllık Yolcularımızdan bir grubun -yine bir bunalım anında- yerleşik toplumu egemenliği altına alışı ve dönüştürmesi ve dönüşmesi aynı zamanda.

Bu yüzdendir ki farsileşen anadolu islam uygarlığında bu farsileşme temayülünün duruşu ile iktidarın el değiştirmesi eş anlı gerçekleşir. Türkçenin iktidar dili olarak platoya/ resmi platforma sızışı= farsileşmenin duruşu= Bin Yıllık Yolculuk'un türki kimliğinin anadoluya renk verir hale gelişi=3,14

13.yy'da ikinci dalga göçle birlikte anadolu işinin tamamlandığını söyleyenler bunu öyle bir ambalajlar ki okuyucunun aklına sadece rumların elinde kalan yerlerin fethi veya eldeki gayrimüslimlerin asimilasyonu gelir. Oysa aynı anda o zamana dek Selçukluya ait olanın da türk(çe)leştirilmesi vardır. Bu türkçeleştirme akraba ama farklı bir yaşayışın öncekini ele geçirişini(sonradan ona dönüşse bile) sembolize eder. Yatağındaki suyu kuruyan Seyhun'a doğru Ceyhun'dan su basmasıdır. O halde o malum türkleştirme kelimesinin bir hokus pokusla bu gerçeği örtmesine izin vermememiz lazım. Ne tesadüf ki türkmenlerin anadoluda iktidar gaspcısı olarak ilk başarılı eylemleri tam da söylediğim üzre şu veya bu gavur ilini istila etmeleriyle değil selçuklunun kalbini, Konya'yı işgalleriyle ve otorite sembolü olarak DİLlerini zorunlu tutarak gerçekleşmiştir.

Moderen Timesda ne vakit Anatolian Türkçe'ye dair gururî lakırdı etmek lazım gelse bismillahımızı Türkçe'nin resmi dil olmasına dair Karamanoğlu Mehemmed'in meşhur Mayıs 1277 Konya buyruğu ile yapmak sevimli bir geleneğimizdir: Şimdiden geru hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türkî dilinden gayri dil söylemeye. Buyruğun sahibi Mehemmed'in dedesi Nureddin'in Baba İlyas müridi olmasını(Ne tuhaf 13.yy anadolusunda gerçekleşip de ucundan kıyısından Baba İlyas'ın ruhunun değmediği hiçbir şey yok nerdeyse. Yoksa tuhaf değil mi?), Mehemmed komutasındaki türkmenlerin Konya'ya -işgalci olarak- zorla girmesini, tutunamayıp kaçtıklarında sevgili Mevlana'mızın sevgili oğlu Sultan Veled'imizin moğol kuklası selçuklu sultanına bu orospu çocuğu türkmenleri saklandıkları karanlık inlerinde bul ve öldür, bebelerini bile koma sultanım minvalinde beyitler döşenmesini bir tarafa koyduğumda, tüm bu türkçe ilk kez resmi dil oldu böbürlenmeleri bir kere daha o mübarek geyiğe imanımı sağlamlaştırıyor sadece: Cehalet mutluluktur...

Mehemmed'in bu öfkeli buyruğunda hiç kuşkusuz resmi dili "farsça" olan(bu buyruk bile bize farsça kaynaktan ulaşmıştır) keyhüsrevlerin keykubatların selçukisine ve onların kuklası oldukları moğolların yapılandırdığı farsi oligarşiye karşı etnik bir öfke de var. Ama esas neden çok daha basit: Ne Mehemmed ve ne de 13.yy sonunda anadoluyu forse etmeye başlayan öteki meslektaşları türkçeden başka bir dil bilmiyordu. Düşünsenize bir şekilde başkenti ele geçirmiş, başa göstermelik bir hükümdar oturtarak iktidarı elde etmişsiniz ama devlet bürokrasisinin kullandığı dili anlamıyorsunuz. Taşak mı geçiyorlar, efendim mi çekiyorlar bilmiyorsunuz. Mehemmed'in dağlara taşlara yazdığımız buyruğu, şimdi savladığımız üzre türkçeye dair yücelerin yücesi amaçlar için değil, cahil olmasından kaynaklı basit bir zorunluluğun eseriydi. Daha da komiği o fermanlar farsça değil türkçe yazılsa bile aslında Mehemmed yine bizzat kendisi okuyamayacaktı. Çünkü okuma yazma bilmiyordu ^.^

O cahil türkmen, türkmen iradesinin merkezi hükümdarlığının başkentini ele geçirişini dilini mecburi tutarak sembolize ederken meselenin bam teline basıyordu. Ama önce hızlıca 1277'ye varmak lazım. Kronolojimiz İlk Haçlıların gelişinde kalmıştı. Düzensiz bir şekilde anadolu boyunca yayılmış türkler henüz pozisyonlarını konsolide etmeye uğraşırken Haçlılar sökün eder. 1097 yılında Kudüs'e doğru ilerleyen Haçlılar İznik-Eskişehir arasındaki türkmen obalarını yağmalar. Eğer kendi kronikcilerinin yazdıkları doğruysa türkmenler şişe geçirilerek kızartılır. Kuşatılan başkenti İznik'i kurtaramayan I. Kılıçarslan beraberinde diğer beyler de olduğu halde Eskişehir Meydan Savaşı ile durdurmayı dener onları(tarih kitaplarımızda yenildiğimiz meydan savaşlarının adları ile bir türlü boy gösterememesi amman amman). Ama ilk kez baştan ayağa zırhlı frenklerle karşılaşan türkler, tanka taarruz eden leh süvarisi misali darmadağın olup savaş meydanından kaçmak zorunda kalır.

Kılıçaraslan bir daha direkt karşılarına çıkmaya cesaret edemez. Haçlılar anadoluyu çaprazlamasına geçen tarihi yol boyunca güneye ilerler. Hemen peşlerinden de Ruma İmparatoru Aleksius ilerlemektedir. Rum Selçukluları Konya platosuna doğru geri çekilmek zorunda kalınca Ege'ye yayılmış türkmenlerle geri kalan bölge arasındaki bağlantı da kesilmiş olur.

                    
İlk Haçlı Seferi'nde Haçlıların çapraz ilerleyiş güzergâhı. Mmmh bölgeyi istila etmelerinin üzerinden sadece 20 yıl geçmiş olan istilacıların torunlarının Haçlıları hayin istilacı olarak suçlamasındaki lezzet.

Ama türkmenlere esas darbe Kılıçarslan'ın selçuklu tahtı peşinde çıktığı serüvende babası misali -Habur'da- ölümü ile gelir. Daha 1097'de İzmir ve Aydın'ı geri alan Ruma, bu ölümü fırsat bilerek 1106'da Ege'de karşı saldırıya geçer. Bizzat imparatorun kızının yazdığına göre Ruma Ordusu iç egeyi yurt tutmuş türkmenleri vahşice katlederek -Anna, türkmen bebeklerinin kaynar kazanlarda haşlandığını yazar- kalanları içeriye kaçmaya mecbur eder. Kaçan türkmenler feryad figan yardım dilenirler. Yardıma gelenler de yenilince 13.yy'ın son yarısındaki türkmen yayılmasına dek korunacak sınırlar oluşmaya başlar.

Aleksius'un oğlu ve ardılı Yuannis peşpeşe çıktığı seferlerle bir çeşit statu quo sağlamayı başarır. Ancak bittabii türkmenler sınır diye bir şeye kategorik olarak karşıdırlar.


                               Anatolia'da 13.yy başlarına dek korunacak Ruma-İslam sınırı

Kurulan haçlı sultanlıkları anadoluya sıkışmış olanlarla öteki türkmenler arasındaki bağlantıyı koparır. Selçukilerin Ruma ile pek fazla savaşmazken sürekli doğuda rakip hükümdarlıklarla savaşmasının bir nedeni de bu tıkanıklığı açıp doğuya -kaynağa- ulaşma arzusudur. Hem zaten kâbe arabın olsun rumaya türkmenler yeter. 12.yy başında göçler kesilir ve mevcut türkmenler ruma sınırlarına yerleşir.12.yy anadolu tarihi türkmenlerin anadolu sultanlıkları ile ruma arasındaki temel sorun olmasının tarihidir. Her seferinde motif aynıdır: Türkmenler sürüleri ile birlikte Ruma sınırlarını aşarak hayvancılık ve gelmişken ek gelir olsun diye de yağmacılık yapar, ruma imparatoru peşlerinden koşturur. Türkmenler düşmanı gözlerine kestirirlerse ağzına sıçarlar, yok dişli gelirse de kaçar giderler. Rumalılar kurumsal muhataplarına bunu şikayet ettiklerinde aldıkları yanıt da aynıdır: şincik vallaha bize de tam olarak bağlı değiller, olsa dükkan sizin. Bu hem bir gerçeğin ifadesidir, hem de sultanlar için rumanın kendi başlarına da bela olabilecek türkmenlerce sürekli tacizi fena bir şey değildir.

1176'da Manuel haddinden fazla güçlenen II. Kılıçarslan'a dersini vermek ve türkmen sorununu kökünden halletmek için çıktığı seferde Türkmen-Selçuklu ordusuna Miryakefalon'da yenilir. Sefer nedeni ve sonucu yüzünden sıklıkla bu savaş Malazgirt ile karşılaştırılır. Türkmen-Selçuklu diyorum çünkü Manuel, yenilgiden sonra Kılıçarslan ile anlaşıp Selçuklu komutanları refakatinde geri dönerken anlaşmadan memnun olmayan türkmenlerin saldırısına uğrar. Türkmenler Kılıçarslan'ın anlaşmasını kendi adlarına kabul etmezler.

Yine aynı savaşın sonrasında geri çekilen yenik rumalılar savaş meydanından geçerken muzaffer rakiplerinin verdikleri kaybı gizlemek için yaptıkları şeye şahid olurlar: Türkler savaş meydanındaki ölülerin yüz derilerini yüzüp siklerini kesmektedir. Zira rumalılar YÜZlerinden veya sünnetli siklerinden düşman ölülerini tanıyarak kendi ölülerinden ayırıp rakiplerinin ne kadar kayıp verdiklerini sayabilir!

12.yy sonunda başlayan selçuklu yükselişi 13.yy'da da devam eder. Ancak bu çok uzun sürmez. Resmi tarihte dahi Rum Selçukluları'nın en parlak devri 1220-1237 arası 17 yıllık Alaeddin Keykubat saltanatından ibarettir. Gerçekten de; 12.yy'ın son çeyreğinde Danişmendliler'i nihayet tasfiye eden, Ruma'nın 1204 IV. Haçlı Seferi'nde simgeselleşen çöküşü ile akdeniz ve karadenizde denize ulaşma imkanını yakalayan Saltanat-ı Rum, Keykubat'ın doğudaki diğer hanedanları da sonlandırmasıyla 1237'de gücünün doruğuna ulaşır.




                                       Moğollar'ın öncesinde Saltanat-ı Rum

Bu tarihten sadece iki yıl sonra Babailer İsyanı patlayıp altı yıl sonra ise Kösedağ'da ordu savaşmayarak firar ettiğine ve devlet cumburlop batışa geçtiğine göre bu doruğun sağlamlığı ayrı mevzuu. Ama hemen burada şu doruk-bozulma-isyan'dan müteşekkil aşk üçgenine dair bir iki kelam etmek lazım. Muhalifi muvafıkı neredeyse tüm tarihciler oldum olası isyanları ideal devlet düzeninden sapılmasına tepki olarak gösterir. Asla ideal devlete bir isyan olarak nitelemez. Oysa 1237'de Keykubad ölüyor ve hemen iki yıl sonra neredeyse devleti yıkacak bir isyan patlıyorsa bu bozulmaya isyan değildir sadece, senin ideal olarak göklere çıkardığına da isyandır. Misal senin tüm şehri gökdelenlerle donatmanın temsil ettiği literally doruğa varmış görkeme, o görkemden payını alamayanlar isyan ettiğinde buna sebep gökdelenin tepesindeki 30 cm sağa çekme değil, ondan pay alamayıştır.

Farsileşme süreci ile birlikte idari kadrosunun bu medeniyyete göre yetişmiş kölelerce doldurulduğu ve halkla herhangi bir moral ilişkisi bulunmayan bir ortaçağ sultanlığının tüm meşruiyeti sadece güce dayanır ve o güç 1243 Kösedağ Bozgunu'nda bir anda tuzla buz olduğunda, oligarşinin yaptığı sembolik sultanların gölgesinde Moğollara yaslanmaktır. Bu yaslanma bizatihi oligarşinin arzusu ile adım adım Moğol egemenliğinin artışına, devletin sonlanışına evrilir ve konumuzla alakasız.

Konumuzla alakalı kısım bu Moğol ilerleyişi ile paralel olarak yeni yolcuların anadoluya girişi. Anadolu'ya Moğol kaynaklı türk göçü üç kısımdan oluşur. İlki Moğol teröründen dolayı 1243 öncesi kaçışlardır. İkincisi Moğolların tıpkı onlar gibi göçebe bir ulus olmasından dolayı Moğollarca el konulan yaylak ve kışlaklarından olanların göçüdür. Üçüncüsü ise Moğollarla birlikte onlara tabii olarak bölgeye gelenlerin göçüdür. Bir anda ortaya çıkan Akkoyunlu-Karakoyunlu ulusları misal.

Bu dalga dalga göçün ne menem bir şey olduğu bugün sadece hayal edilebilir. Ancak gerek selçuklu iktidarının gerekse göçenlerin arzusu ortak bir noktada birleşiyordu. Merkezi iktidar açısından bu göçerlerin düzeni bozacakları yerler yerine uça doğru sevki en doğru çözümken göçerler de moğollardan olabildiğince uzağa gitmek istiyorlardı.

13.yy'ın son yarısında Merkezi Selçuklu iktidarı -politik-askeri-uhrevi tüm oluşturanlar- gönüllüce moğol tabiyetine geçerek aşama aşama yok oluşu, moğol askerlerince işgal edilen iç anadolu ile moğol etkisinin sınırlı olduğu uçlardan oluşan ikili bir iktidar yapısını ortaya çıkardı. Moğol komutanların birbirini ardına giriştikleri isyanlar ve bu isyanlarda türkmenlerden destek talepleri türkmenleri küçük küçük iktidar odaklarına dönüştürmeye başladı. Böylece yavaş yavaş görünüşte selçuklularca verilmiş ünvanlar taşıyan ve yine görünüşte moğol egemenliğinde ama gerçekte bağımsız çekirdekler kuruldu. Bu çekirdekler merkezi selçuklu iktidarının ve moğolların aynı pastayı parmaklamasının şiddeti arttıkça uçlara, parmak mesafesinden uzağa doğru, kaçan insanların artışı ile de gittikçe güçlendi. 

Uçlarda biriken bu kalabalık 1261'de İstanbul'u geri aldığından beri Avrupa'ya yoğunlaşmış olan güdük rumanın önemsemediği ve hatta para lazım olduğu için savunucu çiftçi askerlerin vergi mükellefiyetlerini kaldırdığı anadolu rumasına yayıldı. 13.yy'ın son çeyreğinde tüm ege -herhangi bir merkezi selçuklu veya moğol otoritesi bu istilanın parçası değildir- türkmenlerce istila edilirken Batı Karadeniz de sahil dahil türkmenlerce dolduruldu. Devrin kaynakları Denizli'nin bir çadır okyanusuyla dolu olduğunu yazar mesela. Ruma topraklarının istilası rum nüfus için 11.yy'daki yayılımdan daha korkunç sonuçlar doğurdu. Moğoldan kaçan türkmen rumalıyı görünce erekte oluyordu. Öyle ki bu yayılım sonucunda egedeki rum nüfusu nerdeyse komple yok oldu(ya katledildiler, ya denizin ötesine kaçtılar, ya da köleleştirildiler). 16.yy osmanlı tahrir defterlerinde en az rum olan bölgeler hâlâ buralarıydı.

Gelen kalabalıklar dinlerini ve dillerini de beraberlerinde getiriyordu. 13.yy göçlerinin din-dil arasındaki karşılıklı besleyicilik ilişkisini şahsında kültleştireni 200 TLden tanıyoruz: Yunus Emre..Yunus ve yolculuğun 13.yy dinsel merhalesi bir sonraki yazının konusu. İşte nasıl ki Yunus erik dalına çıkıp allah bülbülleri ile türkçe şakımaya başladıysa anadoluda türkçe yazılmış ilk eserler de aynı yüzyılın sonunda ortaya çıkıyor. Ancak bu eserler sadece ve sadece kişisel insiyatiflerin sonucu oluşan yan sanayi mamulleri henüz. Yani arapça veya farsça eğitimi almış, aslen bu dillerde yazan birisi çıkıyor ve sanki arapça yazarmış gibi türkçe yazıyor. O yüzdendir ki sesli harf kullanmadan herekeler yoluyla yazıyor. Peki niye yazıyor yahud yazmak zorunda kalıyor?

Çünkü okuma yazmanın çok çok kısıtlı bir çevrenin sahip olduğu bir meziyet olduğu bir çağda, okur yazarlıktan ekmek yiyenlerin tek müşterisi iktidardır. Şair, din alimi vebenzeri  kalemi ile ekmeğini kazanan birisi ancak birine adadığı eseri sayesinde kazandığı para ile yaşamını idame ettirirdi. İşte merkezi iktidar yapısının çözülüşü ile birlikte türkmenlerin yeni egemenler olarak yükselişe geçmesi onlara hoş gelen bir şeyler yazmayı zorunlu kılıyordu. Yine sen ona buna islam satarak geçinen bir tarikat reyisiysen ve yazdığın farsça gazeli dinlerken öküz öküz bakan birini değil sana imanı artacak birini istiyorsan el mecbur türkçe yazacaksın. Öyle değil mi Sultan Veledciim? Daha bir kaç yıl önce köküne kıran girene dek gebertilmelerini dilediğin Karamanlıların yeni sahiplerin olacağını anlayınca SS Kanunu Madde 2 gereğince içli içli türkçe şiyirler yazmak, oğulcuğunu türkmen beglerinin ayağına tarikat propagandanı yapsınlar diye göndermek çok üzmemiştir inşallah seni :/

14.yy ortalarında İlhanlı sonlanıp son ilhanlı anadolu genel valisi Eretna da kendi hakimiyetini ilan ettiğinde yaklaşık aşağıdaki harita oluştu. İnatçı Karamanlıların 1277'den beri durmadan uğraşıp sonunda ilhak ettiği bölge hariç selçuklu arazisi hemen hemen son İlhanlı genel valisi Eretna'ya geçerken batı yeni meliklerle dolmuş.



Bu haritanın politik anlamını bir başka yazıya bıraktığımızda kültürel açıdan gördüğümüz Rise of Cehalet'tir. Cehalet, çünkü anadilinden başka bir dil konuşamayan, başka dili geçtim kendi dilinde dahi okuma yazma bile bilmeyenler(ilk okuma yazma bilen osmanlı padişahı kimdi acaba?) yeni hakimler olmuş. Osman veya Orhan veya bir başka anadolu emiri okuma yazma bilmezdi. O yüzdendir ki 14.yy'da anadoluyu gezen İbn-i Batuta her yerde kendi anadilinden başka dil konuşmayan türk begleri ve onların erkanını oluşturan yine kendilerine benzer fakıhlarla, emirlerle filan karşılaşmış.

Cehalet denildiğinde modern şartlanmalara istinaden zihnimizde olumsuz bir anlam canlanmamalı. Hem zaten kitap okumaktan hoşlanmamakla iftihar eden birine ikinci ulu önderimiz olarak biat ettiğimize göre bu tip modernist sapmaları da ardımızda bırakmışız demektir. Bu varisi oldukları farsi medeniyyete cehalet. Mevcut yerleşik medeniyyete ait kalıplara -henüz- yabancı ama birey birey gayet de karizmatik ve zeki insanlardır bu begler.

Ve işte yeni egemenlerin mevcut farsiliğe cehaletidir ki, türki dilin göçebe dili olmaktan çıkıp yerleşik medeniyyetin dili olmasına sebep olmuştur. Beglikler bir kere küçük küçük hükümdarlıklara dönüşüp kurumsallaşmaya başladığında, begler saltanatın şanındandır diyerek kendilerinin anlayacağı dilde gazeller, dini ve ahlaki öğütler, masallar vesaire vesaire istediler. İstedikleri içindir ki mevcut entelejensiya türkçe yazmak, diğer dillerden türkçeye çeviriler yapmak zorunda kaldı. Türkçenin resmi dile, iktidarın diline dönüşümü, bu yeni iktidar düzeninin bileşenlerinin(begi, askeri, fakıhıyla) fars medeniyyetine yabancı ve cahil olmasındandı. Zira;

Ma'nayı bir dilde sanman siz heman
Cümle diller anı söyler bi-güman 

Cümle dilde söylenen ol söz durur
Cümle gözlerde gören ol göz durur





DELETED SCENES: ŞALVARI ŞALTAK OSMANLI DİLİ ORTAK OSMANLI

Burada kapsam dışına çıkıp Osmanlı ve Türkçe ilişkisine dair konuşmak lazım. İdeolojiler insanı kolayca yanıltır. Türkçe mevzuunda haksız yere en çok günahı alınanlardan biri Osmanlı'dır. Siz bakmayın cehaletin cisimleşmiş hali olan cumhuriyetçilerin osmanlı türkçemizi mahvetti yae demesine. Bağlaması ile alevilere gaz verecekse en mükemmelinden türkçe çığıran Şah İsmail bile iş fermana geldiğinde farsça yazardı. Oysa Osmanlı resmi dili türkçe olan ilk islam imparatorluğudur. Nedir resmi dil? Cami, vakıf kitabelerinde türkçe kullanmak(ivit canım bu tarihsel bir sıçramadır türkçe için), o dille kanunnameler yazmak, böylece türkçe kullanan bürokrasiyi yaratmak ve bu ihtiyacı karşılamak için medreselerde eğitim dilini türkçe yapmaktır resmi dil. Türkçenin ana-dil kanalı dışında ilk kez kurumsal olarak yeniden üretilmesini sağlayan onlardır. Burada türkçenin yeniden üretiminin yönetimsel amaçlarla gerçekleştiği, herhangi bir şekilde türklük veya türkmen göçebeliğinin yeniden üretimi veya olumlanması amacıyla yapılmadığı atlanmamalıdır.

Normalde yerleşiğe geçen oğuz göçebelerinde hanedanın kökleşmesiyle birlikte farsileşmeye doğru bir meyil vardır. Peki bu mesela Osmanlı özelinde niye böyle olmadı veya olduysa da bu türkçenin resmi plandan yok olmasına niçün sebep olmadı?

Burada bir kaç faktör sözkonusu olmuşa benziyor. İlki, ilk ilerleme mihveri fethedilen topraklardan oluştuğu için önceki farsi medeniyyetten yerleşik kurumlar devralmamış olmak. Yani halihazırda medreseler sistemi, katipler vb... bir devralma olmuyor. İkincisi ise farsileşme rüzgarlarının eseceği doğuda da İlhanlı sonrası yarıgöçebe kabile aristokrasilerinin egemen olması ve rüzgarın esmek bir yana anayurdunda bile yeterince güçlenememesi. Sonuncusu ise Timur İstilası...Timur İstilası ve onun anadolunun türki halkındaki meşruiyet duygusuna etkileri beylikler hakkındaki yazının konusu ama burada dilsel etkisine değinmek lazım. Yıldırım Bayezid-Timurlenk kavgasını nakleden 15.yy -popüler front- osmanlı kaynakları neredeyse ittifakla Yıldırım'ın yenilgisini onun devletin köklerinin neye dayandığını unutmuş olmasına bağlarlar. Böylece doğudan gelen ve köklere daha bağlı olan haklı bir galibiyet almıştır.

İşte türkçeyi koruyan ve hatta daha da sağlamlaştıran içine düşülen timur kaynaklı ideolojik meşruiyet krizi ve bu krizi aşmak için sarılınan köke dönüşcülüktür. Bu ideolojik gayeli köke dönüşçülük II. Murad zamanında zirveye ulaşmış; bir taraftan kurucuların Kayı boyundan oluşu harlanırken, diğer yandan türkçeye dair bir hassasiyet gelişmiş. Murad'ın emri ile bir çeşit Hasan Âli Yücel v.0.01 tarzı çeviri hareketi başlamış. Osmanlı kendi meşruiyetini kanıtlamak için oğuz'un, kayı'nın, türkçe'nin ipine sarılmış.

Dilin farsça-arapça terkipler ile ağdalı anlaşılmaz şekile bürünmesine dair de iki kelime etmek lazım. Malum Cumhuriyet tüm eğitim hayatımız boyunca bunu kaktı durdu zihnimize ve damda defterdarın faytonla gezmesini okuyan herkes de bunun doğru olduğuna iman etti.

16.yy'ın ilk yarısında arap elleri istila edilip ikinci yarısında imparatorluk doğal sınırlarına-zirvesine ulaştığında, onun sahibi olan bürokratlar için de bu muhteşemliğe yaraşır bir san'at yaratma zorunlu oldu. Anadili türkçe olmayan ve türkçeyi de diğer diller gibi eğitim yoluyla öğrenen bu devşirme yönetici sınıf Fars'ın o zamanki hakimi Safeviler'i veya geçmişte kalmış diğer büyük imparatorlukları san'atta yenmek için türkçeye sarıldığında o dili bu görkemi ifade etmek için kaba ve yetersiz buldu. Öyle olunca da her daim müslüman şarkın yaptığı gibi farsçaya sarıldılar. Yani bu ağdalı ve anlaşılmaz dil sırf türkçeyi görkemli bir dil haline getirmek için bilerek ve özenle inşa edildi.

Osmanlıda Türkçenin Zafer Kitabesinin yazılışı, Timur Zelzelesinin sebep olduğu iç savaşların son demine, 1409 yılına denk düştü. Ki doğal geliyor insana. O kitabe ki sadece bu iş için yaşamışa benzer birince yazıldı. Andımız kadar sık olmasa da yüzlerce yıldır -farsi ve arabi tamlamaların dile hakim olduğu çağlarda dahi- her yıl bir kaç defa bu zafer kitabesini kıraat ettik, ediyoruz. Uppps daha doğrusu dinliyoruz...


Bu eserin kaynakları arasında zikredilen iki üç eserden birisi de en başta bir parçası yer alan Garibname. Her şey ama her şey ya başından ya sonundan değiyor O'na...






15 Kasım 2013 Cuma

Yangın Olur Biz Yangına Gideriz

Tarih bilgileri pek sevdikleri cumhuriyetlerince itinayla ilkokul düzeyinde bırakılmış cumhuriyetçiler sıklıkla monarşinin herhangi bir şekilde kamuoyunu dikkate almayan, bir kişinin kafasına estiği gibi icraatta bulunduğu bir yönetim şekli olduğuna inanırlar. Bu sandıkları şey kendilerinin çok partili tam demokratik cumhuriyetlerine daha bi cuk oturur ya neyse. Oysa monarşi de sandıklarının tam tersine meşruiyetin korunmasında ve iktidarın idamesinde bütün rejimler gibi kamuoyu desteğine muhtaçtır. Sadece şekli ve ifadesi farklıdır.

İstanbul geçmişte yangınlarıyla meşhurdu. Sonuncusu Birinci Dünya Savaşı esnasında çıkan ve halkın bu yangını şehiri moderenleştirmek isteyen ittihatçı pezevenkler çıkarmıştır muhakkak diye düşündüğü devasa yangın olmak üzere pek çok büyük yangın geçti başından. Yangının kötü tarafı mevcut altyapı nedeniyle başladığında söndürmesinin zorluğuydu. Bir nev'i iş allaha kalırdı.

Yangın bir tür öğrenilmiş çaresizliğe yol açınca çare diye sarılınan şey de baht, kader, uğur, talih gibi herhangi bir determinist ilişkiye dayanmayan ve seni beni mesul tutmayan şeyler oluyordu. Elbette bu tip manevi manilevalarının sorumluluğunu şahsıyla irtibatlamıyordu istanbullu. Yöneticisi ile irtibatlıyordu ve bu irtibat üzerinden de yöneticinin meşruiyet kefesine ağırlık atıyordu.

Veziriazam AKP iktidarında olduğu gibi o gün de normal görevleri haricinde aynı zamanda İstanbul'un da sınıf başkanı idi. Yani şehre dair ne varsa hepsinden bihakkın sorumlu idi. Essoru: Eğerçûn yangun, zelzele, sel, su baskını ve bilumum muzırlık biz insanlardan değil de rabbimizin sorgulanamaz keremindense, bir devletlunun veziriazamlığı döneminde bunların sık sık vuku bulması o şahs-ı muhteremin uğursuzluğuna, bahtsızlığına hüccet olur mu? Hüccet olursa bu kişiyi vazifeden almak farz mıdır? El Cevap: Olur...Farzdır...

Devamı kendiliğinden geliyordu. Madem bu tip uğursuzluklar halk nezdinde yöneticinin meşruiyetini sonlandırmaya yarıyordu, birazcık teşvik edilseler ne olurdu sanki. Bu teorik bir fikir olarak kalmadı. Sırf veziriazam görevden alınsın diye yangınlar örgütlendi. İşin komiği bu yangınların örgütlenmesinde görev alanlar -ki hepsi yüksek bürokrattı- yıllar yıllar sonra ikbal kazaları ile karşılaştıklarında bu kazaların geçmişte yedikleri bu hurmaların göt tırmalaması olduğunu beyan ile, aynı şanssızlık-uğursuzluk çemberini bir daha ürettiler.

Erdoğan sayesinde ikbal kapılarına tutunmuş ve onsuz tutunma ihtimalleri bulunmadığını çok çok iyi bilen nice kifayetsiz muhteris, çöreklendikleri medya köşelerinden bas bas bağırıyorlar: Algı Yönetimi. RTE'ye karşı bir algı kampanyası yürütüldüğünü, bu kampanya ile insanların ona dair algılarının negatif yönde olması için çabalandığını söylüyorlar.

Bir süredir ne zaman bir yerde RTE'yi görsem, okusam bir olumsuzluğun, -en hafifi- hoş olmayan tavırların, buyurgan sözlerin peşisıra aklıma doluştuğunu farkediyorum. Hatta daha bir,5 ay filan önce Beşiktaş'ta sarhoş kafa peşkircim marko'ya RTE'ye karşı ömrümde gördüğüm en başarılı, en muazzam algı yönetimi kampanyası yürütülüyor, muazzam ki ne muazzam diye nutuk aşketmişliğim bile var. Bu adeta adem smith'in invicible hand'i. Asla göremiyorsun ama hissediyorsun. Nasıl tarif etmeli... Tüm şeytanlığın tek bir perzonada bütünleşmesi gibi bişi dediğim. Hani tek kimsenin her şey için suçlu hale gelmesi filan. Zaten ne zaman tek bir kişiye tüm olumsuz imgelemlerin yüklendiğini, toplumun kendini temize çektiğini hissetsem sünnet eteğim tutuşmaya başlar. İster mustafa kemal olsun o kişinin adı, isterse recep tayyip, değişmez bu his.

Eğer birisi bana RTE'ye karşı algı kampanyası var dese, yukarıda söylediğim "his"sime binaen, ya valla hagget olabilir derim. Sorun bu iddiada bulunanların devam argümanlarında başlıyor. Zira artık zerre miskal akli dengesi kalmayan akpistler bizden yangının olmadığına inanmamızı bekliyorlar. Biz zavallıların kurallara tabi olduğumuz ama RTE'nin NeoMehdi olarak tüm kuralların üstünde olduğu ve vesayet adlı makineye karşı savaştığı matrixte there is no spoon'a inanmamızı istiyorlar. Yangının varolduğunu ama sorumlunun RTE olmadığını söyleseler belki haklısın/haksızsın düzleminde tartışabilecek bir zeminimiz olacak.

İstanbul yanıyor. Bir gün tek kadeh bile içen alkoliktir diye yanıyor, öbür gün torunuma ali adını veriyorum öyleyse alevi sorunu diye bişi yok diye yanıyor, daha öbür gün öğrenciler kızlı-erkekli bir arada yaşayamaz diye yanıyor.  Evlerin kapılarında bu ev sikiş evi, bu ev dikiş evi diye yazmadığına göre, öğrenci evi kamuflajının tek nedeni umuma yayılacak/uygulanacak islamı dayanak almış özel hayata müdahele otoriterliğinin masım çocuklarımız öğrencilerimiz must protect :// imgesi üzerinden meşrulaştırılması başka şey değil. Ama malum o hınk diyicinin bok yiyicileri artık bu işin profesyoneli oldu.

Hani yangın yok matrixinden çıkıp yangın var realitesine gelip de var ama bu yangınları o çıkarmıyor deseler, biliyor musunuz içimden bir his bana da ona karşı ustaca bir algı kampanyasının yürütüldüğünü söylüyor zaten de diyelim haklısınız, peki öyleyse niye her seferinde yangının çıkış anında elinde bir bidon benzinle onu görüyoruz yangın mahallinde derdim. Ama daha yangının gerçekliğini bile kabul etmeyen, kabul etmek istemeyen insanlarla neyi tartışacaksın ki? 

Malum onlara göre Cemaat ile AKP arasında da hiçbir sorun yoktu. Fitnecilerin veya cemaat içine sızmış karanlık odakların çabalarıydı bunlar, hocafendi mazlumun haberi yoktu ki hem :/ Bu kavga varmış gibi yapan bizler, yalancı ve iftiracı şerrefsizlerdik. Bugün iş türkiş stayla Nacht der langen Messer'e evrilip birbirlerine en adi hakaretlerle saldırdıklarını görünce; siz iki taraf da benim tersime güzel islam ahlakı ile taçlanmış insanlar olduğunuza göre, iki tarafın da öteki hakkında söylediğini doğru kabul etmem lazım diyip ptühlüyorum.





11 Kasım 2013 Pazartesi

Meleklerin Cinsiyeti Nedir?

Bilen bilir. Drittes Reich'a ve onun dolaysız sonucu Zweite Weltkrieg'e epeyce merakım var. Her suçu dine ve allaha yükleyenlere inat seküler insan aklının insanlığın sonunu getirmeye en çok yaklaştığı, mantık ilminde zirveye ulaştığı o dönemi okumayı ve üstüne tefekkür etmeyi severim.

İhtisas forumlarında gezinip o an ilgilendiğim hususlarla ilgili benden çok daha bilgili insanların yazdıkları arasında arama ve okuma yapmayı severim. Malum forum sadece türkler ve kürtler birbirlerine eziklik kussun diye değildir. Bir gün o forumlardan birinde bir italyan gencin isyanına şahit oldum. Genç arkadaşımız neden diye soruyordu diğer ülkelerden forumdaşlarına; Neden italyan askerinden nefret ediyorsunuz? Evet 2. Savaşta kötü savaşmış olabilir, savaşta kaybetmiş, küçük düşmüş de olabilir ama neden nefret ediyorsunuz ki? Yani almanlar gibi kitlesel savaş suçu işlemedik, hiçbir millete sadece o millet olduğu için kötü davranmadık, neden? Diye soruyordu ve haklıydı.

Yenilenin, hem de ağır biçimde yenilenin yenilişiyle dalga geçmek yetmez çoğu zaman. O zayıflık içimizde bir tür sineklerin tanrısı yaratır ve derin bir nefret de sarar bünyemizi. Öyle ki sırf bu kadar zavallıca yenildiği için dolu dolu nefret etmeye başlarız ondan. Mesela salak italyan ordusundan, mesela salak bizanslılardan.

Ders kitapları hala öyle mi bilmiyorum. Ama benim zamanımda tarih kitaplarımız bizanslıları nasıl kanırta kanırta yendiğimizi nakletmekle yetinmez, üstüne alay ederlerdi onlarla ve alaylarımız da içten içe ondan nefrete dönüşürdü. Zira eğitimimiz kahpe bizansa karşı 360 derece türk üstünlüğünün zihnimize nakşedilmesi ile başlar, peşinden bizanslıların zavallılıkla süslenmiş aptallığı ile devam ederdi. Onlardan nefret etmemizi sağlayacak örnekler serpiştirilirdi konulara. Bunlardan en favorisi de Meleklerin Cinsiyeti mevzusu idi. Malum hikâye, hani Fatih'in topları surları döverken bizanslılar içeride aptal aptal meleklerin cinsiyetini tartışırlar.

Düşman kapıdayken bunu tartıştıklarına göre, dünya gerçeklerinden uzak birer aptaldı bizanslılar ve bu kadar aptal olduklarına göre sadece yenilmeyi değil, nefret edilmeyi de hakediyorlardı. Bu kalıp sonradan siyasi analizlerde teşbihi bir anlam kazandı: Çok daha ölümcül bir sorun varken gereksiz bir şeyle uğraşmanın türkiş eksampılı oldu. Oldu ve bu vesileyle her seferinde bizanslı salaklığı üzerinden ibret almamıza yönelik anlatıldı durdu.

Sonra yıllar yıllar geçti ve bizans tarihi safsatasını bir kere kenara koyup Ruma Tarihi öğrenmeye merak saldım. Okudukça gördüm ki meleklerin cinsiyetini tartışmak rumanın salaklık veya aptallığından değil bizatihi varoluşundanmış, varoluşunun en önemli parçası oluşundanmış. Zira Konstantinopolis'in kuruluş nedeni, batı parçası darmadağın olurken Roma'nın doğu parçasının Ruma'ya dönüşüp ayakta kalabilmesi, bizatihi dindenmiş. Dajha doğrusu vatandaşlarınca hep öyle bilinmiş. Ruma bir çöküş uygarlığı. Yaklaşık bin yıl, hatta M.S. 395 yılını baz alırsak daha da fazla, süren varoluşunun bildik uygarlıkların ibnihaldunvari kuruluş-gelişme-bitiş çizgiselliği ile alakası olmaması ile de tek tarihte. Ortaya çıkışı bir imparatorluğun yok oluş dönemindeki parçalanması. Kuruluş ve gelişme dönemleri yok direktoman eksiden başlıyor yarışa.

Kimbilir belki de öyle olduğundan saygıdeğer yurttaşları için var oluşu ve var kalışı hep bir tanrı mucizesi/tanrı eylemi olarak gözükmüş. Başarılar veya başarısızlıklar hep tanrıdan veya onun her şeye gücü yeten kutsal annesinden kaynaklı tanımlanmış. Öyle olduğu içindir ki Ruma'da iktidar grupları arasındaki her türlü politik mücadele de inanç postuna bürünerek ortaya çıkmış. Patrik Kosmoz Kutsal Kurtarıcı İsa'nın vık vıkına dair bık bık etmiş buna mukabil İmparator cık cık etmiş ve olmuş sana tüm halkın ikiye bölündüğü onlarca yıl devam eden bir toplumsal ayrışma.

Ruma Fatih'in topları surları döverken meleklerin cinsiyetini tartışarak nefret ettiğimiz salaklığına yeni bir kanıt üretmiyordu. Zaten bir ruma varsa meleklerin cinsiyetini tartıştığı için vardı ve Rumalı kimliği/Rumalı ruhu bizatihi bundan mamuldü.

2007 ilkbaharında bir kaç yıl önce powerpointte darbe sunumu hazırlayan generaller artık emekli oldukları için bu sefer askeri darbe yerine Mussolini'nin Roma Yürüyüşü taklidi bir mitingler silsilesi ile iktidarı devirmeyi planladılar. Akepenin oldum olası anlamak yerine reddetmekle uğraştığı öteki'nin yok sayılma hissinin öteki'nde zirve yaptığı bir ana denk gelince de kendilerinin bile ummadığı bir kitleselliğe ulaştılar. Tandoğan'da kalabalığı gören Hurşit Tolon bu sefer bu iş tamam diye avuç ovuşturuyordu gastecilerle birlikte meydana komşu otelin roofunda. 

Adına Cumhuriyet Mitingleri denilen miting dizisi seküler kitlenin varlık gösterme eylemine dönüşüp (akpistler asla ama asla roma dondurmacılarının meydanı doldurtma nedeni ile kitlenin doldurma nedeni arasındaki farkı anlamadılar) beklenmeyen bir kitleselliğe ulaşınca o zamanki Genelkurmay Başkanı düşman hizbin kazanacağı korkusuyla saçma salak bir muhtıra yayınlayarak bir devrilme olacaksa bile kendi kontrolünde olmasını sağlamaya uğraştı ve böylece girişim, batan titanikin son bir kez burnunu havaya dikmesine benzer şekilde, eski elitin sefilliğinin final bölümünün sergilendiği bir komediye dönüşerek sona erdi.

İnancım odur ki, geçmişte ne yapmış olursa olsunlar eski elitin iktidarı yitirişini onlar için yeterli bir ceza olarak gören RTE, güçsüz emekli amcalar olarak mütalaa ettiği bu şahısların nasıl bir tehlike yaratabileceğini anlayınca emekli-muvazzaf ayırmadan no mercy politikasına geçti. Neyse tam o günlerde Ekonomist Dergisi aşağıdaki kapağı yaptı.


                               Türkiye'nin Ruhu İçin Kavga...Şık ve zeitgeista uygun bir kapaktı.

Gerçekten de ilk başta kavga Türkiye'nin ruhu için yapılan bir kavgaya benziyordu. O ruha kimin hükmedeceğine ilişkin ilahi manalarla zırhlanmış kutsal bir kavga. Bir çeşit Haçlı Seferi ki iki taraf da haklı inancı temsil eden haçca kutsandığına inanıyordu.

Oysa iki taraf da, dışarıdan izleyenler de hepimiz ama hepimiz yanılıyorduk. kavga Türkiye'nin ruhu için değildi, Türkiye'nin ruhlarının kavgasıydı. Zira Türkiye'nin uğruna kavga verilecek tek bir ruhundan ziyade iki ruhun uğruna kavga verdiği tek bir bedeni vardı. Kavga ruhların kavgası olduğu içindir ki bir ruh öbürünü asla yok edemiyordu. Malum, ruha ve umuda kurşun işlemez gülüm.

Ruhlar manevi varlıklar olduğu için ölümsüzlerdir. Tanımlarda, kavramlarda, değerlere yüklenen anlamlarda somutlanırlar sadece. Meleklerin cinsiyetini tartışmak nasıl ki Ruma için varoluşunu izah ve ifade etmenin en tabii yoluydu bu ruhlar için de kendi kimliklerini belirleyen benzer meleklerin cinsiyeti tartışmaları var. Dışardan biri baktığı zaman o kadar ciddi sorun varken tartışılması anlamsız gelen sorunlar. Daha da kötüsü bu ruhlar da birbirlerine bakıyor ve öteki'nin kendine ait meleklerin cinsiyeti tartışmasını onun salaklığına bir kanıtmış gibi görüyor, alay ediyor ve alayı da korkunç bir nefrete dönüşüyor. Birbirimizi tanımlayan, birbirimizi öteki kılan değerler nelerse onlar aynı zamanda birbirimizden nefret etme nedenimiz. Böyle de güzeliz, böyle de çiçek.

Gelelim soruya: Meleklerin cinsiyeti nedir? Sorma niyetine bağlı sanki. Tapmak için mi, şaapmak için mi soruyorsun?






8 Kasım 2013 Cuma

Haybeye Gazel

Meğer Erdoğan'ın cidden gizli bir acandası varmış
Aklındaki ahlakcılığa bu eşekci toplum dahi darmış

Yerel seçimde oyu artınca açacaktı defteri kebiri
Sandıktan fırlayacaktı kraliçe viktoryanın siklileri

Ama tutamadı dilini fışkırıverdi gayriihtiyari kızılcahamamda
Ne de olsa o reyisi ruyi zemindi destursuzluk bağında

Hayalinden azcık, uccundan söyleyiverdi, vakitsizce
Güldü cemaatci duydukça söylenenleri istemsizce

Zaman'dan sızınca damla damla sözler, inkâr her zamanki gibi
Amma cemaatin ses kayıtsız çalışmadığını en iyi onlar bilmeliydi

Sesinin gökkubeyi dolduracağı anlaşılınca yıkıldı perde
Hele de bir bakın sözümü inkar etmem diyen civanımerde

Ne üzücü ki bu acanda bülend abiye bile gizliymiş
Sahibi olduğu kanalda konuşurken bundan hisliymiş

Yazık yazık ki kemalist cezaevinin imamlısıymış vizyonu
Onca senedir fikrinin ince gülü, durmadığı yolun sonu

Yazık ki biz değil cehape teyzeleriyle urfalı abdi haklıymış
On dili varmış, dokuzu askerin korkusundan saklıymış


5 Kasım 2013 Salı

Bin Yıllık Yolculuk VIII- Siz Türkoslovakyanadolulaştıramadıklarımızdanmısınız

Ekme bağ bağlanırsın
Ekme ekin eğlenirsin
Sür deveyi, güt koyunu
Bir gün olur beglenirsin

Bu deyiş bir imparatorluğun doğum yeri olan Uludağ'ın civarında gezinen yörüklerden, bizim yerleşik hayatın faziletine dair sarsılmaz inançlarımıza inat, taa 20.yy'ın başlarında derlenmiş. Basit bir gugıl taraması deyişin yörükan taifesi arasında ne kadar yaygın olduğunu -o bölgeyle sınırlı olmadığını- göstermeye kâfi. Ne zaman Türk özelinde Göçebe-Yerleşik mevzuunu şöyle geriye doğru yaslanıp düşünsek zihnimizde zamanlarüstü bir tür pozitivist şartlanma dikeliyor, bir tür doğrusal ilerleme çizgisi tetikleniyor: yerleşik uygarlık medeni/ileri-göçebe uygarlık barbar/geri. Bir tür doğrusal/evrimsel ilerleme şablonu var göçebeden yerleşiğe doğru. Biz yerleştiğimizde kuzeydeydi güneş ve yerleşik yerleşik ilerlerdi tarih medeniyyet asfaltında.

İdeolojik tercihimizden bağımsız gözü kapalı imanımız var bu çizgisel ilerleyişe. Çağlarüstü, sonsuzcasına bir iman. Bu yüzdendir ki okuduğumuz kitaplarda göçebe türkler hobarey diye anadoluya gelip zart diye yerleşik hale geçtiklerinde zerre sorgulamayız bunu. Hani tüm dıravdan bozkır yiğidi övünmelerimize rağmen göçebeliğin kötü bişi olduğunu biliriz ya bilinçaltımızda, hah işte geri bir formdan ileri bir forma geçüvemeleri işin doğallığıymış gibi gelir bize. 

Bin Yıllık Yolculuk bir bakıma anatolia'nın anadolu oluş hikayesi. O sayede İran'ın, Irak'ın istilasından farklı oldu finali. Ama Anadolu olması ile Türkiye olması arasında yahud II. Haçlı Seferi'nin kroniğini yazan Ode'nin (iç) anadoluyu Turchia diye tesmiye etmesiyle 1923'te tarihinde ilk kez resmen Türkiye denilmesi arasında bir boşluk var. Bu boşluk hem koccaman, hem de doldurulması şart.

Çünkü o boşluğa manayı inşa edeceksen, türk ve islam diye temel dikeceksen, başka çaren yok. Aksi takdirde misal üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadada son 30 müstakil yılı hariç tek tane limanı bile olmamış karasal iklim bir "iç anadolu" sultanlığını kutsal teslisimizin ilk tanrısına tanrısal parçacık kılmak, varolduğu sürece şimdi anadolu diye tapulandırdığımız coğrafyaya asla hükmedememiş bi devlete "türk" anadolunun tarihinin sorumluluğunu yüklemek, nontürkiş yazılmış kitabesinde ben arabın ve acemin sultanıyım heee bir de ermeninin ve rumun ve efrencin şinanay da yavrum şinanay diye naralanan ama asla ve kat'a türkün demeyen sultanlardan kutsal türk hükümdarı imgesini yaratmak mümkün olmaz. Tarihi sağlamlığına maddi delil saydığı, bunu her seferinde gururla haykırdığı ideolojik temeller; safi yalandan, tılsımlı sözlerle bezenmiş kafaüstü yürüyen bir inançtan mürekkep olduğu içindir ki, osursan yıkılabilir kategorisinde tarihi eserdir bu cumhuriyet. Ve bundandır numarası kaç olursa olsun cumhuriyetin hep bir ulu öndere ihtiyaç duyması. Ancak bir ulu önder duyulan osuruk sesini daha fazla bağırarak hamasetle bastırabilir, ancak bir ulu önder bir güneş gibi yerçekimi ile binayı bir arada sağlam tutabilir. Kimi kez türk öğün çalış güven, kimi kez tek devlet tek bayrak tek millet.

Anadolu'nun Türkleşmesi 20.yy'da 20.yy ideolojik gereksinimleri nedeniyle kavramlaştırılmış bir hadisedir ve olayın anlatıldığı gibi gerçekleştiğini daha da önemlisi  gerçekleşmediğini  kanıtlayacak maddi delillerin azlığından dolayı bina maddi temellerin değil arzumuzun yansıması inançların üzerinde yükseltilerek inşa edilmiştir. İnşaat somut temellerden güç alırmış gibi başlar. Sonra usta işi masallarla yükselir zihinlerimizde. Bu yüzdendir ki kim olduğumuzdan önce bu kim'in nasıl bir teorik çerçevede tanımlatıldığının, bu teorik inşanın irdelenmesi meselesi çıkıyor karşına.

Tarih, atlantikten pasifike dek şarkın tüm ezik ve yenik milletlerinin elinde bir tür zaman makinasına dönüşür moderen zamanlarda. Eserler de haliyle bilimkurgu kıvamında pişer. Bu sadece bizim için değil Magrib'ten Maçin'e herkes için böyle. Ondandır Anadolu'nun Türkleşmesi ile ifade olunan şeyin 20.yy'daki zihinsel kategorilerin kopyala+yapıştır metoduyla ait olmadığı bir evrene ve zamana intikali. Böyle bir zaman yolculuğunda senarist-yapımcı-yönetmenin, ideolocyayı inşa edenin; bizans askerinin kolundaki saati, gökte uçan uçağı yok etmesi, bir çeşit ilüzyon ile bizi kandırması zorunluluktur. O da gerçek kılma arzusu ile hokus pokuslara başvurur, manipülasyonlar yapar. Farsça konuşan bir rum selçuklu sultanını 20.yy'da yaşayan ulus devlet monarkıymış gibi resmeder mesela. Oğuzları ise hiç bilmedikleri bir türklük kavramının nigehbanı kılar. Evet gerçekten o sultan yaşamıştır, gerçekten Oğuzlar anadoluya dalmıştır. Bunlar maddi temelidir inşasının ama inşanın üzerinde yükseldiği tüm görkemli mânâ made in 20.yy'dır.

Teorik hokus pokusların ilki göç ederek gelenlerin yerleşik hayata geçiş menkabesidir. Bu menkabe öylesine sorgulanamaz, öylesine kesin bir imanla sarılıdır ki istila dönemlerinde göçebelikten yerleşikliğe "nasıl" geçildiğine dair, geçişteki "maddi" mekanizmaların işleyişine dair, bırakın belgeler üzerinden bir çabalamayı en adisinden hipotetik modellemeler bile yapılmamıştır. Anadolu'ya Türkler'in Yerleşmesi başlıklı onlarla kitap, binlerle makale, onbinlerle bu bahsin geçtiği yazı çizi vardır. Yine sosyal bilimler akademyası kadrosunun kısmı küllisi geçimini buna benzer tırı vırıdan kazanır(akpist sosyal bilimler: bir tane eski yazı defter bul-transkrip yap-yayınla, bitti) ama eleman allah veya peygamberin varlığını dahi sorgular da sümme haşa bunu sorgulamaz. Şu tarihte şura alındı bu tarihte şu sultan şöyle yaptının ötesinde biz nasıl ve hangi mekanizmalar vasıtasıyla yerleştik yoktur. He var bir iki çalışma ama onlar da Osmanlı fethettiği yerleri nasıl kolonize etti falan filan çalışması.

Öyle bir çalışma yapıl(a)maz. Zira bu pozitivist ilerleme şemasını bir an için zihinexpresimizdeki a priori kompartımanımızdan fırlatıp atarsak doğada gördüklerimizin o şemaya pek de uymadığını temaşa ederiz.

Yerleşiklik o kadder doğal bir ilerlemedir ki sen daha 19.yy'da bile Avşarları topla tüfekle göçerliği bırakmaları için öldürmek zorundaydın. Öylesine doğal bir evrimsel süreçtir ki o türkmenler 17. ve 18.yy boyunca ölümü göze alıp sana ve senin yerleşik hayat modeline direndiler. Abi nasıl bir doğallıksa bu yerleşikliğe geçiş sen her seferinde bu çabalarında hep güç kullanmak zorunda kalıyorsun. 20.yy'da Dersim'de yaşananlar aynı iradenin bin yıl boyunca göçebelere yaptığının/yapmaya çalıştığının teknoloji sayesinde ulaşılmış bir kütlesel yoketme gücü ve "modern" cumhuriyetlere mahsus insansızlık/vicdansızlıkla taçlanmış halidir sadece.

Devrimler çağı olan 19.yy'ın son yarısı ile 20.yy'da yaşanan teknolojik gelişmelerin hayatı dönüştürücü etkisi anadoluya yansıyana dek "yerleşik" yaşamın göçebelerin "yerleşiksiz" yaşamından daha ileri olduğuna dair herhangi bir ampirik kanıt yoktur. Tam tersine yerleşik medeniyyet devletin canı istediğinde sana vergi salması, askere alması, köpek gibi muamele etmesiydi. Ve ne zaman sıkışıp çuvallasa imparatorluk, aradığı taze kanı elde edebilmek için "iskan" kelimesine sığınarak o "geri" göçebelere sulanmıştır.

Anadolu'ya gelen ve göçebe olarak isimlendirilen türki toplulukların nasıl bir tür göçebe olduğunu hatırlamak lazım. Terminolojide yarıgöçebe olarak adlandırılan ve kendilerine ait aynı yaylak ve kışlaklar arasında gide gele bir ömür süren insanlar bunlar. Yani tüm ömürleri bir yerden bir yere sonsuz bir yolculukla geçmez. Göç mevsimi gelene dek yaylak veya kışlaklarında yerleşen hatta ilkel tarımla bile uğraşan insanlardır bunlar. Yine unutulmamalıdır ki bu türki tip bozkır hayatında salt tarımla uğraşarak/yerleşik halde nafaka düzmek fakirlik alametidir. Bir boyband herhangi bir nedenle sürüsünü yitirdiğinde, yani fakirleştiğinde, tekrar bir sürü sahibi olana dek zorunlu tarımcı olur!

Bu o kadar karakteristiktir ki 20.yy'da dahi Kazaklar hala aynı anlayışı sürdürmeye devam ediyordu. Yani bizim bugün savladıklarmızın tersine o gün göçebe için yerleşik hayat kültürel olarak hoşlanılmaması bir yana maddi planda da fakirlik ve sosyal statüde de alta düşme demekti.

Vicdan var, izan var. Dilediğin zaman basıp nen eksikse yağmaladığın veya yoğurt/peynir/koyun satıp ihtiyacın olanı satın aldığın bir şeyin neyi sana senden üstün gelebilirdi ki? Senin ortalama ömrün 35'ti de onunki 80 miydi? Cık. Sen cahildin de şehirdeki sıradan insan allame miydi? Yine cık.

Anadolu'ya gelen ilk dalganın yerleşik hayata geçtiğine daha doğrusu yerleşik hayata geçtiği savlananların ilk dalgadan mı yoksa ikinci dalgadan mı olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Tam tersine varolan yazılı kanıtlar Türk/Türkmen diye tesmiye edilen kitlelerin 14.yy'a dek yerleşmediğini, yaylak ve kışlaklar arasında takılmaya devam ettiğini kanıtlar niteliktedir. O yüzdendir ki 1090larda babasının Eskişehir yöresindeki göçebe türkmenlere yaptığı baskınları anlatan Anna Komnena'dan 200 yıl sonra aynı bölgede yine göçebeleri, Osman ve Blues Brothers, buluruz.


11. ve 12.yy'dan kalma yazılı kaynaklara göre göçebe türkmenlerin anadolu özelinde yaklaşık ilerleyiş ve yayılım hatları

İlk dalga ile gelen göçmenler dağlar boyunca doğu-batı doğrultusunda ilerlemiştir. İkinci dalga ile 13.yy'da gelen kitleler de aynı doğrultuda ilerlemiş ama ilk dalgadan farklı olarak Ruma o sırada kesin çöküş aşamasına girdiğinden ege, karadeniz ve toroslar boyunca sahile doğru yayılma imkanı bulmuşlardır. Temel türkmen göçlerinin aka yayılım/yerleşimlerinin tüm anadoluyu boyamak yerine sanki bir kolyeymiş gibi anadolu platosunu çevrelemesi ve o plato (şehirler) ile yaşadıkları maddi realiteye dayalı coğrafik ayrım, anadolu bazlı "Türk" kimliğinin tanım ve kapsamına dair çözülememiş ve çözülemeyecek kimlik sorunumuzun da başlangıcıdır.

Malum, ikili bir ilerleme temel paradigmadır yerleşim mevzusunda: İlk aşamada 11.yy'da gelenler anadoluyu ele geçirmiş, hakim millet olmuş ve ikinci aşamada 13.yy'da moğol cehenneminden kaçanların gelişiyle anadolunun türkleşme süreci tamamlanmıştır.

Aşamalarda tam bir anlaşma vardır ama iki aşamaya verilmesi gereken nitel ve nicel ağırlıkta bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Menşevintso yerli mahsul tarihçiler ilk aşamada gelenlerin sayısal üstünlüğü ele geçiremediğini kabul edip ikinci aşamada gelenlerle çoğunluk olunduğunu kabul eder. Bolşevintso grup ise kaypak bir pozisyon alarak mümkün mertebe ilk aşamada gelenleri sayısal ifadeden kaçınarak, "bildiği" tersi olduğu halde, ancak ikinci aşamada gelenlerle sayısal çoğunluk olunduğu fikrinin üstünü örter, ikinci aşamada gelenlerin verili üstünlüğün altını kalın kalın çizmeye yaradığını ima eder.

Ancak doğaldır ki esas kavga kıyamet nicelikten ziyade nitelikten kopar. Mevcut türkolmayanların türkleşip türkleşmediği daha doğrusu ne kadar türkleştiğinde. Sorun basittir: eğer epey nontürkişin türkleştiğini söylersen türke default yüklediğin üstünlüğün kaynağına dair saflık bozulacak, söylemesen hem uluslararası alemde taşakoğlanı olacan, hem de o türkolmayanları yokettiğini kendi ağzınla itiraf edecen. İki ucu boklu asimilasyon. Gariptir ki tam burada panhelenik sosyalist parti mensupları ile türkislamcılar arasında bir çeşit kızılelma ittifağı kurulur. Pasok muhibbi eski "soydaş"ının dinini milletini satması yerine ölmesine razıdır ve bu arzusu tam tersi yönden gelen 34 AK 1071 plakalı tırın arzusuyla örtüşür. Bu konularda kalem oynatanların bir yerde toplu ihtida yok derken bir başka yerde eee o zaman bunca ötekini öldürdün yani denilmesin diye ihtida vara med-cezir yalpalamaları iki ucu boklu değnektendir.

İki ucu boklu değnek olur da iki kafalı ilmi hokus pokus davşanı olma mı. İlk davşan türklerin türkleşmesi mevzusundadır. İkincisi ise eğer "öteki"nde bir dönüşüm sözkonusu olmuşsa bunun önce islamlaşma sonra türkleşme şeklinde olacağı bir hakikat iken türkleşmeyi ilk dönüşüm kılmaktır. Sihirbaz numarasını yaparken herhangi bir -leşme işlemi olduysa buna sebep olmuş olması gereken maddi mekanizmaların el çabukluğu marifet teorik alandan yok eder. Böylelikle durmadan tekrarlayageldiği türkleştirme işlemine sebep olması gereken maddi mekanizmaları yok ederek bilimsel hakikatliğinden dem vurarak ispatladığı -bu bilimsellik sorgulanamazlık için şarttır malum biz bilime taparız döner döner bi daha taparız ya hesapta- vakayı tam anlamıyla bir sihir haline getirir. Sihir yani magic ise hala adında sırıttığı mecusilikten anlaşılacağı üzre iman ister yalnızca.

Türklerin türkleşmesi şimdiye dek anadolunun türkleşmesi meselesinde en çok gözardı edilen/bilinçli bir şekilde yok sayılan husus. Moğolları Türk göstermeye çabalayan Zeki Velidi Togan'ın bu nedenle çabalaması hariç neredeyse yok sayılmış. Gerçekten de ilk bakışta mevzu zaten anadolunun türkleşmesi olduğuna göre türklerin türkleşmesi diye bir konudan bahsetmek kulağa alabildiğine saçma geliyor.

Bu saçmalığı aralayabilmek için türklerin ne zaman kendilerine türk dediği gibi yine kulağa saçma gelen başka bir soruyu sormak gerekiyor. İslam öncesi dönemde Oğuzlar'ın, Kıpçaklar'ın, Karluklar'ın, Uygurlar'ın vb... bir başka türki kavmin kendilerine türk dediklerine veya kendilerini bu daha üst tanımın parçası gibi hissettiklerine, sırf bu nedenle diğerlerine iltimas geçtiklerine dair hiçbir delil yok. Tam tersine kendilerini kavim kimliğiyle tanımladıklarına, diğer türki kavimlerle kendi kavmiyetleri üzerinden savaştıklarına, onları köleleştirdiklerine dair ise tonlarca referans var. İslam öncesi Türkler türk olarak her daim ötekilerce tanımlanmış ve gruplanmış. Kaşgarlı Mahmud'a rağmen bu böyledir ki Mahmud'un da islam eğitimi ile terbiye edildiği(kitabı arapçadır) unutulmamalı.

Ötekince tanımlanmak o kadar belirgindir ki "Türk" sözcüğü Roma ve Pers İmparatorluklarınca Göktürk Kağanlığı'nın mirası olarak türki kavimlere ortak bir ad olarak verildiği ve bu araplarca kullanılmak yoluyla müslüman olan türklere öğretildiği halde hiçbir sonraki türk, adının Göktürk bağlantısına dair tek kelam etmemiştir. Kaşgarlı'nın türke dair yazdığı muazzam ansiklopedik lügatta İran üzerinden öğrenilmiş Efrasyab-Alp Er Tunga kökenine dair onca lakırdı olmasına rağmen Göktürk üzerine zerre bilgi olmaması bundandır.

İslama milliyet fikrini öldürdüğü saikiyle karşı çıkan türk milliyetçilerinin tüm lakırdılarının tersine türki kavimlerin mevcut kavim asabiyyetlerinin üzerinde ortak bir millet fikri ile tanışmaları veya kendilerini böyle bir ortak milletin parçası saymaları islam sayesinde ve islama intikallerinden sonra tedricen gerçekleşmiştir(tıpkı şimdi zerdüşte sardırmış diğer bağzıları gibi, ANLAYANA!!).

Seyhun-Aral bölgesinde mevcut Oğuz kabileleri 11.yy'daki yığınsal göç dalgaları ile mevcut kabile yapılarını kaybederek dağılmışken ve Anadolu'ya yerleşme esnasında henüz kendileri OĞUZ kimliğinden TÜRKMEN kimliğine geçiş aşamasındayken başkalarını türkleştirmeleri, hele hele bunu modern manada bir ulus bilinci ile yapmaları ancak 20.yy kafasıyla mümkün. Yani öyle bir Türkleştirme ki daha Türkleştirenler kendilerinin Türk olduğunu bilmiyor.

Türklerin türkleşmesinde özellikle gözden kaçan veya kaçırılan husus, türklerin bir çeşit yoğurt mayası gibi etraflarındaki milk portları dönüştürme kuvvesi. Yani türkler hiç dönüşmüyor hep dönüştürüyor üstün medeniyyet güçleri sayesinde. Hem de bunu koskoca Pers Medeniyyeti arasından geçip geldikleri halde yapıyorlar.

Malum Anadolu'ya gelenler hiçbir siyasi otoriteye tabii olmayan göçebe türkmenler değildi sadece. Selçuk sülalesinden soylular ve merkezi selçuklu iktidarına bağlı/bağımsız maceracı begler ve onların grupları da vardı. Yukarıdaki haritada görüleceği üzere bir kolye gibi göçebe türkmenlerle çevrilen platoya sızan ve bu platoyu siyasi egemenliklerine alanlar da onlardı. Bizatihi dönemin kaynaklarından anlaşılacağı üzere hıristiyan çoğunluğun üzerinde müslüman egemen sınıf olarak konumlanan bir çeşit yönetici-askeri sınıf. Türkmenlerle ortak kökene sahip olsalar hatta çoğu kez onları yönetiyor gibi gözükseler dahi onlardan farklı olduklarını biliyoruz. Çünkü müteaddit defalar rumalılara bunu bizzat kendileri söylüyor. Yine türkmenlerle siyasi otorite arasında öyle teba-hükümdar ilişkisi de yok. Bu olmadığı içindir ki 12.yy'da rakip beglerin temel faaliyet alanları birbirlerinin topraklarından usluca vergisini verecek hıristiyan köylü çalmak, gelir kaynağı olacak teba bulmak.

İşte merkezdeki bu nisbeten yerleşik - nisbeten zira 1189 gibi geç bir tarihte alaman Barbarossa tarihimizdeki gerçek Kral Lear olan II. Kılıçarslan'ı Konya'da kuşattığında türklerin evlerde değil hala çadırlarda yaşadıklarını yazar mesela kronikcileri- islam hükümdarları kısa sürede İrandaki benzerleri gibi farsileşmeye başladılar. Rum Selçukluları farsça konuşur, farsça şiyir yazar, farsça isimler alırken onları türk medeniyyetinin milliyetçi anlamda öncü ve temsilcisi saymak ancak ve ancak 20.yy insanı olmakla mümkün. Her ne hikmetse türkleşme abartıldıkça abartılır da gurur duyduğumuz atalarımızdaki farsileşme temayülü itinayla yok sayılır bizim tarihçiliğimizde.

Farsileşip ortaçağdaki diğer örneklere benzer bir islam medeniyyetini yaratanlar da türk, onların sınırlarındaki yaylak ve kışlaklarda merkezi idare ile gevşek bir çıkar birliği içinde bağımsız takılan göçebeler de türk. İki tarafın iktisadi çıkarları, hayatı algılayışları ayrışmış. Ben anlamıyom ki kim türk kim türk.

İşte bu esnada devreye -leşme/laşma sihiri giriyor. Dinin başat kültürel belirleyici olduğu bir zaman ve coğrafyada insanın bir "şey"ken başka bir "şey"e dönüşmesinde belirleyici olan nedir? Eğer bu soruya ulan salak bittabi dindir ya ne olcağdıydı derseniz cumhuriyet dersinin sözlüsünden sınıfta kaldınız doğru maveraünnehir'in kalbine dökülüyorsunuz. Zira cumhuriyet ve onun türkislam ideolojisi bu soruya kurnazca önce Anadolu'nun türkleşmesi diye yanıt verir asla ve kat'a önce islamlaşması demez. Bu 90 yılı aşkın tekrarlana tekrarlana kutsal emanet gibi olmuştur.

Yine dönüştürücü mekanizmalar, dönüşümü mümkün kılacak maddi araçlar meselesine geri dönüyoruz. Kendisi yazın yaylaya kışın kışlağa giden, benzer yaşam tarzına sahip ötekini kolayca içine alabilen ama "yerleşik" bir yaşam sürenleri dönüştürecek hiçbir mekanizmaya sahip olmayan türk kimi nasıl türkleştirebilir. Daha kendisini yeniden üretecek özel mekanizmalara bile sahip değil. Türk çünkü okuma yazma bilmiyor, türk çünkü sultanlardan uzakta kendi kendine takılıyor. Yoksa okuma yazma öğrense ilk yaptığı farsça artizlik yapmak, aslını inkar etmek. Oysa gulamlık denilen bir müessese vasıtasıyla satın aldığı köleleri islam dairesinde yetiştiren, kurduğu medreseler vasıtasıyla kendi kültürünü yeniden üreten, vakıflar ve benzeri araçlarla ihtida eden gayrimüslimlere çıkarlar sağlayabilen merkezi iktidar odakları kolayca -laştırabilir, müslümanlaştırabilir.

Özellikle de dönüşenler Hıristiyanlık gibi kurumsal bir dindense, hele hele Ortodoksluk gibi imparatorluk idaresinin organik bileşeni olan bir mezheptense ve bunlar istila sonucu gelir kaynaklarını yitiren kilise teşkilatının çöküşü ile çobanını, imparatorluk idaresinin çöküşü ile de bu mezhebin sırtını dayadığı siyasi gücü yitirmişlerse, zengin gelir kaynaklarına dayanan islami vakıflar ve o vakıfların kurucusu olan yeni iktidar sahiplerince müslümanlaştırılabilir ki öyle de oldu.

Anadoluya türklerin yerleşmesi otomatikman anadolunun türkleşmesi demek değildir. Tam tersine eğer bir dönüşüm sözkonusu olacaksa bu anadolunun islamlaşmasıdır. Hem de bu islamlaşma salt gayrimüslimleri değil oraya yeni varmışları da kapsar. İslamlaşanların türkleşmesi ise bambaşka bir şeydir. İşte türk ve islam harcından ideolojik betonu karanların inatla türklerin yerleşmesi ile türkleşmeyi eşit sunma çabalarıdır bizi hala bu betonun içinde hapis kılan. Ve her betona gömülme romantik fransız filmlerine benzemez.




Bin Yıllık Yolculuk en en sonunda birleşip/birleştirilip Şattültürk nehrini oluşturacak Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin anadoluda yüzlerce yıl boyunca yan yana ama ayrı ayrı akmasına şahitlik etmektir de aynı zamanda. Selçuklu Anadolusuna dair günümüze ulaşmış iki temel yazılı kaynaktan -ikisi de farsça yazılmış- birinin sahibi olan Aksaraylı Muhasebeci'nin kitabında ısrarla biz tacikiz(farsız) o şerefsiz hırsızlarsa türk dediği halde inatla adamcağız yanlışlıkla tacik diyor aslında kastı şehirlerdeki türklerdir canım desek de, diğer eserin sahibi Falcıoğlu'nun biz Selçuklular iyiyiz güzeliz de bu Türkmenler ne boktan millet yae demesini görmezden gelsek de bu böyle...





DELETED SCENES I: KİM VAR İMİŞ BİZ YOĞ'KEN

Anadolu'nun Türkleşmesi diye terimlenen mesele el muzaffer vel daima bizim göründüğümüz ötekinin bir an görünüp kaybolduğu tek mekanlı bir hiçkok filmiymişcesine kurgulanmıştır. Epeyce de usta işi kurgulanmıştır. Türkislamcı nasıl ki anadolu diye yekpare bir coğrafi bölge yaratıyorsa o mübarek elleriyle, peşinden yine aynı mübarek elleriyle onu yekparesinden bir kimlikle yoğurur zihnimizde. Kahraman Türkler vs Kahpe Bizans. Rakibi bu kadar basitleştirince türkleştirmemiz de basitleşecektir. Amma o kadar usta bir sanatçıdır ki daha demin bir kimlikle yoğurduğu toprağı, iş anadolunun rumdolu olmadığını ispatlamaya gelince bir anda alacalı bulacalı fistana çevirir ve ermeni ile süryani hatta aslında rumlaşmamış anadolu yerlisiyle de süsler. Alacalı bulacalı yapısına vurgu yapar ki biz zinhar bu rumayı yunan sanmayak.

Eğer illa ki anadolunun bir -leştirme tarihi bahis mevzuu olacaksa ilki rumalaşması olsa gerek.

VI.yy'da Çoban Justinianus hâlâ pagan kökenlerini terketmeyen Atina Akademisi'ni kapatıp(acaba o da bir despot olarak ideolojik gayeli tasfiyesine üniversite reformu diye cafcaflı bir ad vermiş midir?) yerine istanbul akademyasına 3 latince ve 3 grekçe retorik profu atadığında jet sosyetede epey olay olmuş. Çünkü bu resmi dili henüz latince olan bir imparatorlukta grekçeyi resmi dilvari bir pozisyona getirmekti. Öyle ki 13.yy'da tarih kitabını yazan süryani din adamı Justinianus'un yeğeninden sonra tahta çıkan imparatoru buna nazire yaparcasına romalıların bilmem kaçıncı kralı diye değil yunanlıların birinci kralı diye selamlar. Kanuni Sultan Justinianus'tan bir yüzyıl sonra çağrı mektuplarının muhataplarından -ermeni kökenli- Herakliyus grekçeyi "tek" resmi dil haline getirdiğinde Latin Roma'nın Grek Ruma'ya resmi dönüşümü de tamamlanmış oldu.

Ama kuşkusuz devletin -beklenen- resmi grekleşmesi halkların da anında grekleşmesi demek değildi. Bir asimilasyon aracı olarak kitlesel yıkım silahı gücündeki Eğitim-Öğretim silahının yığınsal olmaması nedeniyle çok kısıtlı etkiye sahip olduğu bir dönemde en güçlü asimilasyon silahı -eğitim tekelini de doğal olarak içeren- din oldu. Yine de VII. yy'daki devletî grekizasyon henüz resmi düzlemdeydi, öteki halklar nezdine hemen ulaşmadı. Anadolu gibi roma öncesi yaklaşık 300 yıllık helenistik temele sahip topraklarda bile bu etki başlangıçta sınırlı kaldı.


İlk Haçlı seferinden sonra 12.yy ortası sınırlar oturduğunda ortaya çıkan yeni Anadolu. Gerçekte türk etkisi biraz daha batıya doğru ilerler. Ne tesadüf ki haritayı bu yönde düzeltip M.Ö 3-4 yy helenizasyon haritasına oturttuğunuzda çoğu yerde tıpatıp örtüştüğünü görürsünüz.

Belki nükleer silah gücünde eğitim silahı yoktu ama grekizasyon için resmi dini görüş de -kalkedon inanışı- muhteşem bir asimilasyon silahıydı ve Ruma İmparatorları da bunun bilincindeydi. Var oluşu herhangi bir seküler(gücün kaynağı açısından) politik lidere değil taşaklarına dayanan Papa'nın kurumsallaşmasının tersine bizatihi var oluşu sadece İmparatorun politik iradesine dayanan Konstantinopolis Patrikliği(establişıd havariyyun olmadığından kutsal patrikliklerden biri değil idi) imparatorluğun simbiyotik parçası ve onun iktidarının tamamlayıcısıydı. O yüzdendir ki imparatorların kimi zaman dış düşmanlarla savaştıklarından fazla iç düşmanlarla -diğer dini inanç sahipleri- savaşmaları basit bir realiteye dayanıyordu: ortodoks olan grek/rumaio olur, grek/rumaio olan imparatora sadık kalır. Bu 7.yy arap istila döneminde suriye ve mısır monofizitleri işgalcilere direnmezken toroslardan bu tarafa ortodoksların direnmesiyle de kanıtlanmıştı.

Öyle olunca resmi dini görüşün dışında bir dini görüşü benimsemek grekizasyona/rumalaşmaya direnmeye de dönüşüyordu. Ermeni ve Süryaniler için iktidarın diniyle aralarındaki dini ayrım sadece bir dini ayrım olmaktan çıkıp bir tür etnik ayrıma da dönüştü. İnsanlar 20.yy kitle eğitiminin etkisiyle ulus devlet 19.yy bla bla diye papağan misali tekrara bayılır. Oysa orada söylenen ulus devletlerdir uluslar değil. Onlardan bize kalan kayıtların buram buram dini ayrışma kokması, greklere duyulan milli nefretin Cizıs'ın kutsal kanı ile boyalı olması bundandır. "Hakiki" inanç bağlısı gregoryen ermeni papaz için dünyadaki en iğrenç fiil, müslümanların kazanması değil, dindaşı ermeninin grek ortodoks mezhebine intisap etmesiydi. İmparatorluk tüm gücüyle bu tip mezhebi ayrımları bastırmaya çalıştı. Bazen fikir münazarasıyla ama sıklıkla kılıçla. Kafamızda Gelasius'un kılınç değil Ali'nin zülfikar sallandığı için islama saldırıyor olsak da Ruma döneminde yüzlerce yıl boyunca anadoluda gerçekleşen din temelli katliamların anadolu islam mezhep çatışmalarına tur bindirdiğini biliriz evelallah.

Doğru Ortodoks inancın gücü eğer imparatorluktan geliyorsa o da bir başka soruyu yaratır: eğer grek olmayanların kalkedon inancı paralelinde grekleşmesi imparatorluk otoritesinin zoruyla destekleniyorsa veya o zorla besleniyorsa, grekizasyonla din arasında kurulan bu bağlantı, daha sonradan bu bağlantı çözüldüğünde ve imparatorluk otoritesi hiç olduğunda neye dönüşecekti? Yani Ankara'nın Galat keçi çobanı eğer imparatorluk gücüyle desteklenen ortodoks kilisesi sayesinde grekleştiyse o imparatorluk gücü ortadan kalktığında da kilisenin gücü onu aynı dine/etnisiteye bağlı tutmaya yetecek miydi? Hatta bir başka soru daha ortaya çıkıyordu: Kilise ile imparatorluk bu kadar simbiyotik yaşam formlarıysa imparatorluk iradesi olmadan kilise ayakta kalabilecek miydi? Mesela ilk arap fetihlerinden sonra ortodoks kalmaya devam edenlere, imparatorun onlar üzerindeki manevi otoritesi araplarca tanındığı için, Melki(Melik/İmparator bağlıları) denilmişti.

Ruma için daha elim ve vahim olmak üzere Oğuz İstilasının hemen öncesi Drang Nach Osten yani doğuya yayılma zamanıydı. Ruma idaresi parça parça Ermeniyye coğrafyasını ilhak etti. Hem ermeni illerini ilhak ederek toprak-gelir sağlayacaklardı, hem de heteredoks rafızileri doğru inanca döndüreceklerdi. Ruma ile İslamdoğu arasında tampon bölge olan Ermeniyye toprakları parça parça ilhak olunurken yerli aristokrasisi anadolu içlerine(Kapadokya-Kilikya) göçerildi. Malum kendi kurumlarını yerleştirebilmenin ilk şartı mevcut kurumların yıkılmasıdır. Bu yönetici sınıflar ile birlikte onlara bağlı halk da göçetti. İçeriye doğru göç ettirildiler ki yanlış inançlarından doğru inanca daha kolay çevrilebilsinler.

Bu bize Oğuz göçebelerin gelişinden hemen önce -kimi helen amcaların iddia ettiğinin tersine- anadolu içlerinin koskoca bir milletin göçerilebileceği kadar tenha olduğunu gösteriyor. Ama tehcirin politik ve askeri sonuçları daha da önemliydi. Bu politika ermenilerle rumalılar arasındaki etnik/dini kini kat kat arttırdı. Misal son Ani Kralı Gagik 1069'da göçettirildiği Kayseriyye'nin Rum Metropolitini köpeğine parçalattırıp adamlarına Kayseriyye'deki grek kadınların ırzına geçme emrini verdi. Zira saygıdeğer din adamı sevgili köpeğine "ermeni" adını vermişti. Yine Diogenes Malazgirt'te bitecek meşhur seferinde Sivas'a uğradığında, Rumalılar 1070 yılında türklerle yaptıkları savaşta türklerden çok ermenilerden zarar gördüklerini söylediler. Sinirlenen şanlı basilius seferi zaferle sonuçlandırıp döndüğünde tüm ermenileri yokedeceğine dair and içti.

Ruma, bu politikasıyla ermeni seddini kendi elleriyle yıkmış oldu. Selçuklu kontrolünde veya otonom Oğuz akınları Ermenistan'ı vurduğunda Ruma direnişi ermeniler olsaydı olabileceğinden daha kısa sürede çöktü. Öyle ki bir ermeni rahip yıllar sonra "bu rezil rumlar bizim ülkemizi işgal ederken çok cesurdular oysa hunları görünce kadın gibi kaçtılar" diye sızlanıyordu. Ve yirmi yılda ermeniyye'nin işini bitiren Oğuzlar anadolu içlerine akmaya başladı. Akan bu sele karşı ermeniler yanlış inanç sahibi rumalılar yanında direnmek yerine mezheplerini umursamayan kafirlere boyun eğmeyi tercih ettiler. İroniktir ki anadoluya bu kadar kolayca girişimizi sonradan anadoludan sildiğimiz ermenilere borçluyuz bir anlamda.

DELETED SCENES II: KAYNAKLAR SORUNU

Etnik/dinsel tansiyonun böyle yüksek olduğu bir coğrafyaya girişimiz ve o coğrafyayı istila yoluyla mülkiyetimize geçirişimize ilişkin kayıtlarda üç problem var: 1) Tüm o tumturaklı hadisleri tekzip edercesine islam medeniyyetinin girişiyle kadınların tarihi kayıtlardan buharlaşması, 2) İslam hükümranlığıyla birlikte gayrimüslimlerin hiçleşmesi, 3) Siyasi tarihe odaklanıldığı için esas mevzuumuz olan oğuz/türkmenlerin sürü mesabesine inerek belirsiz bahsedilir hale gelmesi.

Kadının islam uygarlığı eşliğinde yok oluşu daha doğrusu rakip medeniyyete nazaran görünmez hale gelişi o kadar belirgindir ki bırakın sıradan insan düzleminde kadından bahsedilmesini anlı şanlı sultanlarımızın analarının, karılarının yahud bacılarının adını bile bilmeyiz. Sıfat olarak geçerler sadece. Unutulmamalıdır ki aynı dönemde rumada 1081-1118 arası döneme ait birincil kaynağımız olan Alexiad'ın yazarı Aleksios'un kızı Anna'dır. Kürt ve Türk tecrübesinden ulus kimliklerini üretecek kurumlara sahip olmayan uluslar da bu vazifeyi annelerin gördüğü, bu tip göçebe ulusların kadınlar sayesinde var kaldığı düşünülürse bu eksiklik çıktığımız maçta baştan geriye düşürür bizi.

İslam uygarlığının bir diğer özelliği gayrimüslimlerin politik özneliklerini yitirişidir. Ata binememe, silah taşıyamama ve benzeri çeşitli islami yasakların somut desteği haricinde saykolojik bir tavır olarak da vergi nesnesi olma dışında gayrimüslim yok sayılır. Kişi kişi bahsedilse bile cemaatsel düzlemde yok sayılır. Bir islam kaynağını okuyorsanız o ülkede sanki hiç hıristiyan veya yahudi yok sanabilirsiniz. Nüfus kesafetinin gayrimüslim olduğu bir coğrafyada bunun konumuza verdiği zararı tahmin etmek zor olmasa gerek. İronik olarak şu anda türkislamcıların kendi tezlerini ispatlamak için saldırdığı giriş dönemimiz kaynaklarının hepisi ama hepisi islam kaynaklarının özenle yok saydığı rum/ermeni/süryani hıristiyanlarca yazılmış kitaplardır. Garipler fellik fellik bu aşağılık hıristiyanların kitaplarında kendi sultanlarını veya milletlerini övecek ibareler arar dururlar. İlginçtir ki bu gavurların kitaplarında hep aynı iki milletin ismi yalın halde değil de başında haydut, hırsız, katil ve benzeri kibar sıfatlarla yer alır: Türkler ve Kürtler ;)

Ne yazık ki Annales Okulu henüz icat olunmadığından bahse konu dönem yazının bir başka kurbanı da göçebelerdir. Ana unsur yanı tali unsur muamelesi gördükleri için asla ve asla özne olarak değer görmemişlerdir. Mesud + Türkmenler, Kılıçarslan + Türkmenler vesaire vesaire her daim garnitür muamelesi görmüşlerdir. Böyle olunca türkmen yayılmaları rumalıların sefer öykülerinden veya rahipyazarların katliam-yağma haberlerinden belli belirsiz süzülebilir.