29 Ekim 2012 Pazartesi

Yemen Ellerinde Ahm-Et Davudoğlu

"Dışişleri Bakanı Ahmet DavutoğluYemen'in başkenti Sana'da Türk şehitliğini ziyaret eti. Davutoğlu, yaptığı konuşmada, gönüllerinden, vicdanlarından aldıkları bir talimatla buralara gelip, buraların sömürgecilerin eline düşmemesi için Yemen'de toprağa düşen 300 bine yakın şehide Anadolu'dan selam getirdiklerini belirtti..." 

Açıklamanın tam metni için dıklayınız.


Yazdığı stratejik derinlikteki kitabıyla tanınan Profesörümüz Doktorumuz Ahmet Davudoğlu'nun yukarıdaki paragrafta yer alan açıklamasının tek bir ama tek bir kelimesi bile doğru değil
Kendini dış politika uzmanı sayan, herkesin bilgisini övdüğü bir şahıs, kıytırık bir lise öğrencisi seviyesinde bilgiye/cehalete sahip ve bu kişi ülkede savaşla barışa karar verecek çemberin en merkezindeki bir postta oturuyor. Bu cehaleti görünce aklıma gelen ilk şey inşallah gerçekten de bu dediklerinin doğru olduğunu sanmıyordur, inşallah kendini müslüman talleyrand filan sandığı için yalan söylüyordur oldu. 

Başlangıç olarak -tek yanlı yazılmış olmasına rağmen- kısa bir Osmanlı Yemen'i özeti için şu tezin giriş bölümleri okunabilir.

Açıklamada geçen hususlara sondan başlayalım: Yemen'de kaç osmanlı askerinin öldüğünü kimse bilmiyor. 1999 Ağustos Depreminde kaç kişinin öldüğünü bile bilmeyen Türkiye Cumhuriyeti'nin selefi olarak Devlet-i Aliyye'de toplam bir istatistik yok. Yani türk tipi uçuş serbest. Türk tipi uçuş şudur: türk matematik özürlü olduğu için küçük sayılardan hoşlanmaz, hep büyük sayılarla konuşmak ister. Hani her selam veren kızı dost muhabbetinde verdi listesine koymak gibi işte. Misal 1918 Şubat'ında kaçan ermeniler bayburt şehrinde 500 türkü mü camilere doldurup yaktı. Az gelir gözümüze bu. Daha derinden hissetmek için binlerce der çıkarız. Öyle olunca bu mevzuda da yüz binden açılıyor kapı sonra uç uçabildiğine. Nasılsa uçmaya gümrük yok. Vaktinde istatistik olarak bile kıymet verilmemiş o askerleri sayınız kırk bin olsa yeterince etkileyici olmaz diyip bir kere daha öldürme ayıbı.


Bu askerlerin Yemen'in sömürgecilerin ellerine düşmemesi için öldükleri bölüme gelince iş monty python skecine dönüyor ve bakanımızın andığı o şehitlerin ruhlarından izin isteyip götümle ben delice gülmeye başlıyoruz. Ahahah senelerin İmam Yahya'sı bir anda sömürgeci Lord John oldu iyi mi. Çünkü değil osmanlı üzerine allame olmak, basit bir tarih okuyucusu bile olsanız yemen isyanları denen olayları bilirsiniz, bu anmaya konu Yemen'deki osmanlı askerlerinin sömürgecilerle savaşmadığını, yemenlilerin ayaklanmalarını bastırmak için oraya gönderildiklerini bilirsiniz. 

1849'da Yemen'in yeniden fethinden sonra 1911 yılına dek osmanlı neredeyse hiç durmaksızın yemen yerlilerinin özellikle Zeydi İmamları liderliğindeki dağlık bölge halkının merkezi yönetime karşı talepleriyle -bizim deyişimizle ayaklanmalarıyla- uğraşmış ve nihayet 1911 yılında Daan Antlaşması ile, kurmayları arasında İsmet İnönü'nün de bulunduğu Ahmet İzzet Paşa, İmam Yahya'nın koşullarını kabul ettikten sonra isyanlar dumuştur. O yüzdendir ki türküde 1912 balkan Savaşı'ndan sonra kaldırılan redif'in sesi vardır.

1914-1918 arası birinci cihan harbinde VII. Kolordunun ki, yerel koşullar izin vermediği için seferber bile edilememiştir, Aden'deki ingilizlere karşı verdiği, kahramanca ama bedir mahalle kavgası ebatındaki mücadele hariç tutulursa osmanlı askeri her daim yemenlilerin bizzat kendisi ile savaşmıştır, yemen halkıyla savaşmıştır. Yemen halkının isyanın bastırılması, bölgenin osmanlı idaresinde kalması için savaşmıştır. 

Cehaletin şahikası sonda. Neymiş anadolulu askerler gönüllerinden, vicdanlarından aldıkları talimatla oralara gitmişler. Ne acıdır ki ortadoğuya nizam vermeye girişmiş profesör daha osmanlıda zorunlu askerlik olduğunu bilmiyor. Daha da üzücüsü yemen türkülerinden haberi bile yok. Yahu hani kemalistler halka uzaktı siz değildiniz. Daha toplumun ortak hafızasından dökülen türkülerle irtibatı bile olmamış. Zenginimiz bedel öder askerimiz fakirdendir'i duymamış bile. Yemen türküleri ölümü anlatır çünkü Abdülaziz zamanında Trabzon'dan zorla askere alınmış 900 zavallı çocukla kalkan gemi on sene sonra limana sadece 50 kişiyle geri döner. Çünkü Yemen'e atılan çocuklar köylerini kuşatan nizami ordunun dipçik darbeleri altında zorla askere alınmış, nakdi bedeli ödemeye gücü yetmeyen garibanlardır. Bu çocuklar tıpkı küçük enver gibi cahil ama başkalarının canı üzerinden attı mı mangalda kül bırakmayan hükkamların dipçik zoruyla yemen'e zorla gönderdikleridir.

Yemen, gerçeği baz alacaksak binlerce osmanlı gencinin -gidenler arasında sadece türkler yoktur araplar da vardır ya karıştırmayalım şimdi-, uzaktaki bir yerde sikindirik hükümdarlıklarını ispatlamak isteyenlerin oranın asıl sahipleri olan yerli halkla anlaşmak yerine güçlerini ispatlamak kaygusuyla bitmek bilmeyen çatışmalarda heba oluş öyküsüdür. Oysa bakanımızın bal damlayan ağzında parlak iman haleleriyle süslenmiş bir zafer tacına dönüşüyor bu. Peki bu nasıl oluyor, olabiliyor?

Tarihin gerçekte bilim olup olmadığına dair fikirler muhtelif. Ama tarihin iki özelliği var ki tartışılmaz: 1) Tarih sappına kadar ataerkil, 2) Tarih sağ değerlerle tahkim olunmuş bir alan. Hal böyle olunca tarih eğitimi de bu iki özelliğin yeniden üretilmesi oluyor, eğitim erilleşmiş toplumların orospusuna dönüşüyor. Tarih eğitiminin vazifesi, tarihi becerikli bir orospu yapmak ve müşterisini -toplumu- memnun etmesini sağlamak.


Tarih, işinde mahir bir orospu gibi sürekli sizin(cinsiyeti ne olursa olsun er-leşmiş bir toplumun) gururunuzu okşamalı. Sikiniz küçükse bile sudan bahanelerle ne kadar kocaman olduğuna inandırmalı sizi. Ne kadar iyi siktiğinizi, ne kadar usta olduğunuzu, ne kadar muhteşem yüzyıl olduğunuzu söylemeli ve ikna etmeli sizi. Dönüşmeli, mesela bir anda balkan hıristiyanına veya yemen arabına dönüşmeli ve ah osmanlı muhteşem sikiyorsun diye inlemeli. Sen gittikten sonra senin sikin kadar tatlısı gelmedi, seni çok özledim osmanlı diye haykırmalı. Ki siz tarih dersinden koltuklarınız kabarmış, ne kadar büyük bir millet olduğunuza iman etmiş çıkın. Böyle çıkıyorsanız orospu vazifesini hakkıyla yapmış demektir. Türkiye'de tarih eğitimi çok kaliteli bir orospudur. Çocukluktan başlayıp gençlik çağımızın ortalarında biten tarih eğitiminden aklımızda kalanlar; ne kadar iyi siktiğimiz (saymakla bitmeyen zaferler), herkeslerden kocaman sikimizin yarattığı kıskançlık(herkeşler bize düşman) ve asla asla erken boşalmadığımızdır(her şeyi doğru yaptık kusur bizde değil) sadece.

Bittabii bu genel bir çerçevenin ötesinde daha özel amaçlara da sahiptir. Bunu ise en güzel yenilgilerde görürüz. Yenilgiler tarih pastamızın krem dö la krem tabakasıdır. Hangi yenilgilerin seçileceği, bunların genel böbürlenme içine nasıl konumlandırılacağı ustalık gerektirir. Cumhuriyet dönemine baktığımızda iki yenilginin özellikle önplana çıktığını görüyoruz: ilki Yemen, diğeri ise Sarıkamış. Yemen'de halk hafızasından türküler yoluyla süzülen bir facianın rejimin ideolojik hedefleriyle birebir örtüşmesi varken, Sarıkamış ise rejimin kurucusunun şahsından kaynaklanan kuruluş dönemi gerekleriyle ideolojik bir müstahkem mevkiye dönüştürülmüş.

Yemen Faciası, anadolu askerinin kanının hiçbir alakası olmayan yerde boşuna akıtılmasının sembolü olarak cumhuriyetin kurucu önkabullerine tam olarak denk düşer. Hem hain, nimet kadri bilmez araplar vardır hem de amaçsızca dökülen mehmetçik kanı. Öyle ya cumhuriyet cumhura artık kendisinin kanını boş yere dökmemeyi vaad etmektedir. Bu yüzden yemen türküsü en bi sevdiğimiz türküdür. Bize tıpkı cumhuriyetin de şikayet ededurduğu gibi arapların ihanetini haykırır, sınırlarımız içinde usluca durmamızı söyler. Cumhuriyetin Yemen İsyanları ve dahi Yemen Türküsü üzerinden eski ideolojik yapılanması -ve konuya dair başka şeyler de- kısmen şu yazıda belirtilmiş

Sarıkamış Yenilgisi, sayılara dair uydurmalar bir tarafa bırakıldığında bizatihi cumhuriyetin iki numaralı mareşali Fevzi Çakmak'ın, cumhuriyetin harp akademilerinde verdiği dersteki, ifadesiyle zafere ramak kalmış bir yenilgidir. Yine Sarıkamış'taki ölüler yine aynı cephede -salgın hastalıklar nedeniyle- önlenebilecekken önlenememiş kayıpların yanında devede kulaktır. Tarihte pek çok örneği olan yenilgilerden bir tanesiyken niye seçilir, niye böylesine güçlüce altı çizilir. Çünkü Sarıkamış, cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük rakibi olarak gördüğü Enver Paşa'ya karşı liderliğinin tahkim edilmesidir. Sarıkamış'a vurdukça maceraperest enver karlara gömülürken realist Atatürk bir güneş gibi yükselir yurt semalarında.

Bu yenilgilerin geçmişteki acılara dair haklı bir iç çekişten değil ideolojik tercihten dolayı kutsanması ve amacın dedelerimizin yasını tutmak değil tarihin orospumuz olarak bize hizmet etmesi olduğu en güzel bu iki seçim'in şu an yaşayageldiğimiz ideolojik dönüşümünde saklı. 

Tahakküm Cumhuriyeti'nin seksen yıllık seyrinin sonunda duvara dayanmasının ardından başlayan akpist restorasyonda yine aynı iki olay yavaş yavaş bir dönüşüme uğruyor. Akpist Restorasyon, içerdeki temel kimlik çelişkilerinin hiçbirini halledemeden (ne laik-müslüman, ne de türk-kürt halkları/hakları) belki de halledemediğinden cumhuriyeti dışarıdan sıvamaya girişti. Ama dışarıdan sıvayabilmek için on yıllardır içeriden örülmüş duvarların yıkılması lazım.

Yemen, açıklamadan kolayca anlaşılabileceği üzere bir hiç uğruna nesillerin yitmesi olmaktan çıkarak sömürgecilere karşı gönüllü ve fedakârca bir mücahede haline dönüşüyor. Dönüşüyor çünkü artık Yemen'deki şehitliklerden yeni nesillerden de aynısının beklenebileceği bir haklı savaş pozisyonunun uçsuz bucaksız genişliğini gösterir bir işaret kulesi yükselirken, Sarıkamış eski cumhuriyetin lanse ettiği Enver'in ahmaklığı olmaktan çıkıp yine her koşulda her ne olursa olsun milletimizin vatan uğruna zevkle katlanacağı fedakârlığın timsaline, yani yine tekrarlanması vatanseverliğimizin kanıtlanması için çocuk oyuncağı olan bir kahramanlığa dönüşmekte.

Yemen, valisinin Abdülhamid'e resmi yazıyla, aylardır ne para ne yiyecek geldi bu yazıma da olumlu karşılık dönmezse buraları bırakıp geri dönüyorum, dediği bir çöl bataklığından bizi sömürgeciliğe karşı yardıma çağıran Saba Melikesi Belkıs'ın sarayının çöl serabına, Sarıkamış, donmuş ölüleri aç köpeklerin yediği bir buz cehenneminden bizi gerektiğinde yinelenmesi gereken bir fedakârlığa çağıran ışıl ışıl bir kar sarayının camdan serabına dönüşüyor. Bu cumhuriyette hep iki film birden.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Türkiye Cumhuriyeti'nin Şeytanı

Türkiye Cumhuriyeti; binlerce yıllık geçmişimizle şartlanmış zihinlerimizde ilk anda akla gelmese de kendine türk diyen ve 19.yy'da bir müsteşrik tarafından türk genel bir ad olduğu için G(K)öktürk olarak isimlendirilen kabile konfederasyonundan sonra resmi olarak kendine "türk" adını veren ilk devlettir. 1913 yılında Batı Trakya'da kurulan teşkilat-ı mahsusa oyuncağını haliyle dikkate almıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti askeri veya siyasi alanda yöneticisi oldukları imparatorluğu idare etmeyi beceremeyip çökertenlerin, bu başarısızlığın sorumluluğunu üç beş kişiye yükleyerek sıyrılıp sanki onca faciaya sebep olanlar arasında onlar yokmuş gibi kurdukları ülkenin adıdır. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının biyografileri incelendiğinde görüleceği üzere hiçbiri tarlasını, toprağını veya şehirdeki dükkanını bırakıp bu işe soyunmuş sıradan insanlar değillerdir. Hepsi ezici bir mağlubiyetle sonuçlanmış dünya savaşını yöneten idarede ya üst düzey bürokrat, vali ve benzeri kadrolarda sivil hizmet, ya da ordu, kolordu, tümen komutanı veya genelkurmayda yönetici kurmay olarak askeri hizmet sunmuş ileri düzey sorumlulardır. Daha da ötesi o zaman da sıklıkla vurgulandığı üzere çoğu eski iktidar partisi İttihat ve Terakki ile organik-inorganik bağlantılara sahip siyasi kadrolardır.

Kürtçe eğitim Burhan Kuzu'nun da ifade ettiği gibi şeytana uymaktır. Çünkü kürt, türkün değil ama Türkiye Cumhuriyeti'nin şeytanıdır. Nerdeyse hiçbiri aslen türk olmayan türkçülük meraklısı kurucularının da çok iyi bildiği gibi cumhuriyet tüm meşruiyetini türklükten devşirir. Türkiye Cumhuriyeti'nin türklüğü, parçası oldukları bozgundan sonra hiçbir meşruiyetleri kalmamış beceriksiz ve başarısız imparatorluk bürokratlarına muhtaç oldukları toplumsal meşruiyeti sağlayabilen, daha doğrusu üretilebilecek, yegâne ideolojik palto olduğu için seçilmiştir.

Hangi fikri akıma mensup olursak olalım aldığımız eğitim ve şekillenmiş zihnimizin bize söylediği, her ne kadar kötü şeyler yapılmasına sebep olsa bile, uluslaşmanın-ulus devlet olmanın kaçınılmazlığıdır. Bu algı tabandan tavana doğru yükselir gibi görünür. Yani ulus devlete meşruiyetini biz veririz. Oysa ideoloji aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru dikte edilir. Bu meşruiyete asıl ihtiyaç duyan toplumu yönetme hakkının kendine ait olduğunu savlayan ve bu savını desteklemek, toplumu ikna etmek zorunda olan iktidardır.

Bir iktidar düşünün ki "vatan savunması" dediği görev için gereken askeri sadece ipe çekme tehditiyle bulabiliyor. Bir iktidar düşünün ki "vatanı kurtarmak" için gereken kaynakları ancak tekalif-i milliye denilen zoralımlarla sağlayabiliyor. Kendisinde vehmettiği milli iradenin/meşruiyetin değersiz olduğunu bildiği için alenen yalan söyleyip monarşinin meşruiyetine sığınarak, onu kurtaracağını ilan ederek meşruiyet sağlayabiliyor.

Türklük temel öge olduğu içindir ki Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli olan türklük tüm cumhuriyet dönemince kesintisiz yatırım yapılan yegâne alandır. Milli eğitim, milli kültür, milli fasulye etsetera etsetera tüm alanlarda cumhuriyetin en büyük yatırımı bu ideolojik alana yapılmıştır. Ortaasya'da kuruyan denizin kenarlarından başlayan tamamen uydurma türklük tarihi etrafında şekillenen kuruluş kabullerinin; devletin sahip olduğu onca ideolojik aygıta rağmen, insan aklına sığmayan, sığamayan saçmalığı karşısında yıkılacağı belli olunca türkislam ideolojisine evrilmesi muhteşem bir başarıdır. Türklüğün islamla soslanarak sabit kalması üzerinden tahkimine devam edilmesi, yazdığı/yazdırdığı tarih kitaplarındaki tüm tumturaklı küçümser ifadelere rağmen, osmanlının tarihinden dahi ekmek devşirilmesi belki Atatürk'ü üzerdi ama bu cumhuriyetin devamı için türklük zorunludur ve türklüğün devam edebilmesi için de onu islamla ambalajlamak gerekmiştir.

Bu zihni tahakküm öylesine sinsi ve ustaca bir kapsamadır ki cumhuriyetin zihni sınırları dışına çıkamayan, yani bu paltodan çıkan bütün siyasi akımların tüm janjanlı iddialarının son kertede akim kalması ve bizatihi kendilerinin bu cumhuriyetin bendelerine dönüşmelerinin nedeni de budur.  

Buna ilk yatırım yapan elbette cumhuriyet idaresi değildir. İmparatorluğun girdiği meşruiyet krizi nedeniyle meşruiyet devşirebileceği her çiçekten  can havliyle bal toplamaya uğraşan -bazen islamcı, bazen söğüt türkmencisi, bazen modernleşmeci- Ulu Hünkar Abdülhamid Han'dır. Ama ölmez bir eser haline getirmek cumhuriyet idaresine nasip olmuştur.

Üzerinden bu ideolojik palto alınmış bir Türkiye Cumhuriyetinin ilk başta cumhuriyetin sahibi ilan edilmiş türklerden yönelecek meşruiyet sorgulamalarına dayanması mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti asgari bir burjuva cumhuriyeti dahi olmadığı için türklük olmaksızın ideolojik meşruiyetini sağlayamaz. Neyle sağlayacak? Canı istediğinde kendi vatandaşını döven-öldüren polisiyle mi, sadece ve sadece kamu kaynaklarıyla kendilerine bağlı sermaye yaratmaya dayalı serbest bile olmayan piyasa ekonomisiyle mi?

Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı türklük sırf kürtlerin asimile edilmesi için değildir. Ondan daha da önemlisi türklerin nezdinde siyasi meşruiyetini sağlamak içindir. Türklük dediğimiz ve kurucu kadronun elleriyle varedip büyük bir milli eğitim başarısı olarak çoğunluğun değeri haline getirdiği ideolojik payanda tebânın iktidara itaat etmesine temel payanda olduğu içindir ki kim iktidara sahip olursa olsun kısa sürede bu payanda olmadan cumhuriyetin varolamayacağını anlar ve odasını Atatürk portreleriyle doldurup şeytanı kandırmaya/ikna etmeye girişir.

Cumhuriyetin varettiği türkçülük bildiğimiz ideolojik manada türkçülük değildir. Vazife türkçülüğüdür. O kadar amaca yönelik, o kadar kör gözüme parmağımdır ki, sınırları tahakküm edilmesi hedeflenen topraklar/misakı milli ile çizilmiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin kullandığı türklük ideolojisi bildik anlamda bir ulusculuk ideolojisi değildir. Türkçülükle alakasız bir şekilde muktedirlerin hakim oldukları topraklarda iktidarlarını meşrulaştıracak bir ideolojik tutamaktır sadece. Hititlerin, Sümerlerin, Friglerin şunun bunun türklüğü üzerinden sahte bir ırkçılık yürütülür, paralara bozkurt resmi basılırken halen varolan türk topluluklarına yönelik hiçbir faaliyet yürütülmemesi, manyak mısınız ya ne yapıyorsunuz siz diyen Zeki Velidi Toganların kovulması bundandır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin türkçülüğü sadece ve sadece tahakküm cumhuriyetinin sınırları içinde ihtiyaç duyduğu meşruiyetin temini içindir. O yüzdendir ki İsmet Paşa azeri kaçgunları sınırdan ruslara geri verir, o yüzdendir ki aynı dili konuşan ve ideolojinin doğal olarak ilgilenmesi gereken soydaşlar yok hükmünde sayılır. Bizatihi imparatorluğun bakıyyesi olan balkanlılar bile yaşadıkları yerde türk olarak önem taşımaz cumhuriyetin sahiplerinin türklük anlayışında. Türklük bilincine ulaşamayan birilerine karşı nüfus fazlalığı sağlamak için misakı milli dahiline göç ettirileceklerinde cumhuriyetin gözünde soydaşlaşır, kutsanırlar.

Cumhuriyetin tüm tarihi boyunca sınırdışındaki türklerle ilgilenmemesi reklam ettiği üzere barışseverliğinden değil türkçülük anlayışının sırf kendi iktidarının meşruiyeti ile sınırlı tutulmuş tanımındandır. Bu tanımdan dolayı sınırdışındaki türklerin durumu türk milletinin emsal kabul etmez yüceliğine dair nutuklar atılırken akla gelmezken sınır içindeki kürtlere türkleştirmek için yapılmayan kalmaz. Kürt salt varlığıyla, bu imal edilmiş sahte türk cennetindeki şeytandır. 

Kürtçe eğitim sadece şeytana uymak değildir. Aynı zamanda uyduruk bir türkçülük üzerinden sağlanmış cumhuriyet meşruiyeti ve o meşruiyet sayesinde gönüllerince hüküm süren türk olmayan muktedirler için, İsrafil'in Sur'unun ötmesi, matrixteki kırmızı hapın bizzat türklere suppozituar olarak tatbiki demektir. 

Tarihçiler Osmanlı İmparatorluğunda devşirme müessesesinin gerileme devrinde sona erdiğinde müttefiktir. Bu, devşirme müessesesinin salt hıristiyanların devşirildiği bir müessese olarak görülmesinden kaynaklanan bir yanılsama. Devşirme müessesesi sadece dinsel bir dönüşüm müessesesi değildir aynı zamanda ebed müddet devletin, müesses nizamın topluma yabancılaştırılmış insangücü temin kaynağıdır. Cumhuriyet bu müesseseyi ihtiyacı olan kadroyu sıradan halkın çocuğunu alıp ona yabancılaştırarak idareci üreterek tam gaz devam ettirmiştir. Cumhuriyetin muhteşem bir devşirme kuvveti vardır ve bu kuvvetin macunu da türklüktür.

Ancak burjuva cumhuriyeti olma iddiasındaki hiçbir ülke maddi zemine oturmayan hissi menkıbelere dayalı uzlaşmalarla sakince yoluna devam edemez. İşte Türkiye Cumhuriyeti rızaya dayalı asgari bir maddi meşruiyet üretemediği ve türklük üzerinden üretilen kıyamet senaryolarına dayalı tahakküm cumhuriyeti olarak kaldığı içindir ki çürüktür. Bundan dolayı her on senede bir restorasyon sürecine girer. Kayan maddi zemin bol bol manevi ambalajlarla/türklük reklamlarıyla tekrar ayarlanır.

Geçmişten bu yana bu restorasyon süreçleri asker eliyle görülürdü. Ve her ne hikmetse restoratörlerin aşındığını vurguladıkları ilk şey hep "Atatürk Milliyetçiliği" olurdu. Ancak bu garabet tanımında içkin saçmalık nedeniyle ne kadar istense de restorasyon tutmaz ve on sene sonra tekrar bir restorasyon gerekirdi. Şimdiye dek bu restorasyonları askerin yapması sadece askerin restorasyon yapabileceğini göstermez. İşte yeni restoratör baştan ayağa sivil ama şeytan hâlâ aynı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin -ister asker olsunlar, isterse sivil- islamla soslanmış türklük meşruiyeti olmaksızın cumhuriyetin dağılmadan devamını sağlayacak hiçbir meşruiyet mekanizmaları yok.

Koskoca bir cumhuriyetin cumhurunu sonsuz sayıda kıyamet senaryosu ile korkutarak ki, sürekli korkutmaya ihtiyaç duyması nasıl da kutsal dinimizi andırıyor, türklük temelinde varettiği cennetimiz o kadar sağlam ki ez dı hez dıkım bile atom bombası tesiri yapabiliyor.

Hani Erkan Can, Gemide filminde der ya "bir memleket gibidir gemi" ve The Legend of 1900 filmindeki 1900 gibi hoşumuza gider dışardaki dünyanın belirsizliğine tezat gemide her şeyin yerinin belirliliği. Ama sen o gemiden çıkmak istemesen de, ne kadar restore edersen et, gün gelir kullanma ömrü biter.