28 Kasım 2012 Çarşamba

Muhteşem Korku

"Padişahımız artık kocalmıştır", "Bize genç bir padişah gerektir", "Padişahımıza Dimetoka Sarayı'nda istirahat yakışır". Bir padişah olarak bu tip cümlelerin askerin ve halkın ağzında sakız olduğunu duysanız ne hissederseniz? Hele hele siz henüz 17-18 yaşınızdayken şimdi sizin olduğunuz yaşlarda olan yaşlı dedenizin tıpatıp aynı cümleler eşliğinde bizatihi oğlu -babanız- tarafından önce tahttan indirilip sonra öldürüldüğüne şahit olduysanız. Ürperir ve korkarsınız herhalde. Size bu hale düşmemek uğrunda işlettiğiniz her cinayeti haklı gösterecek bir  muhteşem korku doğar ve büyür içinizde.

Tarihin şahid olduğu en büyük sahtekârlık ve yalancılık müessesesinin banisi oldukları bizatihi kendi eğitim sistemlerinin ürünü başbakanların içten demeçlerinden ayan beyan anlaşılan bip bip biiip cumhuriyetçi tiranlar, kendi tiranlıklarını cumhur nezdinde meşru kılmak için, terazinin diğer kefesine oldum olası padişahların keyfe dayalı mutlakıyetlerini koyar ve helehelehele artık iktidar cumhurda bak ne güzel hadi milli egemenlik bayramı kutlayalım soytarılığı yaparlar. Oysa padişahlar bu sahtekârların iddia ettiklerinin tersine gayet de bir rıza mekanizmasına dayanmak, bir tür meşruiyete sahip olmak zorundaydılar. Bu rıza mekanizmasının haddinden fazla boşlanması, yani padişahların veya yönetici elitin cumhuriyetçilerin savladıklarına benzer bir umursamaz mutlakıyet tesisine kalkışmaları şimdi cumhuriyetçilerin irtica ya bunlar diye gargaraya getirdiği isyanlara ve o iktidarın devrilmesine sebep olurdu.

İşte o yüzdendir ki tebanız aleyhinize söylenmeye başladıysa, hele ki asker de ona eşlik ediyorsa, ben allahın yeryüzündeki gölgesiyim diye böbürlenmek yerine korkardınız. Kanuni Sultan Süleyman'ın 1550lerden sonraki ömrü muhteşem yüzyılın içindeki bu muhteşem korku ve bu korkuyu giderme uğraşı ile geçmiştir.

Osmanlı kendi başına bir medeniyyettir. Bizanstan, selçukludan, moğoldan carttan curttan etkilenmiştir ama aldıklarını kendinde meczedip kendi medeniyyetini var etmiştir. Bir medeniyyet o medeniyyet dairesine dahil olmayanlara ne kadar saçma veya anlamsız gelirse gelsin her nesilde sürdürülebilir kendi kodlarına sahip olmak demektir. Bu kodlar bugünden bakanlar için anlamsız olabilir, rasyonel bir temele oturuyor olmayabilir. O irrasyonalliği anlamak ile bu gün sanki o kodlar hala geçerli olabilirmiş gibi tekrar var etmeye çalışmak arasında fark vardır. 

Eğer konu osmanlı tarihinde şehzade isyanlarına geldiyse derslerde hep bizansın şu veya bu şehzadeyi serbest bırakması üzerine padişahın alelacele onun üzerine gitmesi ve bu yüzden o sırada yaptığı kutlu sefere ara vermek zorunda kalması hayıflanarak anlatılır da sadece tek bir şehzade yüzünden padişahın apar topar koca ordu ile niye gitmek zorunda kaldığı, koca koca vilayetlerin hemencecik şehzadeye neden itaat ettiği anlatılmaz. Onun yerine padişah gider tak şak hemen asi şehzadeyi yener ve bu basit olay biter. Anlatılmaz çünkü o zaman sürekli ne kadar da muhteşem olduğu savlanan, tebasının mutluluktan öldüğü osmanlıda o şehzadenin etrafına hemencecik onbinlerce insanı nasıl topladığının da izah edilmesi gerekir, faça bozulur.

Kanuni dönemindeki şehzade isyan/infazları da anlaşılmak isteniyorsa dramatik sonlardan ziyade onlara temel oluşturan bizatihi o medeniyyetin içinden var ettiği toplumsal koşullara bakmak gerekir. Çünkü o muhteşem korku'ya can veren şu veya bu oğlunun kendi yerini almak istemesi değil şehzadeyi bunu gerçekleştirebilecek güce ulaştırabilecek tabandır. Ülkemizde halkın osmanlı nizamına tepkisi babında kızılbaş kökenli ayaklanmalarla ilgilenildiği halde sırf bir şehzadenin başında bulunmasından hareketle bu tip hareketlerin de bir tür memnuniyetsiz halk kitlelerine dayandığını uzun yıllar anlayamadık.

Malum olduğu üzere Osmanlı o dönemde reaya ile yönetenler arasında aşılamaz toplumsal sınırlara sahipti. Hatta medeniyyetinin temeli o sınırların siyasi, askeri ve iktisadi yeniden üretimine bağlıydı. Yani şimdiki neoosmanlıcılara nanik yapar gibi o yere göğe koyamadıkları medeniyyet halktan uzak keskin bir elitizm sayesinde varolabiliyordu. Osmanlı bir köylü imparatorluğuydu. Yöneten sınıfın bu köylü yığınlarının başındaki temsilcisi ise timarlı sipahiydi. Timarlı sipahi her ne kadar teorik olarak kendisine tahsis olunan reayaca işlenen arazinin vergisi ile geçinen asker olsa da pratikte çıktığı her seferde çeşitli adlarla ek ücret hatta başarı durumuna göre gelirine sahip olduğu toprağa ek topraklar ve bittabii ganimet alırdı. Yani elde etmeyi umduğu gelir bunların toplamı olur, bu geliri sayılan şekillerde elde edememesi durumunda "sayılmayan" şekillerde elde etmeye çabalardı.

İşte bu sayılmayan şekiller reaya zurnasının zırt dediği yer oluyor. Reayanın derdi sadece bu da değildi. 16.yyda yaşanan nüfus patlaması sonucu ekilebilir topraklar aynı kalırken o toprakların doyurması gereken nüfus çok artmıştı. Oysa Osmanlı düzeninde reaya çocuğunun kendi tarlası haricine çıkması yani başka bir sınıfa geçmesi -tek bir açıklık hariç- zinhar yasaktı. Seyfiyye sınıfına dahil olamıyordu, idareci zaten mümkün değil. Bu durumda geriye sipahi baskısıyla artan vergi yüküne paralel şekilde gittikçe artan bir sefalete rıza göstermek ya da çiftbozan olup istikbal umudunu tamamen yitirmek kalıyordu.

Reayanın en azından timarlı sipahinin parasal baskısını hissetmemesi için sipahilerin gerçek bir sefere gitmesi gerekiyordu. Gerçek bir seferin yani cüzi sayıda nöbetçi hariç tüm timarlı sipahilerin sefere gitmesinin tek yolu ise padişahın sefere gitmesiydi. Zira osmanlı da tüm benzeş büyük medeniyyetler gibi devasa bir seremoni kumpanyasıydı ve hankı sefere hankı askeri birimlerin katılacağını, duyulan ihtiyaç değil, ona serdarlık edecek kişinin ünvanı belirliyordu.

Aynı zurna seyfiyye sınıfında da zort sesi vermeye başlamıştı. Çünkü yukarıda açıklanan eyalet sipahilerinin; ekili toprağın, yani geliri kendilerine tahsis olunan arazinin sabit kaldığı bir iktisadi sistemde, istisnai bir verim artışı olmadığı sürece toprak artışı olmadan kazançlarının artması mümkün olamama hali dışında ücretli merkezi kapıkulu ordusunda da aynı bunalım doğuyordu. Zira kapıkulu ocakları mensupları ancak bu seferler sayesinde terakki adı ile maaşlarına zam, zafer halinde bolca ganimet ve başarıya bağlı olarak terfi alabiliyorlardı. 

Reaya çocukları için düştükleri fakirlik cenderesinden yırtabilecekleri tek bir açıklık vardı. O açıklık ilmiye sınıfına dahil olmak yani medreselerde eğitim görüp kadı, müderris ve benzeri şekilde bu sınıf içerisinden yükselmekti. Oysa Kanuni saltanatının sonlarına yaklaşırken ilmiye sınıfında da bunalım vardı. Muhteşem Yüzyıl'ın merkezdeki yöneticilerinin zenginliğinin bedelsiz dışsallıklarından biri de padişah veya diğer zadeganların sağda solda bol bol medrese yaptırmasıydı. Reaya çocukları da bu umut kapısını doldurdu. Geçenlerde bir mebusumuzun arzuladığı gibi bütün okullar imam hatip idi. Amma amme hizmeti olarak bu medreseleri yaptıran zadeganın hiç hesaplamadığı bir şey vardı. Medreseleri dolduran bu kalabalıklar eğitimini tamamladığı zaman nerede iş bulacaktı? 

1550'ye doğru devlet yayılmasını tamamlayıp eskisi kadar kadro açılmayınca ve varolan kadrolar da mevcut ilmiye kocakafalarının torpillileriyle dolunca bu medreseler fermanlarda denildiği üzere şeri olmaktan çıkıp birer "şer" yuvasına döndü. Medreseler eğitim vasfını yitirip işsiz fakir gençlerin vakit geçirdiği mekanlar haline geldiğinde hiçbir biçimde kadınla temas etmeden ergenlikten bu yana erkek erkeğe takılan bu gençler arasında cinsellik kendi yolunu buldu. İdare bunları medreselerden kovalayıp kurtulmaya çalışınca da suhte (softa) denilen bu gençler 50-100 kişi arası büyük çeteler oluşturup eşkıyalığa başladılar. O zamandan kalan mahkeme kayıtlarında köyleri basıp mal mülk yağmalamaktan gayri özellikle erkek çocuklarını dağa kaldırdıkları kayıtlıdır.

İşte yıllar ilerleyip Muhteşem Süleyman yaşlanırken nerdeyse tüm toplumsal sınıflarda sıkıntılar peydah olduğunda onların tepkisi de kendilerini bu sıkıntıdan kurtaracak en pratik çözümün gerçekleştirilmesine yönelik olur: "Padişahımız artık kocalmıştır", "Bize genç bir padişah gerektir", "Padişahımıza Dimetoka Sarayı'nda istirahat yakışır". Tüm bu cümlelerin gizli öznesi Mustafa sahaya, yumruk havayadır. Osmanlı tıpkı dünyanın geri kalanı gibi aslında bu sıkıntıların biraz da  Potosi Gümüş Madenlerinden önce İspanya'ya sonra dünyaya sel gibi akmaya başlayan gümüşlerden kaynaklandığını ve çok sonraları iktisatçıların Fiyat Devrimi dediği şeyin başlarında olduklarını bilemezdi. 

Osmanlı monarşisi bu zübük cumhuriyetçiler gibi meşruiyetlerini görünmez tanrı cumhurdan almazlardı ve o meşruiyet ilelebed payidar filan da olmazdı. Osmanlı meşruiyeti padişahın şahsına müteallikti. Yani bir padişah değiştiğinde o meşruiyet tekrar inşa olunurdu. Bu yüzdendir ki her padişah değiştiğinde tüm beratlar, izinler falan filan sil baştan yenilenirdi. Kral öldü yaşasın yeni kral tüm meşruiyetin yenilenmesi ve meşruiyeti onaylayacak olanların rızasının kazanılması demekti. O muhteşem yüzyılda ise bu talepcilerin taleplerinin karşılanması ihtimali; reaya için timarlı sipahilerin uzaklara seferlere gitmesi, askeri sınıf içinse kârlı seferler ve terakkiler, medreseliler için suistimallerin sona ermesi, velhasıl herkes için umut demekti.

İşte bir şehzadenin tahta çıkması bu maddi gerekliliklerle örtüştüğü içindir ki Kanuni açısından artık Muhteşem Yüzyıl Muhteşem Korku'ya dönüşür. Korkusunun somuta büründüğü isimse doğaldır ki en büyük oğul Mustafa'dır. Burada sıklıkla gözden kaçan husus Hürrem'in kendi oğullarından birinin tahta çıkma arzusuna yoğunlaşılmasının Mustafa'nın tahta çıkma arzusunu saklamasıdır. Oysa Mustafa da en büyük evlat olması hasebiyle tahtı arzulamakta bunun için kendince altyapı oluşturmaktadır. Sarayın karşısında olduğunu bilen Mustafa, reaya ve daha da önemlisi sipahi-yeniçeri nezdinde bir çeşit propaganda savaşına girişir. Yaptığı ihsanlarla gönülleri fetheder. İnsanların deyişiyle Amasya'ya(Mustafa'nın sancağı) gidip mutlu ayrılmamak mümkün değildir.

Hürrem ve Rüstem'in Mustafa'yı tasfiye etme girişimleri ile Mustafa'nın tahta çıkmaya zemin hazırlama çabaları paralel ilerler. Mustafa'nın temel çabası her an ölmesi beklenen babasından sonraki taht değişimine dairken bu karşı grupca bizatihi Süleyman'ın şahsına dairmiş gibi sunulur. Nihayet 1552 yılında İran Seferi dolayısıyla Rüstem Paşa anadolu içlerine gelip Aksaray'da konakladığında eğer biraz daha ilerlerse ordudaki askerin kendi başlarına Süleyman'ı tahttan indirip Mustafa'yı padişah ilan edecekleri bir komplo düzenlendiğini haber alır veya aldığını iddia eder. Bunun üzerine orduyla birlikte gerisin geriye alel acele İstanbul'a kaçar. Bu iddia yalan bile olsa maddi koşullarının mevcut olduğu unutulmamalıdır. Bir yıl sonra 1553'te bu sefer Kanuni'nin -zorunlu olarak- başta bulunduğu ordu yine aynı yollardan geçerek Konya Ereğli'sine varır.

Mustafa'nın babasını devirmek isteyip istemediğinden bağımsız olarak O'nun adı üzerinde nerdeyse tüm toplum kesimlerince konsensüs kurulması dikkat çekici. Yani devşirmeye dayalı yeniçeri de, anadolu yerlisi sipahi de, sıradan halk da Mustafa yanlısıdır ve normalde farklı iktisadi çıkarları temsil eden, yani anlaşmaları madden mümkün görünmeyen bu kesimlerin Mustafa adında birleşmeleri Muhteşem Yüzyıl'da aslında ne kadar derin bir bunalımın da yaşandığına dair en büyük delildir.

İşte Kanuni o muhteşem korkuyu iliklerine dek hissettiği, tehlikenin büyüklüğüne kani olduğu içindir ki gözünü böylesine kan bürümüştür. Öyle bir gözünü kan bürümedir ki, bir baba öz oğlu gözlerinin önünde boğazlanırken, bırakın üzülmeyi, hâlâ mı öldüremediniz diye azar kaymakta ve cellatları tehdit etmektedir. Mustafa tüm gücüyle kaçmaya uğraşır ama ayaklarından yakalanır. İp boğaza tam geçmeyince Kanuni kavuğunun altındaki muskayı alın o koruyor onu diye bağırır - o zamanki inanışta kavuğun altında koruyucu bir muska bulunurmuş-, kavuğu ve muskası başından alınırken Mustafa da babasının gözleri önünde boğulur. Cesedi onu tahta çıkarmayı arzulayan askerin görüp öldüğüne emin olması için bir hayvan leşi gibi bir halı veya örtüye sarılarak otağın önüne atılır. Bu teşhire rağmen katlin hemen ardından Rumeli'de bir Düzme Mustafa çıkması ve etrafına çoğu sipahi binlerce insan toplayabilmesi Mustafa üzerinden sembolleşen sıkıntılara bir diğer kanıttır.

Devrin kaynaklarının anlatmasına göre ölüm anı aynen şu kitap kapağındaki minyatürde gösterildiği gibidir:




Mustafa'nın katlinde halk Kanuni'yi de kurban olarak görmüştür. Buna göre Hürrem ile Rüstem Paşa'nın oyunlarına kanan yaşlı padişah sevgili oğlunun canını almıştır. Olaydan hemen sonra yazılarak gizlice padişahın otağına atılan bir arizada tüm suç Rüstem'e yüklenir mesela.


Muhteşem Süleyman en büyük oğlu Mustafa'nın katli ile muhteşem korkusunun azalacağını ümid etmişse bile kısa zamanda bu ümidinin boşa çıktığını görür. Şimdi entel gettosuna dönen Cihangir'e adını veren oğlunun, Mustafa'nın katlinin ardından bu katle bahane olsun diye çıkılan uyduruk Nahcivan Seferi esnasında Halep'te ölmesinden sonra -önce Süleyman öldü sanılıp asker şehri yağmalamaya başlamıştır çünkü Süleyman'ın yaşlılıktan ölmesi beklenen hatta umulan bir şeydir-, geriye kalan iki Hürrem veledi arasında üstü örtük bir savaş başlamıştır.

Selim artık en büyük şehzadedir. O Selim ki rivayete göre Mustafa henüz ölmemişken iyş ü işret esnasında maiyyetine hakkımızda ni derler diye sorar ve askerle halk Mustafa'yı, Ananızla Rüstem Paşa Bayezid'i destekler yanıtını aldığında, napalım bizim de yüce rabbimiz var diyip şarabı kafaya diker. Selim anasının kendisini değil Bayezid'i sevdiğini o kadar iyi bilir ki tahta geçtikten sonra Mustafa'nın türbesini yaptırdığı gibi, oğlunun mezarı civarında sürünmekte olan, annesinin can düşmanı Mahidevran'a da maaş bağlar.

Selim ile Bayezid arasındaki bu gizli savaşta gerilim yıllar geçtikçe gitgide yükselecek, kavga sırf Hürrem'in çabalarıyla örtük kalacak ve arabulucu ananın 1558'de ölümünden sonra osmanlı tarihinde ilk defa olmak üzere henüz baba padişah hayattayken iki şehzade arasında bildiğin kılıçlı tüfekli açık savaşa dönüşecektir. Evet osmanlı tarihinin en büyük padişahı sayılan Kanuni'nin hükümdarlığı döneminde.

Eski türk kaganlarına tengride kut bolmış kagan denilirmiş. Yani kagan olmaları bir tür tanrı arzusu olarak görülürmüş. İşte orta asya göçebe kültürünün osmanlı veraset hukukuna yansıması olarak da en büyük evlad taht yarışında avantajlı olsa dahi eğer tanrının dileği bir başkasının olmasıysa bunun olacağına inanılırdı. Ve madem ki tahta kimin geçeceğini tanrı belirliyordu şehzade usluca kaderine razı olmalıydı. Bayezid, Selim'e karşı mücadeleye başladığında Süleyman oğlunu bunu söyleyerek kaderine razı olmaya ikna etmeye uğraşır, eğer tanrı ona tacı nasip etmişse zaten onu alacaktır. Ancak Bayezid kaderine razı olmak yerine kaderini kendi yazmaya kararlı olduğunu belli ettikçe bu iki tarafta da iki ayrı sonuç yarattı: Kanuni açısından durmadan kafa ütüleyen oğul yerine sessiz sakin Selim'e doğru gittikçe artan temayül, Bayezid açısından ise babanın temayülünün diğer oğula olduğunu anladıkça artan pervasızlık.

Bu artan pervasızlık Bayezid'i artık kaybettiğine inandığı tahtı ele geçirebilmek için Selim'le gerçek bir savaşa doğru sürüklerken Süleyman'ı yine o muhteşem korkusuyla yüzleştirir. Zira Bayezid önce Selim'i yenip öldürecek, sonrasındaysa İstanbul'a gelip onu devirecektir. Süleyman'ın çok iyi hatırladığı gibi babası Yavuz da yola hesapta dedesi Bayezid'in yerine tahta çıkmak için değil babasından sonraki veliaht olmak için çıkmıştı. İki şehzadenin vali oldukları sancakları değiştirir: Selim Manisa'dan Konya'ya, Bayezid Kütahya'dan Amasya'ya atanır. Taca ulaşmada padişahın ölümünden sonra payitahta ilk varanın avantajlı olduğu düşünüldüğünde artık Süleyman'ın kimi tercih ettiği ayan beyan ortadadır.

Bayezid'in yolculuğu babasıyla mektuplar üzerinden oynadıkları bir kedi-fare oyunu gibidir. O, ordusuna yol boyu asker yazarken babası da oğlunun hırsının sınırlarını anlamaya ve yalan vaadlerle onu ikna etmeye uğraşır. Nihayet Bayezid Amasya'ya vardığında iki taraf da kararını vermiş gibidir. Bayezid bizzat Konya'ya gidip Selim'i savaş yoluyla tasfiye etmeye karar verirken Süleyman bu mücadelede tarafını net bir şekilde belli edip Selim'e açık destek vermeye başlar. Tecrübeli vezirlerini kapıkulu askerleriyle Selim'e gönderirken anadoludaki beylerbeylerine de kuvvetleriyle Selim'in yanına gitmelerini emreder.

Bayezid'in mücadelesi tıpkı ders kitaplarında önemsizleştirilen diğer bazı şehzade isyanları gibi aynı zamanda toplumsal bir yarılmaya da bahane olur. Hem merkez kapıkulunun, hem anadolu eyalet timarlı sipahisinin desteğine sahip Mustafa'da bir çeşit ortak konsensüs varken Bayezid'de toplumsal bir ayrışma vardır. Bir yanda merkezi idarenin ve kapıkullarının yani devşirmelerin desteğine sahip Selim ile diğer yanda devşirmelerin imtiyazlarını kıskanan, o imtiyazları elde etmek isteyen -Bayezid'in vaadi onları kapıkulu ocağına almaktır- anadolu timarlı sipahilerinin, tarlasını bırakmak zorunda kalmış çiftbozan köylülerin ve türkmen aşiretlerinin adayı Bayezid. Bu öylesine derin bir ayrılıktır ki Bayezid yenildikten sonra da küllenmiş ama bitmemiş ve nihayet Büyük Kaçgun denilen o meşhur Celali İsyanlarıyla tüm haşmetiyle sahnede tekrar belirmiştir. İroniktir ki bütün anadolu ve dolayısıyla imparatorluk cayır cayır yanarken imparatorluk elitleri neden-sonuç ilişkisini kuramadıkları için isyanlara ve düzenin bozulmasına tepkilerini sebebe, yani muhteşem yüzyıla, kanuni dönemine dönelim yae diye ifade etmişlerdir.

1559'da çağının en güçlü devleti olduğunda herkesin müttefik olduğu Osmanlıda bir iç savaş yaşanırken Süleyman kendisi ordu ile anadoluya girip oğluyla savaşmak yerine Selim'e vezirleriyle, askerleriyle destek olarak bu iç savaşı İstanbul'dan izlemekle yetinir. Belki kendi oğluyla karşılıklı savaşmak gibi bir rezillikle anılmak istemez, belki de olası bir mağlubiyette tahtını kaybetmekten korkar.

Mayıs 1559 sonunda Konya'nın hemen dışında onbinlerce askerden müteşekkil iki şehzade ordusu karşılaşır. İki gün süren meydan savaşında önce Bayezid ordusu üstünlük sağlar gibi olsa da Selim'in yanıbaşındaki tecrübeli osmanlı beyleri ağırlıklarını koyarlar ve yenilen Bayezid Amasya'ya doğru kaçar. Henüz süt emen en küçük oğlu hariç -yol zahmetine katlanamayacağı için- kalan dört oğlunu da yanına alarak İran'a doğru kaçar. Bayezid'in Haziran 1559'da başlayan kaçışı ayrı bir öyküdür ve 23 Temmuz 1562'de Kazvin zindanında oğullarıyla birlikte boğdurulması ile sonlanır. Bu infaz için İran Şahı Tahmasb'a, hani o meşhur deyişte gidelim denen şaha, baba Muhteşem Süleyman 400 bin altın, kardeş Selim ise 100 bin altın ödemiştir. O dönemde 1 altının yaklaşık 60 akça olduğunu düşünürsek bu para 30 milyon akça yapar ki Süleymaniye Camiinin yaklaşık 54 milyon akçaya mal olduğunun söylendiği dikkate alınırsa ne muazzam para olduğu anlaşılır.

O süt emen bebeye gelince; Selim kuvvetleri Amasya'ya girdiğinde annesi ile birlikte Bursa'ya gönderilir. Babasının öldürüldüğü haberi gelince Muhteşem Süleyman sadık hizmetkârlarından birine Bursa'ya gidip torununu öldürmesini emreder. Hizmetkâr öldürmekte acz göstermekten korktuğu için payitahtta gaddarlığı ile meşhur birini bu iş için yanına alır. İkili Bursa'ya varırlar. Hizmetkârın kiraladığı şahıs elinde ip odaya girdiğinde yerde oturmakta olan çocuk gayri ihtiyari ayağa kalkıp gülerek müstakbel katilini kucaklar ve gaddarlığı ile meşhur şahıs bu masumiyetten etkilenerek hoppadanak düşer bayılır.  Hizmetkâr düşme sesini duyup odaya girdiğinde manzarayı görür ve naçar ipi alarak efendisinin verdiği emri yerine getirir. Hanedanın kurucusu ile aynı adı taşıyan henüz üç yaşındaki Osman böyle öldürülür.

Hanedandaki hiçbir padişaha nasip olmayacak şekilde elini iki oğul ve sayısız torun kanına bulayan Muhteşem Süleyman'ın o Muhteşem Korkusu, iktidarını elinden alacakları korkusu, döktüğü bunca kandan sonra artık yatışmış mıdır? Ne gezer efendim. Kendisinin ölümü de yine aynı korku elinden olur. 1566'da ölümü ile Zigetvar'da yarım kalacak Avusturya Seferi'ne bizzat çıkması hiçbir neden yoktur. Sadece kendisinin hala orduya kumanda edebilecek yetkinlikte olduğunu, hala tahtta oturmaya muktedir olduğunun kanıtlanma arzusu dışında hiçbir neden yoktur. O da bu arzunun peşinde Zigetvar önlerine kadar gider ve tıpkı kanıtlamak istediği gibi, artık tahtta oturmaya layık olmayan bir moruk değil ordusuyla sefere çıkan genç bir hükümdar gibi, orada ordusunun başında ölür.

"Senin oğulların olmaktansa, domuzların olmak daha iyidir. Çünkü, herkesce bilindiği gibi hem yahudiler, hem müslümanlar, domuzları boğazlatmayı yasaklamışlardır."

...


Bayezid-Selim kavgasına ve sonraki asırlarda Muhteşem Yüzyılın özlenen görkemi içinde unutulan önemli sonuçlarına dair -artık şehzadelerin anadoluya çıkarılmamasından, yeniçerilerin anadoluya yayılmasına dek- en iyi eser hâlâ ilk kez 1961'de basılmış olan şu kitap: