14 Aralık 2012 Cuma

Bin Yıllık Yolculuk I - Yeni Ergenekon'un Bozkurtları

Eğer bu haber doğruysa bunun sadece basit bir gaste veya tv haberi olarak kalmaması, osmanlının 700. yılı veya cumhuriyetin bilmem kaçıncı onlu yıllı kutlamalarına denk bir kutlama ile kutlanması gerekir. Boru mu bu. Bir avuç koyun çobanının bin yıl önce başlayan exodusu nihayet sona eriyor.

Ama bu exodus'un anlatılması sona ermiyor. Hatta tam tersine hâlâ "biz"i tanımladığımız temel onların destanı ve bugün'ü biçimlendirdiğimiz en bi mozayiksiz çimento geçmiş. Yazıya başlarken niyetim bu yolculuğu anlatmaktı kendi anladığımca. Yolculuğun bittiği bu günlerde en başa gidip bir tür son bölümüne gelmiş dizi flaş beki yapmak, hem kılıçlı hem de tüm "sünni" kibrimle dini akışı anlatmaktı. Ama farkettim ki bu destanın anlatılış öyküsünün kendisi başlı başına bir destan. O yüzden önce bu anlatışla başlamak gerekti.

Nasıl ki Dasitan-i Etrak-ı Ergenekon Türük'ün tarih sahnesine çıkışını anlatıyorsa bu destanımız da ondan bin dört yüzyıl sonra Yeni Türk'ün tarih sahnesine çıkışını anlatıyor. Tıpkı ilki gibi efsanevi ama ondan farklı olarak tartışılmaz bir vahiysel gerçek gibi zihinlerimizi sımsıkı kavramış durumda. 


Yav arkadaş bu eski yunanlılar da her şeyi düşünmüşler diye bir geyik vardır el atılan her mevzuda vakti zamanda bir iyonun iyotluk yapıp bir kaç kelam etmesine dair. Bu geyiğin 11.yy sonrası türk tarihine yani türkislam tarihine ve dahi tarihciliğine uyarlanmış haliyse M. Fuad Köprülü fenomenidir. Konu türkislam tarihi olsun da Köprülü o konu hakkında aşılsa dahi hâlâ referans alınan görüşler serdetmemesin. Henüz 28 yaşında yayınladığı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar(1919) olsun, hemen ertesi sene yayınladığı Türk Edebiyatı Tarihi olsun şimdi bile alanlarında -yanlışlansa dahi- başyapıttırlar. Ve tüm bunlar şimdiye nazaran çok daha kısıtlı sayıda vesikayla yaratılmıştır.

Ortamlarda o kadar etkili olmuştur ki bu genç müderris, Divanü Lügatit Türk'ü bir sahafta bularak belki de türk diline en büyük hizmeti yapan meşhur Ali Emiri, sırf ondan ve türk diline/türkçülüğe dair görüşlerinden nefret ettiği için, onu yanlışlamak gayesiyle tek yazarı olduğu Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası'nı çıkarmış, aylarca uğraşarak O'nun aslında Köprülü Mehmed Paşa'nın değil kaynı Kıbleli Mehmed Paşa'nın soyundan geldiğini ispatlayıp senden köprülüzade değil anca kıblelizade olur diye ayar vermiş .

Bu çalışkan dahi (onun verimli üretkenliğine hala kimse erişememiştir) bir açıdan Türkislam ideolojisinin banisidir de. 1913 yılında henüz 23 yaşında İttihatçı desteğiyle atandığı darülfünun edebiyat tarihi profesörlüğüyle başlayıp Atatürk DTCF'sinde devam eden eğitimcilik hayatında, sonradan hepsi alanlarına damga vuran Halil İnalcıklar, Abdülbaki Gölpınarlılar, Osman Turanlar, Mehmet Köymenler, Faruk Sümerler onun öğrencisidirler. Kimi osmanlı tarihinde, kimi tasavvufta, kimi selçuklu tarihinde ama hep onun ilk vuruşu yaptığı alanlarda türk tarihciliğini ve tarihini belirlerler. Yeni Ergenekon'un Bozkurtlarının Börteçine'si Köprülüdür. Bu vakti zamanında başka birinin daha dikkatini çekmiş. Öyle ki o biri 1983 yılında Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü diye bir kitap dahi yayınlamış. Gerçi bu bey şimdi unutmuştur bu kitabı yazdığını. Çünkü kitapta -konuya göbekten bağlı olmasına rağmen- Kürt veya Ermeni mevzuularından santim bahis olunmadığı gibi, baştan sona kemalizm övgüsü yapılmaktadır. Şimdi de tam tersi yönlerde atıp tutmasından pozisyonun kendisine değil allame-i cihanımızın o pozisyona dair fikirlerinin muhteşemliğine odaklanmamız gerektiğini anlıyoruz herhalde ya neyse kitabın takriben %80'ini kaplayan kemalizm övgüsü ve yağcılığı kitaptan sıkılıp atıldığında kalan %20 faydalıdır ama. 




Bugün iman ettiğimiz anlamdaki tarih, garp medeniyyetinin bir yaratısı olarak 18.yy'ın sonlarında mahsul vermeye başlasa da esas yetkinliğine 19.yy'da kavuştu. Yani garp medeniyyetinin iktisadi, siyasi, askeri gücünün zirveye çıktığı ve kültürel hegemonyasının rakipsizce "öteki"ne nüfuz etttiği zamanlarda. Bu öyle dehşetli bir global fetih öyküsüydü ki meşhur Çingiz Han seferleri bile solda sıfır kalıyordu yanında. 1838'de Osmanlı İmparatorluğu'na Baltalimanı Anlaşması'nı rıza ile kabul ettirenler hemen 1839'da bunu kabul etmeyen binlerce km ilerdeki Çin'e Afyon Savaşları ile zorla kabul ettiriyor, Comodor64 Perry Amcanın 1852'de hamidiyesinin toplarını şehirlerine doğrulttuğu caponlar; atma peri atma, "serbest" ticaret de yapacağuz, şapka da takacağuz diyordu.

Her iktidar, her rejim, her inanç meşruiyete ihtiyaç duyar, bu meşruiyeti kendisinin varetmediğini daha eskiden beri varolagelen bir tarihi zeminden yükseldiğini kanıtlamaya ihtiyaç duyar. İşte modern garp tarihi de fonksiyonel açıdan bunun için varoldu. Tarih zaten oldum olası size arzuladığınız meşruiyeti sağlar. Modern tarih ilmi dediğimiz şey de garp medeniyyetinin global fethinin meşruiyetini sağlamak için ortaya çıktı. Reddedilemez, inkâr edilemez, medeniyyetlerüstü apaçık haklılık kanıtı. Eskiçağ-Ortaçağ-Yeniçağ üzerinden avrupa kutsal tirinitisine göre çağlara ayrılmış "dünya" tarihine Yakınçağ'ı eklediklerinde en sekülerinden, sadece geçmiş üstünlüklerinin sürekliliğini işaret etmiş oluyorlardı.

Sizin meşruiyetiniz diğerinin meşruiyetsizliği üstünde yükselir. Yani siz meşru olarak hükümran olmuşsanız dünyaya Lord Kirısciyın, bu "öteki"lerin meşruiyeti olmadığındandır ve meşruiyeti olmayanın tarihi de olamaz meşru hükümranların bahşettiğinin ötesinde. Öteki'nin tarihsizleşmesi ve bunun o tarihsizleşme ile meşruluk kazanan garp üstünlüğü ile meşrulaştırılmasından mütevellit bir kısır döngü. Ben Garp Medeniyyeti olarak sana ne bahşediyorsam sen O'sun Öteki ve ben bunu bahşedebildiğim için sana üstün olan Garp Medeniyyetiyiyim de aynı zamanda.

İşte sonradan yeni ergenekonumuzun bozkurtları olacak rehberlerimiz gözlerini 19.yy sonunda böyle bir dünyaya açtılar. 1893 yılında Thomsen'in deşifre ettiği Orkun Anıtları sayesinde evropalıların ve arapların kendilerine ad olarak verdiği "türk"ün aslında çok eskiye dayandığını öğrenen bir kuşak. Garplılardan göçebe ve barbar kavimlerden geldiklerini öğrenen bir kuşak. Garp Medeniyyetinin muazzam üstünlüğü ile çepeçevre sarılmış bir kuşak ve günü gelince 1919 Paris Barış Konferansı'nda dünyanın sahibi garp liderlerinin bizzat ağızlarından kendileri hakkında şu açıklamayı duyacak kuşak: Türkler ele geçirdikleri her yere sadece yıkım ve zulüm götürmüştür. Tarihte bir örneği yoktur ki türkler ele geçirdikten sonra o yerin refahı gerilemesin ve yine bir örneği yoktur ki türklerden kurtulduktan sonra o yerin refahı artmasın. Apaçık bir ırkçılık ki en katmerlisinden.

Milletlerini hapsolduğu Hasta Adam Dağı'ndan kurtarmak isteyen Yeni Ergenekon'un Bozkurtlarının yönü bu dışsal koşullarla çizilmişti. Ha Hedef Garp Medeniyyeti'nden kurtulmak değil o medeniyyete dahil olmaktı aman yanlış olmasın. Çünkü onlar için garbın üstünlüğü mücadele değil ilham kaynağıdır. Garp Medeniyyetine dahil olmanın biricik yolu ise kendilerinin de onlar kadar medeni olduklarını, sırf bu fonksiyonu için icad olunmuş araçla, yani garbi yöntemlere dayalı tarihle ispatlamaktır.

Bugün bizi boğan milliyetçi hafakanların niye bu kadar daraltıcı olduğunu tarihe dair bugün bildiklerimiz üzerinden anlayamayız. O zamanlar garbi lisanlarla okuduğunuz kitaplarda öğrendiğiniz yalnızca ne kadar geri olduğunuz, nasıl da katil olduğunuz, ne kadar da kötü olduğunuzdur. Öyle ki Osmanlı İmparatorluğu gibi bir devasa devleti araştıran garplıların asıl merak ettiği bu "türkler"in böyle bir imparatorluğu nasıl kurabildiğidir. O yüzden Osman ve diğerlerinin aslında hıristiyan olup sonradan müslüman olduklarını iddia ederler. Çünkü allaın göçebe türkü böyle bir şeyi beceremez inanmıyorum yane. Aslında yalnız değillerdir. Mesela sonradan türklerin atası soyadını alacak başka biri de aynı mantıkla benzer şeyler söylemiştir: "400 çadırla gelen göçebeler böyle bir imparatorluğu kurmuş olamaz". Onun çözümü iç deniz kuruyunca aslında çok çok uygar olan yerleşik atalarımız diğer bölgelere göçüp dünyaya medeniyyet taşımıştır, o halde garp medeniyyeti zaten bizizdir diyen Türk Tarih Tezi saçmalığı olur.

Bozkurtlarımız derinden eziktir, çok derinden. Yine samimi olarak inanırlar ki garbi yöntemlerle, vesikalarla, "garbi nesnellikle" davranarak garplılara dediklerinin yanlış olduğunu ispatlayabilirler. Göçebe olduklarını kabullenip onların yerleşiklerden bile daha üstün bir medeniyyet sahibi olduğunu iddia etmek, bunu garbi yöntemlerle kanıtlamak ve akla bir kez bile yahu madem bu kadar üstünler, mükkemmeller o zaman niye dağları tepeleri aşıp göç etmişler sorusunu düşürmemek. 

Kendi dilinde yazılmış neredeyse hiç vesika bulunmazken atalarının serüvenini yazmaya giriştiğinde, hele hele ben bunu garbi metodlarla, vesikalarla yapacağım dediğinde, med-cezirdir yaşadığın. Yabancıdan kalmış vesikada atam dediğin insanlar hakkında övücü fragmanlar bulduğunda helehele bak nasıl da övmüşler diye yaldızlarla çerçevelemek, atalarının kağıda geçirilmiş kıyıcı eylemlerini okuduğunda ise bir anda vesikaların sıhhatine, yazarın taraflılığına dair binbir dereden su getirip yine kendini haklı çıkarmak. Olsun "garbi nesnellik" diye boşuna mı diyoruz biz. Garbi nesnellik nasıl ki son kertede vesaik aksine işaret etiğinde de felsefe, ahlak, allah ne verdiyse goygoya sarılıp garbın üstünlüğünün tarihsel rasyonalizesidir, aynısı türk tarihi için de olur biter o kadar.

İşte üstünlüğünü kabul ettikleri, kendilerini hakir gören garbi medeniyyet dairesine milletlerini dahil etme uğraşındaki bozkurtlar, tıpkı özendikleri hocaları gibi, "öteki"ni yok sayarak sanki göçebe atalarıymışcasına dört dalarlar tarihe. Kabile konfederasyonlarından dünyanın en büyük imparatorluklarını (haliyle uygarlık da oluyor), neredeyse tüm memur kadrosu farsi olan devletlerden türkislam medeniyyetinin biricik timsallerini yaratırlar. Ve bunu yaparken hep ötekileri ya yok sayarlar ya da yok derecesine indirirler. Kürtleri, farsları geçtim, türkislamın yarısı islamın üzerine indiği araplar bile hiçleşir bu yolda. 

Köprülü, yeni ergenekonun börteçinesi, yıllar yıllar sonra nazizm yenildiğinde bu tip eylemlerin ilim değil genç milliyetçiliğin duygusal dışavurumları olduğunu mahcupça ifade eder o anki ortamın etkisiyle amma ok yaydan, türk ergenekondan çıkmıştır çoktan. Artık neredeyse tüm "ilmi" türk tarihi kitaplarında şu kalıp vardır: "...vesikaların/yabancı yazarların/batılı alimlerin/reddedilemez kanıtların gösterdiği üzere............................ türktür/türklerin eseridir/türklerce yapılmıştır/türklere medyundur...". Dipnotlarda referans/belgeye-yazara atıf/kanıtı bulabileceğimiz-görebileceğimiz bir ipucu, çıktım erik dalına anda yedim üzümü 

Bu kadar keçi boynuzunu şunun için yazdım. Exodusu -bizi- garbi şartlanmışlığı ve onun yeni ergenekonun bozkurtlarına yansımasının zihnimizdeki izlerini bir tarafa koymadan anlayamayız. Aslında basit bir soru ile başlıyor her şey: hep tekrarlayageldikleri üzere "türklerin" göçü ise mesele, nasıl bizden daha çok sayıda türk hâlâ tarihi anavatan-da/ın yanıbaşında yaşamaya devam edebiliyor? Sonrası sorular sorular. Eğer göç zorunlu bişeyse niye onlar göçetmedi de biz göç ettik? Yok göç edenler türklerin bir kısmıysa,oğuzlarsa mesela, biz tüm türk adına nasıl sahip olabiliyor, genelliyor, tekelleştiriyoruz tarihi? İyi ama o meşhur Orhun Anıtları'nda Türk Bilge Kagan, Oğuzlar hakkında bir kere iyi konuşuyorsa dokuz kere yendim mahvettim onları diyor? Öteki'ni yok saymaya bizzat kendimizden, soyumuzdan mı başladık yoksa? To be continued...