13 Ocak 2012 Cuma

Pontus İlüzyonu II : Bulgaristan Olmak Ya Da Olmamak İşte Bütün Mesele Bu

Anadolu'nun nasıl %99,99 müslüman olduğunu merak edenlerin yapacağı okumalar önünde sonunda Bulgaristan'a park etmek zorunda. Anadoludaki etnik boğazlaşmaları anlamak isteyenlerin buluşma yeri gibi bişi. Bulgaristan olayı, 100-150 öncü eylemcinin insiyatifiyle başlayan bir hareketlenmenin bağımsız bir devlete dönüşmesi, sağlayan koşulların bir daha olmayacak şekilde yanyana gelmesi sayesinde adeta bir tür granma yatı olayının yaşanması. Hiç kimse; ne gayrimüslimler ne de müslimler bunun olaya özgü olduğunu düşünmemiş ve bunun sonucu anadolunun asia minorluğunun yokolması olmuş.


Pontus Meselesine girmeden önce bu meselenin kökenine değen bazı hususlarda bir kaç cümle söylemek zorunlu geliyor bana.


19.yy Osmanlısı ile ilgili en büyük yanılsamalardan biri onu hızla yıkıma sürüklenen çaresiz bir hasta adam olarak tasvir etmektir. Batı egemen düşünüş zihinlerimizi öylesine işgal etmiştir ki ne pozitivizm peygamberi auguste comte'un osmanlının dönüşüm gücünü görerek devrin padişahına yazdığı mektuplar, ne de devrin politikacılarının aksiyonları dikkatimizi çekmez. Bizden ırkçı manada nefret eden kimi batılıların tasvirini uysalca kabul ediveririz. Bunun bir adım sonrası bu hasta adamı idare eden bürokratları; miskin, batılılar karşısında avuçlarını ovuşturarak temennada bulunan sarsak redingotlular olarak tahayyül etmektir. Bu aslında batılıların da değil despot cumhuriyetçilerin kendilerini meşrulaştırma çabasının eseridir. İngiliz donanması gelecek diye bayramlık elbiselerini giyen liderler ve onların nato götü yalayan ödlek veliahtları iş osmanlıya gelince kendilerinin tıpkısının aynısı idareciler resmeder, okul kitaplarında resmettirir. Aynı zaman da yaşanan acı olaylarda bizi aktif özne olmaktan pasif nesne konumuna düşürerek bir tür vicdani sorumsuzluk da bağışlar.


Oysa osmanlı idarecileri sanıldığı gibi dünyadan bihaber tırsak idareciler değildir. O yüzdendir ki o meşhur fransız ihtilali ile yayılan milliyetçilik fikrinin kendi topraklarında hıristiyanlığa bürünmüş halinin tehlikelerini de gayet iyi bilmektedirler. Sorun şudur: yarı yarıya hıristiyan ve müslümanlardan müteşekkil bir imparatorluğu, kendisinden kat be kat güçlü hıristiyan devletlerle sarılı olduğu bir ortamda, onlara rağmen nasıl müslüman hakim bir halde tutabilir hatta bunu pekiştirebilirsiniz.


Redingot Mahmud'un merkezileşme reformlarını herkes bilir. Ama çoğu kişi bu reformlar sonucu fatma müge göçek'in deyişi ile bürokraside geleneksel kapıkulu formasyonunun çözülüşünü ve yerine yeni bir bürokratik mekanizmanın kuruluşunu göz ardı eder. Padişahı allah bilen bir zihniyet yerine devleti allah bilen bir zihniyetin iş başı yapmasıdır bu. İşte o bürokratik burjuvazinin yükselişi sonucudur ki öncelikli mesele mahmudgillerin saltanatı değil devletin devamiyeti yani bahsettiğim dönüşümün gerçekleştirilmesi olmuştur. Bu işte ise en büyük düşmanları normal şartlarda müttefikleri olması gerekirken öznel nedenlerle azınlıklardan teşekkül ettiği için hem tabii dostları hem de rakipleri oluveren ticaret burjuvazisi olmuştur.


İstekler imkanlarla şekillenir. Osmanlı idarecileri de imkanların sınırları içerisinde optimal bir çözüm bulmaya uğraştılar. Ama bu çözümün peşinde koşarken islamların millet-i hakime kalmasından asla ve asla vazgeçmediler. Bu husus azınlıkların ihanetini terennüm ededuranların hep gözlerini kapadıkları şeydir. Gerek Gülhane olsun gerekse Islahat Fermanı, gayrimüslimlere eşitlik perdesinin arkasında imparatorluğun dönüşerek islam egemen olarak devam etmesini amaçlar. Bunu görebileceğimiz en iyi husus zorunlu askerlik mevzusudur. Osmanlı idarecileri politikaları sonucu türk nüfusun (savaşlarda ölümler veya kışlada bulunan erkeklerin ürememesi nedeniyle) azaldığını görmelerine rağmen gayrimüslimleri askere almadılar. Zira gayrimüslimlerin askere alınması temel bir egemenlik aygıtının onlarla paylaşılması ve onların sonraki eşit yurttaşlık taleplerini silahla desteklemesi demekti.


Ancak hem ordu hem de tebaa için kronik insan yokluğu bir vakıa idi. Osmanlının sarıldığı çözüm muhacirler oldu. Çerkeslerin büyük oyun dediği tezgahta -şeyh şamil'in hacca gidiş esnasında uğradığı istanbul'da abdülaziz'i bu tezgahtaki osmanlı rolü nedeniyle takbih etmesi hep görmezden gelinir- osmanlının ödülü de buydu. Ruslarla varılan bir çeşit yazısız anlaşma ile yüzbinlerce çerkes ülkeye ithal edildi. Sayı küçük gelmesin. O zamanki nüfus düşünüldüğünde imparatorluğun omurgasını oluşturan türk nüfusun bir anda %10-15 gibi çok yüksek bir oranda takviyesi demekti bu. Onların hangi amaçla ithal edildiği o kadar aşikardı ki bir sırp, rus dostuna yazdığı mektupta siz kurtuldunuz ve bu çelikten dağlar şimdi bize saplandı yazıyordu. Osmanlı rumeli ve anadoluyu (yerleşim bölgeleri incelenirse yerleştirmedeki stratejik akıl net görülür) bu savaşçı topluluklarla iskan ederek kendince geleceğe yönelik güçlü bir aşı yapmış olduğunu umdu. Hani hep denilir ya azınlıklar müslüman nüfusun ezici çoklukta olmasına rağmen nasıl böyle bir istekte bulunabilirler diye heh işte bu argümanı söyleyenler bu muhacirler yoluyla çoğunluğun ezici hale getirilmesini söylemeyi unuturlar nedense. Zira çerkesler yerleştikleri yörelerde aynı zamanda hıristiyanları baskılama görevini de üstleniyorlardı. Hatta müslümanlara da aynı muameleyi yapıyorlardı. O herkesin bildiği hekimoğlu türküsü yerel müslümanlarla yeni gelen göçmenler arasındaki kavgada sivrilen bir eşkıyaya dairdir.


Ancak tam bu sırada Bulgar meselesi patladı. Bulgaristan iki tarafından farklı görünen bir aynadır. Bir yüzünden bakıldığında sırf devleti ve sivil müslümanları tahrik etmek için sivil müslümanlara saldıran az sayıda bulgar eylemcinin -tıpkı öngördükleri gibi- resmi ordunun ve sivil müslüman başıbozukların ölçüsüz yanıtı sayesinde sorumluluğu karşı tarafa yıkması, olayı  zalim müslüman egemenler-masum hıristiyan tebaa ekseninde medeniyetler çatışmasına dönüştürmesi ve bu sayede dünya egemeni kibrine sahip ingiltere-rusya gibi emperyal güçleri arkasına alarak sonunda 93 harbine dönüşecek bir krize yol açması, ezici çoğunluk olmadıkları bir ülkenin sahibi haline gelerek etnik temizlik sayesinde ezici çoğunluğu sağlamaları ve ulusal bir devlet haline gelmeleri vardır. Yani bir çeşit mucize vardır.


Oysa aynanın diğer yanından bakıldığında hıristiyan topluluklarının arkasına emperyalist güçleri alarak çoğunluk olmadıkları yerleri bile alabileceklerine kani olmuş bi devlet, yurtlarından sürülen hatta bu sırada katledilen müslüman bir halk vardır. Yani bir çeşit kıyamet günü senaryosu vardır. İşte anadolunun kaderini bu algı çizmiştir. 100-150 bulgardan ilham alan azınlık gençleri kendilerini tüm toplumlarının temsilcisi görürken karşı tarafın da o 100-150 bulgarın tüm milletlerini temsil eder hale gelmesinden hareketle kendilerinin eylemlerini tüm toplumlarına teşmil edeceğini anlayamamış veya küçümsemiştir. Bir iki üç bulgaristan denilirken sonuç bir iki üç yok oluş olmuştur.


Burada Pontus'a girerken pontusu doğru anlayabilmek açısından devletçe zihnimize egemen kılınmış bazı kesin kabulleri doğru konumlandırmak lazım. İlk olarak bulgaristan meselesi nedeniyle bizim sonraki eylemlerimizi haklılayanlar biraz önce üstte anlatmaya çalıştığım müslüman nüfusun ithal göçmen yoluyla çoğaltılarak pekiştirilme çabasını, gayrimüslimlerin eşit yurttaşa dönüşmesinin bazen islam bahane edilerek, bazense ırkçı küçümsemelerle reddedilmesini ve gayrimüslimlere zengin ol ama eşit olma eğilimini ısrarla yok sayarlar, görmezden gelirler. Oysa gerçek bir anayasal eşitliğin reddi karşı tarafa onların niyetlerinden bağımsız olarak tek bir yol bırakmak demektir. Yapanlar da bunu bilmektedir. 


İkincisi sürekli şu veya bu örgütü eylemlerinin haklılığına kanıt sayanlar, o örgütlerden en güçlüsünün bile o toplumu tümüyle temsil etmediğini mind trick yoluyla saklarlar. Daha da kurnazcası o örgütlerle devleti eşit tutarlar. Bu şunun için önemli: bu yolla tamamen islam üzre örgütlenmiş devlet aygıtının kendisiyle hiçbir şekilde eşit sayılamayacak örgütle mücadelesi hem denk kuvvetlerin mücadelesi haline getirilerek sivillere karşı yapılanlar dahil eylemler adilleştirilir, hem de hıristiyanların topyekun devletle -hani hıristiyanların da devleti olduğu propoganda edilen devletle- mücadele ettikleri örtülmüş olur. Koskoca Devlet Kurumu versus Örgütün yerini zavallı ve güçsüz müslümanlar versus hain ve güçlü hırıstiyanlar alır. 



12 yorum:

ilave dedi ki...

Şu yazı da konunun anlaşılması açısından faydalı olabilir.

Unutulan/Unutturulan Elen Soykırımında Alman Etkisi

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=802&makale=Unutulan/Unutturulan%20Elen%20Soyk%FDr%FDm%FDnda%20Alman%20Etkisi

ezikjakoben dedi ki...

anadolu kadınının umutlarını, acılarını ve sevinçlerini ilmik ilmik dokuduğu kilimler kadar ince işlenmiş, el emeği göz nuru, harika bir yazı. tebrik ediyorum ve başarılarınızın devamını diliyorum.

siempre dedi ki...

sen bunları yaz, benim istediklerimi yazma :P Aleviyim diye yapıyorsun biliyorum. Abi eline sağlık.

siempre dedi ki...

yine giriş yapmadan yapmışım yorumu, uzun uzun yazamam yine eline sağlık

Quadros dedi ki...

Muhacirlerin bu vatan bizim tavrini dediydim de dayak yediydim sozlukte gecen sene :) Bu yazi olaymis o zamana, kanit diye vururdum yuzlerine.

Baldiri ciplak turkmenler hic iktidar olamadi siktiminin cografyasinda ya ona yanarim ben asil.

ebedi olur dedi ki...

@ezikjakoben, bacım cinsiyet?
@siempre, senden başka herkesle :)
@quadros, ama zaten bu vatana sahip çıksın diye getirilmişler ondan biraz öyle :)

siempre dedi ki...

şefim senin duvarı kullanıyoruz ama, quadroz nerelerdesin? nasıl ulaşabilirim sana :S

Quadros dedi ki...

Hacim blog var. http://politicaeconomia.wordpress.com/

FS sayfasi var. Hatta bak sana bi guzellik yapayim, mail adresi bile var. quadrosozan[at]gmail.com

Hic olmadi yine buradan yaz, arada sef yazi yazmis diye bakiyorum :)

ebedi olur dedi ki...

tufan hala göremediysen bana haber ver göstermeye gelecem ankara'ya :)

siempre dedi ki...

sanki fs hesabını kullanıyorsun, mail atmam sana, yazı okumayı da sevmiyorum :S duvarın varsa yazmaya gelirim ama

politicaeconomia dedi ki...

Gel haci. Gel butun yazilara istedigini yaz. Hatta sifreyi vereyim kendi yazini yaz :D

ebedi olur dedi ki...

çiftlerin buluştuğu bir pastanenin sahibi gibi hissettim kendimi bie tek 8-10 yaşlarda nöbetçi erkek çocuğunuz eksik.