14 Aralık 2012 Cuma

Bin Yıllık Yolculuk I - Yeni Ergenekon'un Bozkurtları

Eğer bu haber doğruysa bunun sadece basit bir gaste veya tv haberi olarak kalmaması, osmanlının 700. yılı veya cumhuriyetin bilmem kaçıncı onlu yıllı kutlamalarına denk bir kutlama ile kutlanması gerekir. Boru mu bu. Bir avuç koyun çobanının bin yıl önce başlayan exodusu nihayet sona eriyor.

Ama bu exodus'un anlatılması sona ermiyor. Hatta tam tersine hâlâ "biz"i tanımladığımız temel onların destanı ve bugün'ü biçimlendirdiğimiz en bi mozayiksiz çimento geçmiş. Yazıya başlarken niyetim bu yolculuğu anlatmaktı kendi anladığımca. Yolculuğun bittiği bu günlerde en başa gidip bir tür son bölümüne gelmiş dizi flaş beki yapmak, hem kılıçlı hem de tüm "sünni" kibrimle dini akışı anlatmaktı. Ama farkettim ki bu destanın anlatılış öyküsünün kendisi başlı başına bir destan. O yüzden önce bu anlatışla başlamak gerekti.

Nasıl ki Dasitan-i Etrak-ı Ergenekon Türük'ün tarih sahnesine çıkışını anlatıyorsa bu destanımız da ondan bin dört yüzyıl sonra Yeni Türk'ün tarih sahnesine çıkışını anlatıyor. Tıpkı ilki gibi efsanevi ama ondan farklı olarak tartışılmaz bir vahiysel gerçek gibi zihinlerimizi sımsıkı kavramış durumda. 


Yav arkadaş bu eski yunanlılar da her şeyi düşünmüşler diye bir geyik vardır el atılan her mevzuda vakti zamanda bir iyonun iyotluk yapıp bir kaç kelam etmesine dair. Bu geyiğin 11.yy sonrası türk tarihine yani türkislam tarihine ve dahi tarihciliğine uyarlanmış haliyse M. Fuad Köprülü fenomenidir. Konu türkislam tarihi olsun da Köprülü o konu hakkında aşılsa dahi hâlâ referans alınan görüşler serdetmemesin. Henüz 28 yaşında yayınladığı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar(1919) olsun, hemen ertesi sene yayınladığı Türk Edebiyatı Tarihi olsun şimdi bile alanlarında -yanlışlansa dahi- başyapıttırlar. Ve tüm bunlar şimdiye nazaran çok daha kısıtlı sayıda vesikayla yaratılmıştır.

Ortamlarda o kadar etkili olmuştur ki bu genç müderris, Divanü Lügatit Türk'ü bir sahafta bularak belki de türk diline en büyük hizmeti yapan meşhur Ali Emiri, sırf ondan ve türk diline/türkçülüğe dair görüşlerinden nefret ettiği için, onu yanlışlamak gayesiyle tek yazarı olduğu Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası'nı çıkarmış, aylarca uğraşarak O'nun aslında Köprülü Mehmed Paşa'nın değil kaynı Kıbleli Mehmed Paşa'nın soyundan geldiğini ispatlayıp senden köprülüzade değil anca kıblelizade olur diye ayar vermiş .

Bu çalışkan dahi (onun verimli üretkenliğine hala kimse erişememiştir) bir açıdan Türkislam ideolojisinin banisidir de. 1913 yılında henüz 23 yaşında İttihatçı desteğiyle atandığı darülfünun edebiyat tarihi profesörlüğüyle başlayıp Atatürk DTCF'sinde devam eden eğitimcilik hayatında, sonradan hepsi alanlarına damga vuran Halil İnalcıklar, Abdülbaki Gölpınarlılar, Osman Turanlar, Mehmet Köymenler, Faruk Sümerler onun öğrencisidirler. Kimi osmanlı tarihinde, kimi tasavvufta, kimi selçuklu tarihinde ama hep onun ilk vuruşu yaptığı alanlarda türk tarihciliğini ve tarihini belirlerler. Yeni Ergenekon'un Bozkurtlarının Börteçine'si Köprülüdür. Bu vakti zamanında başka birinin daha dikkatini çekmiş. Öyle ki o biri 1983 yılında Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü diye bir kitap dahi yayınlamış. Gerçi bu bey şimdi unutmuştur bu kitabı yazdığını. Çünkü kitapta -konuya göbekten bağlı olmasına rağmen- Kürt veya Ermeni mevzuularından santim bahis olunmadığı gibi, baştan sona kemalizm övgüsü yapılmaktadır. Şimdi de tam tersi yönlerde atıp tutmasından pozisyonun kendisine değil allame-i cihanımızın o pozisyona dair fikirlerinin muhteşemliğine odaklanmamız gerektiğini anlıyoruz herhalde ya neyse kitabın takriben %80'ini kaplayan kemalizm övgüsü ve yağcılığı kitaptan sıkılıp atıldığında kalan %20 faydalıdır ama. 




Bugün iman ettiğimiz anlamdaki tarih, garp medeniyyetinin bir yaratısı olarak 18.yy'ın sonlarında mahsul vermeye başlasa da esas yetkinliğine 19.yy'da kavuştu. Yani garp medeniyyetinin iktisadi, siyasi, askeri gücünün zirveye çıktığı ve kültürel hegemonyasının rakipsizce "öteki"ne nüfuz etttiği zamanlarda. Bu öyle dehşetli bir global fetih öyküsüydü ki meşhur Çingiz Han seferleri bile solda sıfır kalıyordu yanında. 1838'de Osmanlı İmparatorluğu'na Baltalimanı Anlaşması'nı rıza ile kabul ettirenler hemen 1839'da bunu kabul etmeyen binlerce km ilerdeki Çin'e Afyon Savaşları ile zorla kabul ettiriyor, Comodor64 Perry Amcanın 1852'de hamidiyesinin toplarını şehirlerine doğrulttuğu caponlar; atma peri atma, "serbest" ticaret de yapacağuz, şapka da takacağuz diyordu.

Her iktidar, her rejim, her inanç meşruiyete ihtiyaç duyar, bu meşruiyeti kendisinin varetmediğini daha eskiden beri varolagelen bir tarihi zeminden yükseldiğini kanıtlamaya ihtiyaç duyar. İşte modern garp tarihi de fonksiyonel açıdan bunun için varoldu. Tarih zaten oldum olası size arzuladığınız meşruiyeti sağlar. Modern tarih ilmi dediğimiz şey de garp medeniyyetinin global fethinin meşruiyetini sağlamak için ortaya çıktı. Reddedilemez, inkâr edilemez, medeniyyetlerüstü apaçık haklılık kanıtı. Eskiçağ-Ortaçağ-Yeniçağ üzerinden avrupa kutsal tirinitisine göre çağlara ayrılmış "dünya" tarihine Yakınçağ'ı eklediklerinde en sekülerinden, sadece geçmiş üstünlüklerinin sürekliliğini işaret etmiş oluyorlardı.

Sizin meşruiyetiniz diğerinin meşruiyetsizliği üstünde yükselir. Yani siz meşru olarak hükümran olmuşsanız dünyaya Lord Kirısciyın, bu "öteki"lerin meşruiyeti olmadığındandır ve meşruiyeti olmayanın tarihi de olamaz meşru hükümranların bahşettiğinin ötesinde. Öteki'nin tarihsizleşmesi ve bunun o tarihsizleşme ile meşruluk kazanan garp üstünlüğü ile meşrulaştırılmasından mütevellit bir kısır döngü. Ben Garp Medeniyyeti olarak sana ne bahşediyorsam sen O'sun Öteki ve ben bunu bahşedebildiğim için sana üstün olan Garp Medeniyyetiyiyim de aynı zamanda.

İşte sonradan yeni ergenekonumuzun bozkurtları olacak rehberlerimiz gözlerini 19.yy sonunda böyle bir dünyaya açtılar. 1893 yılında Thomsen'in deşifre ettiği Orkun Anıtları sayesinde evropalıların ve arapların kendilerine ad olarak verdiği "türk"ün aslında çok eskiye dayandığını öğrenen bir kuşak. Garplılardan göçebe ve barbar kavimlerden geldiklerini öğrenen bir kuşak. Garp Medeniyyetinin muazzam üstünlüğü ile çepeçevre sarılmış bir kuşak ve günü gelince 1919 Paris Barış Konferansı'nda dünyanın sahibi garp liderlerinin bizzat ağızlarından kendileri hakkında şu açıklamayı duyacak kuşak: Türkler ele geçirdikleri her yere sadece yıkım ve zulüm götürmüştür. Tarihte bir örneği yoktur ki türkler ele geçirdikten sonra o yerin refahı gerilemesin ve yine bir örneği yoktur ki türklerden kurtulduktan sonra o yerin refahı artmasın. Apaçık bir ırkçılık ki en katmerlisinden.

Milletlerini hapsolduğu Hasta Adam Dağı'ndan kurtarmak isteyen Yeni Ergenekon'un Bozkurtlarının yönü bu dışsal koşullarla çizilmişti. Ha Hedef Garp Medeniyyeti'nden kurtulmak değil o medeniyyete dahil olmaktı aman yanlış olmasın. Çünkü onlar için garbın üstünlüğü mücadele değil ilham kaynağıdır. Garp Medeniyyetine dahil olmanın biricik yolu ise kendilerinin de onlar kadar medeni olduklarını, sırf bu fonksiyonu için icad olunmuş araçla, yani garbi yöntemlere dayalı tarihle ispatlamaktır.

Bugün bizi boğan milliyetçi hafakanların niye bu kadar daraltıcı olduğunu tarihe dair bugün bildiklerimiz üzerinden anlayamayız. O zamanlar garbi lisanlarla okuduğunuz kitaplarda öğrendiğiniz yalnızca ne kadar geri olduğunuz, nasıl da katil olduğunuz, ne kadar da kötü olduğunuzdur. Öyle ki Osmanlı İmparatorluğu gibi bir devasa devleti araştıran garplıların asıl merak ettiği bu "türkler"in böyle bir imparatorluğu nasıl kurabildiğidir. O yüzden Osman ve diğerlerinin aslında hıristiyan olup sonradan müslüman olduklarını iddia ederler. Çünkü allaın göçebe türkü böyle bir şeyi beceremez inanmıyorum yane. Aslında yalnız değillerdir. Mesela sonradan türklerin atası soyadını alacak başka biri de aynı mantıkla benzer şeyler söylemiştir: "400 çadırla gelen göçebeler böyle bir imparatorluğu kurmuş olamaz". Onun çözümü iç deniz kuruyunca aslında çok çok uygar olan yerleşik atalarımız diğer bölgelere göçüp dünyaya medeniyyet taşımıştır, o halde garp medeniyyeti zaten bizizdir diyen Türk Tarih Tezi saçmalığı olur.

Bozkurtlarımız derinden eziktir, çok derinden. Yine samimi olarak inanırlar ki garbi yöntemlerle, vesikalarla, "garbi nesnellikle" davranarak garplılara dediklerinin yanlış olduğunu ispatlayabilirler. Göçebe olduklarını kabullenip onların yerleşiklerden bile daha üstün bir medeniyyet sahibi olduğunu iddia etmek, bunu garbi yöntemlerle kanıtlamak ve akla bir kez bile yahu madem bu kadar üstünler, mükkemmeller o zaman niye dağları tepeleri aşıp göç etmişler sorusunu düşürmemek. 

Kendi dilinde yazılmış neredeyse hiç vesika bulunmazken atalarının serüvenini yazmaya giriştiğinde, hele hele ben bunu garbi metodlarla, vesikalarla yapacağım dediğinde, med-cezirdir yaşadığın. Yabancıdan kalmış vesikada atam dediğin insanlar hakkında övücü fragmanlar bulduğunda helehele bak nasıl da övmüşler diye yaldızlarla çerçevelemek, atalarının kağıda geçirilmiş kıyıcı eylemlerini okuduğunda ise bir anda vesikaların sıhhatine, yazarın taraflılığına dair binbir dereden su getirip yine kendini haklı çıkarmak. Olsun "garbi nesnellik" diye boşuna mı diyoruz biz. Garbi nesnellik nasıl ki son kertede vesaik aksine işaret etiğinde de felsefe, ahlak, allah ne verdiyse goygoya sarılıp garbın üstünlüğünün tarihsel rasyonalizesidir, aynısı türk tarihi için de olur biter o kadar.

İşte üstünlüğünü kabul ettikleri, kendilerini hakir gören garbi medeniyyet dairesine milletlerini dahil etme uğraşındaki bozkurtlar, tıpkı özendikleri hocaları gibi, "öteki"ni yok sayarak sanki göçebe atalarıymışcasına dört dalarlar tarihe. Kabile konfederasyonlarından dünyanın en büyük imparatorluklarını (haliyle uygarlık da oluyor), neredeyse tüm memur kadrosu farsi olan devletlerden türkislam medeniyyetinin biricik timsallerini yaratırlar. Ve bunu yaparken hep ötekileri ya yok sayarlar ya da yok derecesine indirirler. Kürtleri, farsları geçtim, türkislamın yarısı islamın üzerine indiği araplar bile hiçleşir bu yolda. 

Köprülü, yeni ergenekonun börteçinesi, yıllar yıllar sonra nazizm yenildiğinde bu tip eylemlerin ilim değil genç milliyetçiliğin duygusal dışavurumları olduğunu mahcupça ifade eder o anki ortamın etkisiyle amma ok yaydan, türk ergenekondan çıkmıştır çoktan. Artık neredeyse tüm "ilmi" türk tarihi kitaplarında şu kalıp vardır: "...vesikaların/yabancı yazarların/batılı alimlerin/reddedilemez kanıtların gösterdiği üzere............................ türktür/türklerin eseridir/türklerce yapılmıştır/türklere medyundur...". Dipnotlarda referans/belgeye-yazara atıf/kanıtı bulabileceğimiz-görebileceğimiz bir ipucu, çıktım erik dalına anda yedim üzümü 

Bu kadar keçi boynuzunu şunun için yazdım. Exodusu -bizi- garbi şartlanmışlığı ve onun yeni ergenekonun bozkurtlarına yansımasının zihnimizdeki izlerini bir tarafa koymadan anlayamayız. Aslında basit bir soru ile başlıyor her şey: hep tekrarlayageldikleri üzere "türklerin" göçü ise mesele, nasıl bizden daha çok sayıda türk hâlâ tarihi anavatan-da/ın yanıbaşında yaşamaya devam edebiliyor? Sonrası sorular sorular. Eğer göç zorunlu bişeyse niye onlar göçetmedi de biz göç ettik? Yok göç edenler türklerin bir kısmıysa,oğuzlarsa mesela, biz tüm türk adına nasıl sahip olabiliyor, genelliyor, tekelleştiriyoruz tarihi? İyi ama o meşhur Orhun Anıtları'nda Türk Bilge Kagan, Oğuzlar hakkında bir kere iyi konuşuyorsa dokuz kere yendim mahvettim onları diyor? Öteki'ni yok saymaya bizzat kendimizden, soyumuzdan mı başladık yoksa? To be continued...


28 Kasım 2012 Çarşamba

Muhteşem Korku

"Padişahımız artık kocalmıştır", "Bize genç bir padişah gerektir", "Padişahımıza Dimetoka Sarayı'nda istirahat yakışır". Bir padişah olarak bu tip cümlelerin askerin ve halkın ağzında sakız olduğunu duysanız ne hissederseniz? Hele hele siz henüz 17-18 yaşınızdayken şimdi sizin olduğunuz yaşlarda olan yaşlı dedenizin tıpatıp aynı cümleler eşliğinde bizatihi oğlu -babanız- tarafından önce tahttan indirilip sonra öldürüldüğüne şahit olduysanız. Ürperir ve korkarsınız herhalde. Size bu hale düşmemek uğrunda işlettiğiniz her cinayeti haklı gösterecek bir  muhteşem korku doğar ve büyür içinizde.

Tarihin şahid olduğu en büyük sahtekârlık ve yalancılık müessesesinin banisi oldukları bizatihi kendi eğitim sistemlerinin ürünü başbakanların içten demeçlerinden ayan beyan anlaşılan bip bip biiip cumhuriyetçi tiranlar, kendi tiranlıklarını cumhur nezdinde meşru kılmak için, terazinin diğer kefesine oldum olası padişahların keyfe dayalı mutlakıyetlerini koyar ve helehelehele artık iktidar cumhurda bak ne güzel hadi milli egemenlik bayramı kutlayalım soytarılığı yaparlar. Oysa padişahlar bu sahtekârların iddia ettiklerinin tersine gayet de bir rıza mekanizmasına dayanmak, bir tür meşruiyete sahip olmak zorundaydılar. Bu rıza mekanizmasının haddinden fazla boşlanması, yani padişahların veya yönetici elitin cumhuriyetçilerin savladıklarına benzer bir umursamaz mutlakıyet tesisine kalkışmaları şimdi cumhuriyetçilerin irtica ya bunlar diye gargaraya getirdiği isyanlara ve o iktidarın devrilmesine sebep olurdu.

İşte o yüzdendir ki tebanız aleyhinize söylenmeye başladıysa, hele ki asker de ona eşlik ediyorsa, ben allahın yeryüzündeki gölgesiyim diye böbürlenmek yerine korkardınız. Kanuni Sultan Süleyman'ın 1550lerden sonraki ömrü muhteşem yüzyılın içindeki bu muhteşem korku ve bu korkuyu giderme uğraşı ile geçmiştir.

Osmanlı kendi başına bir medeniyyettir. Bizanstan, selçukludan, moğoldan carttan curttan etkilenmiştir ama aldıklarını kendinde meczedip kendi medeniyyetini var etmiştir. Bir medeniyyet o medeniyyet dairesine dahil olmayanlara ne kadar saçma veya anlamsız gelirse gelsin her nesilde sürdürülebilir kendi kodlarına sahip olmak demektir. Bu kodlar bugünden bakanlar için anlamsız olabilir, rasyonel bir temele oturuyor olmayabilir. O irrasyonalliği anlamak ile bu gün sanki o kodlar hala geçerli olabilirmiş gibi tekrar var etmeye çalışmak arasında fark vardır. 

Eğer konu osmanlı tarihinde şehzade isyanlarına geldiyse derslerde hep bizansın şu veya bu şehzadeyi serbest bırakması üzerine padişahın alelacele onun üzerine gitmesi ve bu yüzden o sırada yaptığı kutlu sefere ara vermek zorunda kalması hayıflanarak anlatılır da sadece tek bir şehzade yüzünden padişahın apar topar koca ordu ile niye gitmek zorunda kaldığı, koca koca vilayetlerin hemencecik şehzadeye neden itaat ettiği anlatılmaz. Onun yerine padişah gider tak şak hemen asi şehzadeyi yener ve bu basit olay biter. Anlatılmaz çünkü o zaman sürekli ne kadar da muhteşem olduğu savlanan, tebasının mutluluktan öldüğü osmanlıda o şehzadenin etrafına hemencecik onbinlerce insanı nasıl topladığının da izah edilmesi gerekir, faça bozulur.

Kanuni dönemindeki şehzade isyan/infazları da anlaşılmak isteniyorsa dramatik sonlardan ziyade onlara temel oluşturan bizatihi o medeniyyetin içinden var ettiği toplumsal koşullara bakmak gerekir. Çünkü o muhteşem korku'ya can veren şu veya bu oğlunun kendi yerini almak istemesi değil şehzadeyi bunu gerçekleştirebilecek güce ulaştırabilecek tabandır. Ülkemizde halkın osmanlı nizamına tepkisi babında kızılbaş kökenli ayaklanmalarla ilgilenildiği halde sırf bir şehzadenin başında bulunmasından hareketle bu tip hareketlerin de bir tür memnuniyetsiz halk kitlelerine dayandığını uzun yıllar anlayamadık.

Malum olduğu üzere Osmanlı o dönemde reaya ile yönetenler arasında aşılamaz toplumsal sınırlara sahipti. Hatta medeniyyetinin temeli o sınırların siyasi, askeri ve iktisadi yeniden üretimine bağlıydı. Yani şimdiki neoosmanlıcılara nanik yapar gibi o yere göğe koyamadıkları medeniyyet halktan uzak keskin bir elitizm sayesinde varolabiliyordu. Osmanlı bir köylü imparatorluğuydu. Yöneten sınıfın bu köylü yığınlarının başındaki temsilcisi ise timarlı sipahiydi. Timarlı sipahi her ne kadar teorik olarak kendisine tahsis olunan reayaca işlenen arazinin vergisi ile geçinen asker olsa da pratikte çıktığı her seferde çeşitli adlarla ek ücret hatta başarı durumuna göre gelirine sahip olduğu toprağa ek topraklar ve bittabii ganimet alırdı. Yani elde etmeyi umduğu gelir bunların toplamı olur, bu geliri sayılan şekillerde elde edememesi durumunda "sayılmayan" şekillerde elde etmeye çabalardı.

İşte bu sayılmayan şekiller reaya zurnasının zırt dediği yer oluyor. Reayanın derdi sadece bu da değildi. 16.yyda yaşanan nüfus patlaması sonucu ekilebilir topraklar aynı kalırken o toprakların doyurması gereken nüfus çok artmıştı. Oysa Osmanlı düzeninde reaya çocuğunun kendi tarlası haricine çıkması yani başka bir sınıfa geçmesi -tek bir açıklık hariç- zinhar yasaktı. Seyfiyye sınıfına dahil olamıyordu, idareci zaten mümkün değil. Bu durumda geriye sipahi baskısıyla artan vergi yüküne paralel şekilde gittikçe artan bir sefalete rıza göstermek ya da çiftbozan olup istikbal umudunu tamamen yitirmek kalıyordu.

Reayanın en azından timarlı sipahinin parasal baskısını hissetmemesi için sipahilerin gerçek bir sefere gitmesi gerekiyordu. Gerçek bir seferin yani cüzi sayıda nöbetçi hariç tüm timarlı sipahilerin sefere gitmesinin tek yolu ise padişahın sefere gitmesiydi. Zira osmanlı da tüm benzeş büyük medeniyyetler gibi devasa bir seremoni kumpanyasıydı ve hankı sefere hankı askeri birimlerin katılacağını, duyulan ihtiyaç değil, ona serdarlık edecek kişinin ünvanı belirliyordu.

Aynı zurna seyfiyye sınıfında da zort sesi vermeye başlamıştı. Çünkü yukarıda açıklanan eyalet sipahilerinin; ekili toprağın, yani geliri kendilerine tahsis olunan arazinin sabit kaldığı bir iktisadi sistemde, istisnai bir verim artışı olmadığı sürece toprak artışı olmadan kazançlarının artması mümkün olamama hali dışında ücretli merkezi kapıkulu ordusunda da aynı bunalım doğuyordu. Zira kapıkulu ocakları mensupları ancak bu seferler sayesinde terakki adı ile maaşlarına zam, zafer halinde bolca ganimet ve başarıya bağlı olarak terfi alabiliyorlardı. 

Reaya çocukları için düştükleri fakirlik cenderesinden yırtabilecekleri tek bir açıklık vardı. O açıklık ilmiye sınıfına dahil olmak yani medreselerde eğitim görüp kadı, müderris ve benzeri şekilde bu sınıf içerisinden yükselmekti. Oysa Kanuni saltanatının sonlarına yaklaşırken ilmiye sınıfında da bunalım vardı. Muhteşem Yüzyıl'ın merkezdeki yöneticilerinin zenginliğinin bedelsiz dışsallıklarından biri de padişah veya diğer zadeganların sağda solda bol bol medrese yaptırmasıydı. Reaya çocukları da bu umut kapısını doldurdu. Geçenlerde bir mebusumuzun arzuladığı gibi bütün okullar imam hatip idi. Amma amme hizmeti olarak bu medreseleri yaptıran zadeganın hiç hesaplamadığı bir şey vardı. Medreseleri dolduran bu kalabalıklar eğitimini tamamladığı zaman nerede iş bulacaktı? 

1550'ye doğru devlet yayılmasını tamamlayıp eskisi kadar kadro açılmayınca ve varolan kadrolar da mevcut ilmiye kocakafalarının torpillileriyle dolunca bu medreseler fermanlarda denildiği üzere şeri olmaktan çıkıp birer "şer" yuvasına döndü. Medreseler eğitim vasfını yitirip işsiz fakir gençlerin vakit geçirdiği mekanlar haline geldiğinde hiçbir biçimde kadınla temas etmeden ergenlikten bu yana erkek erkeğe takılan bu gençler arasında cinsellik kendi yolunu buldu. İdare bunları medreselerden kovalayıp kurtulmaya çalışınca da suhte (softa) denilen bu gençler 50-100 kişi arası büyük çeteler oluşturup eşkıyalığa başladılar. O zamandan kalan mahkeme kayıtlarında köyleri basıp mal mülk yağmalamaktan gayri özellikle erkek çocuklarını dağa kaldırdıkları kayıtlıdır.

İşte yıllar ilerleyip Muhteşem Süleyman yaşlanırken nerdeyse tüm toplumsal sınıflarda sıkıntılar peydah olduğunda onların tepkisi de kendilerini bu sıkıntıdan kurtaracak en pratik çözümün gerçekleştirilmesine yönelik olur: "Padişahımız artık kocalmıştır", "Bize genç bir padişah gerektir", "Padişahımıza Dimetoka Sarayı'nda istirahat yakışır". Tüm bu cümlelerin gizli öznesi Mustafa sahaya, yumruk havayadır. Osmanlı tıpkı dünyanın geri kalanı gibi aslında bu sıkıntıların biraz da  Potosi Gümüş Madenlerinden önce İspanya'ya sonra dünyaya sel gibi akmaya başlayan gümüşlerden kaynaklandığını ve çok sonraları iktisatçıların Fiyat Devrimi dediği şeyin başlarında olduklarını bilemezdi. 

Osmanlı monarşisi bu zübük cumhuriyetçiler gibi meşruiyetlerini görünmez tanrı cumhurdan almazlardı ve o meşruiyet ilelebed payidar filan da olmazdı. Osmanlı meşruiyeti padişahın şahsına müteallikti. Yani bir padişah değiştiğinde o meşruiyet tekrar inşa olunurdu. Bu yüzdendir ki her padişah değiştiğinde tüm beratlar, izinler falan filan sil baştan yenilenirdi. Kral öldü yaşasın yeni kral tüm meşruiyetin yenilenmesi ve meşruiyeti onaylayacak olanların rızasının kazanılması demekti. O muhteşem yüzyılda ise bu talepcilerin taleplerinin karşılanması ihtimali; reaya için timarlı sipahilerin uzaklara seferlere gitmesi, askeri sınıf içinse kârlı seferler ve terakkiler, medreseliler için suistimallerin sona ermesi, velhasıl herkes için umut demekti.

İşte bir şehzadenin tahta çıkması bu maddi gerekliliklerle örtüştüğü içindir ki Kanuni açısından artık Muhteşem Yüzyıl Muhteşem Korku'ya dönüşür. Korkusunun somuta büründüğü isimse doğaldır ki en büyük oğul Mustafa'dır. Burada sıklıkla gözden kaçan husus Hürrem'in kendi oğullarından birinin tahta çıkma arzusuna yoğunlaşılmasının Mustafa'nın tahta çıkma arzusunu saklamasıdır. Oysa Mustafa da en büyük evlat olması hasebiyle tahtı arzulamakta bunun için kendince altyapı oluşturmaktadır. Sarayın karşısında olduğunu bilen Mustafa, reaya ve daha da önemlisi sipahi-yeniçeri nezdinde bir çeşit propaganda savaşına girişir. Yaptığı ihsanlarla gönülleri fetheder. İnsanların deyişiyle Amasya'ya(Mustafa'nın sancağı) gidip mutlu ayrılmamak mümkün değildir.

Hürrem ve Rüstem'in Mustafa'yı tasfiye etme girişimleri ile Mustafa'nın tahta çıkmaya zemin hazırlama çabaları paralel ilerler. Mustafa'nın temel çabası her an ölmesi beklenen babasından sonraki taht değişimine dairken bu karşı grupca bizatihi Süleyman'ın şahsına dairmiş gibi sunulur. Nihayet 1552 yılında İran Seferi dolayısıyla Rüstem Paşa anadolu içlerine gelip Aksaray'da konakladığında eğer biraz daha ilerlerse ordudaki askerin kendi başlarına Süleyman'ı tahttan indirip Mustafa'yı padişah ilan edecekleri bir komplo düzenlendiğini haber alır veya aldığını iddia eder. Bunun üzerine orduyla birlikte gerisin geriye alel acele İstanbul'a kaçar. Bu iddia yalan bile olsa maddi koşullarının mevcut olduğu unutulmamalıdır. Bir yıl sonra 1553'te bu sefer Kanuni'nin -zorunlu olarak- başta bulunduğu ordu yine aynı yollardan geçerek Konya Ereğli'sine varır.

Mustafa'nın babasını devirmek isteyip istemediğinden bağımsız olarak O'nun adı üzerinde nerdeyse tüm toplum kesimlerince konsensüs kurulması dikkat çekici. Yani devşirmeye dayalı yeniçeri de, anadolu yerlisi sipahi de, sıradan halk da Mustafa yanlısıdır ve normalde farklı iktisadi çıkarları temsil eden, yani anlaşmaları madden mümkün görünmeyen bu kesimlerin Mustafa adında birleşmeleri Muhteşem Yüzyıl'da aslında ne kadar derin bir bunalımın da yaşandığına dair en büyük delildir.

İşte Kanuni o muhteşem korkuyu iliklerine dek hissettiği, tehlikenin büyüklüğüne kani olduğu içindir ki gözünü böylesine kan bürümüştür. Öyle bir gözünü kan bürümedir ki, bir baba öz oğlu gözlerinin önünde boğazlanırken, bırakın üzülmeyi, hâlâ mı öldüremediniz diye azar kaymakta ve cellatları tehdit etmektedir. Mustafa tüm gücüyle kaçmaya uğraşır ama ayaklarından yakalanır. İp boğaza tam geçmeyince Kanuni kavuğunun altındaki muskayı alın o koruyor onu diye bağırır - o zamanki inanışta kavuğun altında koruyucu bir muska bulunurmuş-, kavuğu ve muskası başından alınırken Mustafa da babasının gözleri önünde boğulur. Cesedi onu tahta çıkarmayı arzulayan askerin görüp öldüğüne emin olması için bir hayvan leşi gibi bir halı veya örtüye sarılarak otağın önüne atılır. Bu teşhire rağmen katlin hemen ardından Rumeli'de bir Düzme Mustafa çıkması ve etrafına çoğu sipahi binlerce insan toplayabilmesi Mustafa üzerinden sembolleşen sıkıntılara bir diğer kanıttır.

Devrin kaynaklarının anlatmasına göre ölüm anı aynen şu kitap kapağındaki minyatürde gösterildiği gibidir:




Mustafa'nın katlinde halk Kanuni'yi de kurban olarak görmüştür. Buna göre Hürrem ile Rüstem Paşa'nın oyunlarına kanan yaşlı padişah sevgili oğlunun canını almıştır. Olaydan hemen sonra yazılarak gizlice padişahın otağına atılan bir arizada tüm suç Rüstem'e yüklenir mesela.


Muhteşem Süleyman en büyük oğlu Mustafa'nın katli ile muhteşem korkusunun azalacağını ümid etmişse bile kısa zamanda bu ümidinin boşa çıktığını görür. Şimdi entel gettosuna dönen Cihangir'e adını veren oğlunun, Mustafa'nın katlinin ardından bu katle bahane olsun diye çıkılan uyduruk Nahcivan Seferi esnasında Halep'te ölmesinden sonra -önce Süleyman öldü sanılıp asker şehri yağmalamaya başlamıştır çünkü Süleyman'ın yaşlılıktan ölmesi beklenen hatta umulan bir şeydir-, geriye kalan iki Hürrem veledi arasında üstü örtük bir savaş başlamıştır.

Selim artık en büyük şehzadedir. O Selim ki rivayete göre Mustafa henüz ölmemişken iyş ü işret esnasında maiyyetine hakkımızda ni derler diye sorar ve askerle halk Mustafa'yı, Ananızla Rüstem Paşa Bayezid'i destekler yanıtını aldığında, napalım bizim de yüce rabbimiz var diyip şarabı kafaya diker. Selim anasının kendisini değil Bayezid'i sevdiğini o kadar iyi bilir ki tahta geçtikten sonra Mustafa'nın türbesini yaptırdığı gibi, oğlunun mezarı civarında sürünmekte olan, annesinin can düşmanı Mahidevran'a da maaş bağlar.

Selim ile Bayezid arasındaki bu gizli savaşta gerilim yıllar geçtikçe gitgide yükselecek, kavga sırf Hürrem'in çabalarıyla örtük kalacak ve arabulucu ananın 1558'de ölümünden sonra osmanlı tarihinde ilk defa olmak üzere henüz baba padişah hayattayken iki şehzade arasında bildiğin kılıçlı tüfekli açık savaşa dönüşecektir. Evet osmanlı tarihinin en büyük padişahı sayılan Kanuni'nin hükümdarlığı döneminde.

Eski türk kaganlarına tengride kut bolmış kagan denilirmiş. Yani kagan olmaları bir tür tanrı arzusu olarak görülürmüş. İşte orta asya göçebe kültürünün osmanlı veraset hukukuna yansıması olarak da en büyük evlad taht yarışında avantajlı olsa dahi eğer tanrının dileği bir başkasının olmasıysa bunun olacağına inanılırdı. Ve madem ki tahta kimin geçeceğini tanrı belirliyordu şehzade usluca kaderine razı olmalıydı. Bayezid, Selim'e karşı mücadeleye başladığında Süleyman oğlunu bunu söyleyerek kaderine razı olmaya ikna etmeye uğraşır, eğer tanrı ona tacı nasip etmişse zaten onu alacaktır. Ancak Bayezid kaderine razı olmak yerine kaderini kendi yazmaya kararlı olduğunu belli ettikçe bu iki tarafta da iki ayrı sonuç yarattı: Kanuni açısından durmadan kafa ütüleyen oğul yerine sessiz sakin Selim'e doğru gittikçe artan temayül, Bayezid açısından ise babanın temayülünün diğer oğula olduğunu anladıkça artan pervasızlık.

Bu artan pervasızlık Bayezid'i artık kaybettiğine inandığı tahtı ele geçirebilmek için Selim'le gerçek bir savaşa doğru sürüklerken Süleyman'ı yine o muhteşem korkusuyla yüzleştirir. Zira Bayezid önce Selim'i yenip öldürecek, sonrasındaysa İstanbul'a gelip onu devirecektir. Süleyman'ın çok iyi hatırladığı gibi babası Yavuz da yola hesapta dedesi Bayezid'in yerine tahta çıkmak için değil babasından sonraki veliaht olmak için çıkmıştı. İki şehzadenin vali oldukları sancakları değiştirir: Selim Manisa'dan Konya'ya, Bayezid Kütahya'dan Amasya'ya atanır. Taca ulaşmada padişahın ölümünden sonra payitahta ilk varanın avantajlı olduğu düşünüldüğünde artık Süleyman'ın kimi tercih ettiği ayan beyan ortadadır.

Bayezid'in yolculuğu babasıyla mektuplar üzerinden oynadıkları bir kedi-fare oyunu gibidir. O, ordusuna yol boyu asker yazarken babası da oğlunun hırsının sınırlarını anlamaya ve yalan vaadlerle onu ikna etmeye uğraşır. Nihayet Bayezid Amasya'ya vardığında iki taraf da kararını vermiş gibidir. Bayezid bizzat Konya'ya gidip Selim'i savaş yoluyla tasfiye etmeye karar verirken Süleyman bu mücadelede tarafını net bir şekilde belli edip Selim'e açık destek vermeye başlar. Tecrübeli vezirlerini kapıkulu askerleriyle Selim'e gönderirken anadoludaki beylerbeylerine de kuvvetleriyle Selim'in yanına gitmelerini emreder.

Bayezid'in mücadelesi tıpkı ders kitaplarında önemsizleştirilen diğer bazı şehzade isyanları gibi aynı zamanda toplumsal bir yarılmaya da bahane olur. Hem merkez kapıkulunun, hem anadolu eyalet timarlı sipahisinin desteğine sahip Mustafa'da bir çeşit ortak konsensüs varken Bayezid'de toplumsal bir ayrışma vardır. Bir yanda merkezi idarenin ve kapıkullarının yani devşirmelerin desteğine sahip Selim ile diğer yanda devşirmelerin imtiyazlarını kıskanan, o imtiyazları elde etmek isteyen -Bayezid'in vaadi onları kapıkulu ocağına almaktır- anadolu timarlı sipahilerinin, tarlasını bırakmak zorunda kalmış çiftbozan köylülerin ve türkmen aşiretlerinin adayı Bayezid. Bu öylesine derin bir ayrılıktır ki Bayezid yenildikten sonra da küllenmiş ama bitmemiş ve nihayet Büyük Kaçgun denilen o meşhur Celali İsyanlarıyla tüm haşmetiyle sahnede tekrar belirmiştir. İroniktir ki bütün anadolu ve dolayısıyla imparatorluk cayır cayır yanarken imparatorluk elitleri neden-sonuç ilişkisini kuramadıkları için isyanlara ve düzenin bozulmasına tepkilerini sebebe, yani muhteşem yüzyıla, kanuni dönemine dönelim yae diye ifade etmişlerdir.

1559'da çağının en güçlü devleti olduğunda herkesin müttefik olduğu Osmanlıda bir iç savaş yaşanırken Süleyman kendisi ordu ile anadoluya girip oğluyla savaşmak yerine Selim'e vezirleriyle, askerleriyle destek olarak bu iç savaşı İstanbul'dan izlemekle yetinir. Belki kendi oğluyla karşılıklı savaşmak gibi bir rezillikle anılmak istemez, belki de olası bir mağlubiyette tahtını kaybetmekten korkar.

Mayıs 1559 sonunda Konya'nın hemen dışında onbinlerce askerden müteşekkil iki şehzade ordusu karşılaşır. İki gün süren meydan savaşında önce Bayezid ordusu üstünlük sağlar gibi olsa da Selim'in yanıbaşındaki tecrübeli osmanlı beyleri ağırlıklarını koyarlar ve yenilen Bayezid Amasya'ya doğru kaçar. Henüz süt emen en küçük oğlu hariç -yol zahmetine katlanamayacağı için- kalan dört oğlunu da yanına alarak İran'a doğru kaçar. Bayezid'in Haziran 1559'da başlayan kaçışı ayrı bir öyküdür ve 23 Temmuz 1562'de Kazvin zindanında oğullarıyla birlikte boğdurulması ile sonlanır. Bu infaz için İran Şahı Tahmasb'a, hani o meşhur deyişte gidelim denen şaha, baba Muhteşem Süleyman 400 bin altın, kardeş Selim ise 100 bin altın ödemiştir. O dönemde 1 altının yaklaşık 60 akça olduğunu düşünürsek bu para 30 milyon akça yapar ki Süleymaniye Camiinin yaklaşık 54 milyon akçaya mal olduğunun söylendiği dikkate alınırsa ne muazzam para olduğu anlaşılır.

O süt emen bebeye gelince; Selim kuvvetleri Amasya'ya girdiğinde annesi ile birlikte Bursa'ya gönderilir. Babasının öldürüldüğü haberi gelince Muhteşem Süleyman sadık hizmetkârlarından birine Bursa'ya gidip torununu öldürmesini emreder. Hizmetkâr öldürmekte acz göstermekten korktuğu için payitahtta gaddarlığı ile meşhur birini bu iş için yanına alır. İkili Bursa'ya varırlar. Hizmetkârın kiraladığı şahıs elinde ip odaya girdiğinde yerde oturmakta olan çocuk gayri ihtiyari ayağa kalkıp gülerek müstakbel katilini kucaklar ve gaddarlığı ile meşhur şahıs bu masumiyetten etkilenerek hoppadanak düşer bayılır.  Hizmetkâr düşme sesini duyup odaya girdiğinde manzarayı görür ve naçar ipi alarak efendisinin verdiği emri yerine getirir. Hanedanın kurucusu ile aynı adı taşıyan henüz üç yaşındaki Osman böyle öldürülür.

Hanedandaki hiçbir padişaha nasip olmayacak şekilde elini iki oğul ve sayısız torun kanına bulayan Muhteşem Süleyman'ın o Muhteşem Korkusu, iktidarını elinden alacakları korkusu, döktüğü bunca kandan sonra artık yatışmış mıdır? Ne gezer efendim. Kendisinin ölümü de yine aynı korku elinden olur. 1566'da ölümü ile Zigetvar'da yarım kalacak Avusturya Seferi'ne bizzat çıkması hiçbir neden yoktur. Sadece kendisinin hala orduya kumanda edebilecek yetkinlikte olduğunu, hala tahtta oturmaya muktedir olduğunun kanıtlanma arzusu dışında hiçbir neden yoktur. O da bu arzunun peşinde Zigetvar önlerine kadar gider ve tıpkı kanıtlamak istediği gibi, artık tahtta oturmaya layık olmayan bir moruk değil ordusuyla sefere çıkan genç bir hükümdar gibi, orada ordusunun başında ölür.

"Senin oğulların olmaktansa, domuzların olmak daha iyidir. Çünkü, herkesce bilindiği gibi hem yahudiler, hem müslümanlar, domuzları boğazlatmayı yasaklamışlardır."

...


Bayezid-Selim kavgasına ve sonraki asırlarda Muhteşem Yüzyılın özlenen görkemi içinde unutulan önemli sonuçlarına dair -artık şehzadelerin anadoluya çıkarılmamasından, yeniçerilerin anadoluya yayılmasına dek- en iyi eser hâlâ ilk kez 1961'de basılmış olan şu kitap:



29 Ekim 2012 Pazartesi

Yemen Ellerinde Ahm-Et Davudoğlu

"Dışişleri Bakanı Ahmet DavutoğluYemen'in başkenti Sana'da Türk şehitliğini ziyaret eti. Davutoğlu, yaptığı konuşmada, gönüllerinden, vicdanlarından aldıkları bir talimatla buralara gelip, buraların sömürgecilerin eline düşmemesi için Yemen'de toprağa düşen 300 bine yakın şehide Anadolu'dan selam getirdiklerini belirtti..." 

Açıklamanın tam metni için dıklayınız.


Yazdığı stratejik derinlikteki kitabıyla tanınan Profesörümüz Doktorumuz Ahmet Davudoğlu'nun yukarıdaki paragrafta yer alan açıklamasının tek bir ama tek bir kelimesi bile doğru değil
Kendini dış politika uzmanı sayan, herkesin bilgisini övdüğü bir şahıs, kıytırık bir lise öğrencisi seviyesinde bilgiye/cehalete sahip ve bu kişi ülkede savaşla barışa karar verecek çemberin en merkezindeki bir postta oturuyor. Bu cehaleti görünce aklıma gelen ilk şey inşallah gerçekten de bu dediklerinin doğru olduğunu sanmıyordur, inşallah kendini müslüman talleyrand filan sandığı için yalan söylüyordur oldu. 

Başlangıç olarak -tek yanlı yazılmış olmasına rağmen- kısa bir Osmanlı Yemen'i özeti için şu tezin giriş bölümleri okunabilir.

Açıklamada geçen hususlara sondan başlayalım: Yemen'de kaç osmanlı askerinin öldüğünü kimse bilmiyor. 1999 Ağustos Depreminde kaç kişinin öldüğünü bile bilmeyen Türkiye Cumhuriyeti'nin selefi olarak Devlet-i Aliyye'de toplam bir istatistik yok. Yani türk tipi uçuş serbest. Türk tipi uçuş şudur: türk matematik özürlü olduğu için küçük sayılardan hoşlanmaz, hep büyük sayılarla konuşmak ister. Hani her selam veren kızı dost muhabbetinde verdi listesine koymak gibi işte. Misal 1918 Şubat'ında kaçan ermeniler bayburt şehrinde 500 türkü mü camilere doldurup yaktı. Az gelir gözümüze bu. Daha derinden hissetmek için binlerce der çıkarız. Öyle olunca bu mevzuda da yüz binden açılıyor kapı sonra uç uçabildiğine. Nasılsa uçmaya gümrük yok. Vaktinde istatistik olarak bile kıymet verilmemiş o askerleri sayınız kırk bin olsa yeterince etkileyici olmaz diyip bir kere daha öldürme ayıbı.


Bu askerlerin Yemen'in sömürgecilerin ellerine düşmemesi için öldükleri bölüme gelince iş monty python skecine dönüyor ve bakanımızın andığı o şehitlerin ruhlarından izin isteyip götümle ben delice gülmeye başlıyoruz. Ahahah senelerin İmam Yahya'sı bir anda sömürgeci Lord John oldu iyi mi. Çünkü değil osmanlı üzerine allame olmak, basit bir tarih okuyucusu bile olsanız yemen isyanları denen olayları bilirsiniz, bu anmaya konu Yemen'deki osmanlı askerlerinin sömürgecilerle savaşmadığını, yemenlilerin ayaklanmalarını bastırmak için oraya gönderildiklerini bilirsiniz. 

1849'da Yemen'in yeniden fethinden sonra 1911 yılına dek osmanlı neredeyse hiç durmaksızın yemen yerlilerinin özellikle Zeydi İmamları liderliğindeki dağlık bölge halkının merkezi yönetime karşı talepleriyle -bizim deyişimizle ayaklanmalarıyla- uğraşmış ve nihayet 1911 yılında Daan Antlaşması ile, kurmayları arasında İsmet İnönü'nün de bulunduğu Ahmet İzzet Paşa, İmam Yahya'nın koşullarını kabul ettikten sonra isyanlar dumuştur. O yüzdendir ki türküde 1912 balkan Savaşı'ndan sonra kaldırılan redif'in sesi vardır.

1914-1918 arası birinci cihan harbinde VII. Kolordunun ki, yerel koşullar izin vermediği için seferber bile edilememiştir, Aden'deki ingilizlere karşı verdiği, kahramanca ama bedir mahalle kavgası ebatındaki mücadele hariç tutulursa osmanlı askeri her daim yemenlilerin bizzat kendisi ile savaşmıştır, yemen halkıyla savaşmıştır. Yemen halkının isyanın bastırılması, bölgenin osmanlı idaresinde kalması için savaşmıştır. 

Cehaletin şahikası sonda. Neymiş anadolulu askerler gönüllerinden, vicdanlarından aldıkları talimatla oralara gitmişler. Ne acıdır ki ortadoğuya nizam vermeye girişmiş profesör daha osmanlıda zorunlu askerlik olduğunu bilmiyor. Daha da üzücüsü yemen türkülerinden haberi bile yok. Yahu hani kemalistler halka uzaktı siz değildiniz. Daha toplumun ortak hafızasından dökülen türkülerle irtibatı bile olmamış. Zenginimiz bedel öder askerimiz fakirdendir'i duymamış bile. Yemen türküleri ölümü anlatır çünkü Abdülaziz zamanında Trabzon'dan zorla askere alınmış 900 zavallı çocukla kalkan gemi on sene sonra limana sadece 50 kişiyle geri döner. Çünkü Yemen'e atılan çocuklar köylerini kuşatan nizami ordunun dipçik darbeleri altında zorla askere alınmış, nakdi bedeli ödemeye gücü yetmeyen garibanlardır. Bu çocuklar tıpkı küçük enver gibi cahil ama başkalarının canı üzerinden attı mı mangalda kül bırakmayan hükkamların dipçik zoruyla yemen'e zorla gönderdikleridir.

Yemen, gerçeği baz alacaksak binlerce osmanlı gencinin -gidenler arasında sadece türkler yoktur araplar da vardır ya karıştırmayalım şimdi-, uzaktaki bir yerde sikindirik hükümdarlıklarını ispatlamak isteyenlerin oranın asıl sahipleri olan yerli halkla anlaşmak yerine güçlerini ispatlamak kaygusuyla bitmek bilmeyen çatışmalarda heba oluş öyküsüdür. Oysa bakanımızın bal damlayan ağzında parlak iman haleleriyle süslenmiş bir zafer tacına dönüşüyor bu. Peki bu nasıl oluyor, olabiliyor?

Tarihin gerçekte bilim olup olmadığına dair fikirler muhtelif. Ama tarihin iki özelliği var ki tartışılmaz: 1) Tarih sappına kadar ataerkil, 2) Tarih sağ değerlerle tahkim olunmuş bir alan. Hal böyle olunca tarih eğitimi de bu iki özelliğin yeniden üretilmesi oluyor, eğitim erilleşmiş toplumların orospusuna dönüşüyor. Tarih eğitiminin vazifesi, tarihi becerikli bir orospu yapmak ve müşterisini -toplumu- memnun etmesini sağlamak.


Tarih, işinde mahir bir orospu gibi sürekli sizin(cinsiyeti ne olursa olsun er-leşmiş bir toplumun) gururunuzu okşamalı. Sikiniz küçükse bile sudan bahanelerle ne kadar kocaman olduğuna inandırmalı sizi. Ne kadar iyi siktiğinizi, ne kadar usta olduğunuzu, ne kadar muhteşem yüzyıl olduğunuzu söylemeli ve ikna etmeli sizi. Dönüşmeli, mesela bir anda balkan hıristiyanına veya yemen arabına dönüşmeli ve ah osmanlı muhteşem sikiyorsun diye inlemeli. Sen gittikten sonra senin sikin kadar tatlısı gelmedi, seni çok özledim osmanlı diye haykırmalı. Ki siz tarih dersinden koltuklarınız kabarmış, ne kadar büyük bir millet olduğunuza iman etmiş çıkın. Böyle çıkıyorsanız orospu vazifesini hakkıyla yapmış demektir. Türkiye'de tarih eğitimi çok kaliteli bir orospudur. Çocukluktan başlayıp gençlik çağımızın ortalarında biten tarih eğitiminden aklımızda kalanlar; ne kadar iyi siktiğimiz (saymakla bitmeyen zaferler), herkeslerden kocaman sikimizin yarattığı kıskançlık(herkeşler bize düşman) ve asla asla erken boşalmadığımızdır(her şeyi doğru yaptık kusur bizde değil) sadece.

Bittabii bu genel bir çerçevenin ötesinde daha özel amaçlara da sahiptir. Bunu ise en güzel yenilgilerde görürüz. Yenilgiler tarih pastamızın krem dö la krem tabakasıdır. Hangi yenilgilerin seçileceği, bunların genel böbürlenme içine nasıl konumlandırılacağı ustalık gerektirir. Cumhuriyet dönemine baktığımızda iki yenilginin özellikle önplana çıktığını görüyoruz: ilki Yemen, diğeri ise Sarıkamış. Yemen'de halk hafızasından türküler yoluyla süzülen bir facianın rejimin ideolojik hedefleriyle birebir örtüşmesi varken, Sarıkamış ise rejimin kurucusunun şahsından kaynaklanan kuruluş dönemi gerekleriyle ideolojik bir müstahkem mevkiye dönüştürülmüş.

Yemen Faciası, anadolu askerinin kanının hiçbir alakası olmayan yerde boşuna akıtılmasının sembolü olarak cumhuriyetin kurucu önkabullerine tam olarak denk düşer. Hem hain, nimet kadri bilmez araplar vardır hem de amaçsızca dökülen mehmetçik kanı. Öyle ya cumhuriyet cumhura artık kendisinin kanını boş yere dökmemeyi vaad etmektedir. Bu yüzden yemen türküsü en bi sevdiğimiz türküdür. Bize tıpkı cumhuriyetin de şikayet ededurduğu gibi arapların ihanetini haykırır, sınırlarımız içinde usluca durmamızı söyler. Cumhuriyetin Yemen İsyanları ve dahi Yemen Türküsü üzerinden eski ideolojik yapılanması -ve konuya dair başka şeyler de- kısmen şu yazıda belirtilmiş

Sarıkamış Yenilgisi, sayılara dair uydurmalar bir tarafa bırakıldığında bizatihi cumhuriyetin iki numaralı mareşali Fevzi Çakmak'ın, cumhuriyetin harp akademilerinde verdiği dersteki, ifadesiyle zafere ramak kalmış bir yenilgidir. Yine Sarıkamış'taki ölüler yine aynı cephede -salgın hastalıklar nedeniyle- önlenebilecekken önlenememiş kayıpların yanında devede kulaktır. Tarihte pek çok örneği olan yenilgilerden bir tanesiyken niye seçilir, niye böylesine güçlüce altı çizilir. Çünkü Sarıkamış, cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük rakibi olarak gördüğü Enver Paşa'ya karşı liderliğinin tahkim edilmesidir. Sarıkamış'a vurdukça maceraperest enver karlara gömülürken realist Atatürk bir güneş gibi yükselir yurt semalarında.

Bu yenilgilerin geçmişteki acılara dair haklı bir iç çekişten değil ideolojik tercihten dolayı kutsanması ve amacın dedelerimizin yasını tutmak değil tarihin orospumuz olarak bize hizmet etmesi olduğu en güzel bu iki seçim'in şu an yaşayageldiğimiz ideolojik dönüşümünde saklı. 

Tahakküm Cumhuriyeti'nin seksen yıllık seyrinin sonunda duvara dayanmasının ardından başlayan akpist restorasyonda yine aynı iki olay yavaş yavaş bir dönüşüme uğruyor. Akpist Restorasyon, içerdeki temel kimlik çelişkilerinin hiçbirini halledemeden (ne laik-müslüman, ne de türk-kürt halkları/hakları) belki de halledemediğinden cumhuriyeti dışarıdan sıvamaya girişti. Ama dışarıdan sıvayabilmek için on yıllardır içeriden örülmüş duvarların yıkılması lazım.

Yemen, açıklamadan kolayca anlaşılabileceği üzere bir hiç uğruna nesillerin yitmesi olmaktan çıkarak sömürgecilere karşı gönüllü ve fedakârca bir mücahede haline dönüşüyor. Dönüşüyor çünkü artık Yemen'deki şehitliklerden yeni nesillerden de aynısının beklenebileceği bir haklı savaş pozisyonunun uçsuz bucaksız genişliğini gösterir bir işaret kulesi yükselirken, Sarıkamış eski cumhuriyetin lanse ettiği Enver'in ahmaklığı olmaktan çıkıp yine her koşulda her ne olursa olsun milletimizin vatan uğruna zevkle katlanacağı fedakârlığın timsaline, yani yine tekrarlanması vatanseverliğimizin kanıtlanması için çocuk oyuncağı olan bir kahramanlığa dönüşmekte.

Yemen, valisinin Abdülhamid'e resmi yazıyla, aylardır ne para ne yiyecek geldi bu yazıma da olumlu karşılık dönmezse buraları bırakıp geri dönüyorum, dediği bir çöl bataklığından bizi sömürgeciliğe karşı yardıma çağıran Saba Melikesi Belkıs'ın sarayının çöl serabına, Sarıkamış, donmuş ölüleri aç köpeklerin yediği bir buz cehenneminden bizi gerektiğinde yinelenmesi gereken bir fedakârlığa çağıran ışıl ışıl bir kar sarayının camdan serabına dönüşüyor. Bu cumhuriyette hep iki film birden.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Türkiye Cumhuriyeti'nin Şeytanı

Türkiye Cumhuriyeti; binlerce yıllık geçmişimizle şartlanmış zihinlerimizde ilk anda akla gelmese de kendine türk diyen ve 19.yy'da bir müsteşrik tarafından türk genel bir ad olduğu için G(K)öktürk olarak isimlendirilen kabile konfederasyonundan sonra resmi olarak kendine "türk" adını veren ilk devlettir. 1913 yılında Batı Trakya'da kurulan teşkilat-ı mahsusa oyuncağını haliyle dikkate almıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti askeri veya siyasi alanda yöneticisi oldukları imparatorluğu idare etmeyi beceremeyip çökertenlerin, bu başarısızlığın sorumluluğunu üç beş kişiye yükleyerek sıyrılıp sanki onca faciaya sebep olanlar arasında onlar yokmuş gibi kurdukları ülkenin adıdır. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının biyografileri incelendiğinde görüleceği üzere hiçbiri tarlasını, toprağını veya şehirdeki dükkanını bırakıp bu işe soyunmuş sıradan insanlar değillerdir. Hepsi ezici bir mağlubiyetle sonuçlanmış dünya savaşını yöneten idarede ya üst düzey bürokrat, vali ve benzeri kadrolarda sivil hizmet, ya da ordu, kolordu, tümen komutanı veya genelkurmayda yönetici kurmay olarak askeri hizmet sunmuş ileri düzey sorumlulardır. Daha da ötesi o zaman da sıklıkla vurgulandığı üzere çoğu eski iktidar partisi İttihat ve Terakki ile organik-inorganik bağlantılara sahip siyasi kadrolardır.

Kürtçe eğitim Burhan Kuzu'nun da ifade ettiği gibi şeytana uymaktır. Çünkü kürt, türkün değil ama Türkiye Cumhuriyeti'nin şeytanıdır. Nerdeyse hiçbiri aslen türk olmayan türkçülük meraklısı kurucularının da çok iyi bildiği gibi cumhuriyet tüm meşruiyetini türklükten devşirir. Türkiye Cumhuriyeti'nin türklüğü, parçası oldukları bozgundan sonra hiçbir meşruiyetleri kalmamış beceriksiz ve başarısız imparatorluk bürokratlarına muhtaç oldukları toplumsal meşruiyeti sağlayabilen, daha doğrusu üretilebilecek, yegâne ideolojik palto olduğu için seçilmiştir.

Hangi fikri akıma mensup olursak olalım aldığımız eğitim ve şekillenmiş zihnimizin bize söylediği, her ne kadar kötü şeyler yapılmasına sebep olsa bile, uluslaşmanın-ulus devlet olmanın kaçınılmazlığıdır. Bu algı tabandan tavana doğru yükselir gibi görünür. Yani ulus devlete meşruiyetini biz veririz. Oysa ideoloji aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru dikte edilir. Bu meşruiyete asıl ihtiyaç duyan toplumu yönetme hakkının kendine ait olduğunu savlayan ve bu savını desteklemek, toplumu ikna etmek zorunda olan iktidardır.

Bir iktidar düşünün ki "vatan savunması" dediği görev için gereken askeri sadece ipe çekme tehditiyle bulabiliyor. Bir iktidar düşünün ki "vatanı kurtarmak" için gereken kaynakları ancak tekalif-i milliye denilen zoralımlarla sağlayabiliyor. Kendisinde vehmettiği milli iradenin/meşruiyetin değersiz olduğunu bildiği için alenen yalan söyleyip monarşinin meşruiyetine sığınarak, onu kurtaracağını ilan ederek meşruiyet sağlayabiliyor.

Türklük temel öge olduğu içindir ki Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli olan türklük tüm cumhuriyet dönemince kesintisiz yatırım yapılan yegâne alandır. Milli eğitim, milli kültür, milli fasulye etsetera etsetera tüm alanlarda cumhuriyetin en büyük yatırımı bu ideolojik alana yapılmıştır. Ortaasya'da kuruyan denizin kenarlarından başlayan tamamen uydurma türklük tarihi etrafında şekillenen kuruluş kabullerinin; devletin sahip olduğu onca ideolojik aygıta rağmen, insan aklına sığmayan, sığamayan saçmalığı karşısında yıkılacağı belli olunca türkislam ideolojisine evrilmesi muhteşem bir başarıdır. Türklüğün islamla soslanarak sabit kalması üzerinden tahkimine devam edilmesi, yazdığı/yazdırdığı tarih kitaplarındaki tüm tumturaklı küçümser ifadelere rağmen, osmanlının tarihinden dahi ekmek devşirilmesi belki Atatürk'ü üzerdi ama bu cumhuriyetin devamı için türklük zorunludur ve türklüğün devam edebilmesi için de onu islamla ambalajlamak gerekmiştir.

Bu zihni tahakküm öylesine sinsi ve ustaca bir kapsamadır ki cumhuriyetin zihni sınırları dışına çıkamayan, yani bu paltodan çıkan bütün siyasi akımların tüm janjanlı iddialarının son kertede akim kalması ve bizatihi kendilerinin bu cumhuriyetin bendelerine dönüşmelerinin nedeni de budur.  

Buna ilk yatırım yapan elbette cumhuriyet idaresi değildir. İmparatorluğun girdiği meşruiyet krizi nedeniyle meşruiyet devşirebileceği her çiçekten  can havliyle bal toplamaya uğraşan -bazen islamcı, bazen söğüt türkmencisi, bazen modernleşmeci- Ulu Hünkar Abdülhamid Han'dır. Ama ölmez bir eser haline getirmek cumhuriyet idaresine nasip olmuştur.

Üzerinden bu ideolojik palto alınmış bir Türkiye Cumhuriyetinin ilk başta cumhuriyetin sahibi ilan edilmiş türklerden yönelecek meşruiyet sorgulamalarına dayanması mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti asgari bir burjuva cumhuriyeti dahi olmadığı için türklük olmaksızın ideolojik meşruiyetini sağlayamaz. Neyle sağlayacak? Canı istediğinde kendi vatandaşını döven-öldüren polisiyle mi, sadece ve sadece kamu kaynaklarıyla kendilerine bağlı sermaye yaratmaya dayalı serbest bile olmayan piyasa ekonomisiyle mi?

Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı türklük sırf kürtlerin asimile edilmesi için değildir. Ondan daha da önemlisi türklerin nezdinde siyasi meşruiyetini sağlamak içindir. Türklük dediğimiz ve kurucu kadronun elleriyle varedip büyük bir milli eğitim başarısı olarak çoğunluğun değeri haline getirdiği ideolojik payanda tebânın iktidara itaat etmesine temel payanda olduğu içindir ki kim iktidara sahip olursa olsun kısa sürede bu payanda olmadan cumhuriyetin varolamayacağını anlar ve odasını Atatürk portreleriyle doldurup şeytanı kandırmaya/ikna etmeye girişir.

Cumhuriyetin varettiği türkçülük bildiğimiz ideolojik manada türkçülük değildir. Vazife türkçülüğüdür. O kadar amaca yönelik, o kadar kör gözüme parmağımdır ki, sınırları tahakküm edilmesi hedeflenen topraklar/misakı milli ile çizilmiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin kullandığı türklük ideolojisi bildik anlamda bir ulusculuk ideolojisi değildir. Türkçülükle alakasız bir şekilde muktedirlerin hakim oldukları topraklarda iktidarlarını meşrulaştıracak bir ideolojik tutamaktır sadece. Hititlerin, Sümerlerin, Friglerin şunun bunun türklüğü üzerinden sahte bir ırkçılık yürütülür, paralara bozkurt resmi basılırken halen varolan türk topluluklarına yönelik hiçbir faaliyet yürütülmemesi, manyak mısınız ya ne yapıyorsunuz siz diyen Zeki Velidi Toganların kovulması bundandır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin türkçülüğü sadece ve sadece tahakküm cumhuriyetinin sınırları içinde ihtiyaç duyduğu meşruiyetin temini içindir. O yüzdendir ki İsmet Paşa azeri kaçgunları sınırdan ruslara geri verir, o yüzdendir ki aynı dili konuşan ve ideolojinin doğal olarak ilgilenmesi gereken soydaşlar yok hükmünde sayılır. Bizatihi imparatorluğun bakıyyesi olan balkanlılar bile yaşadıkları yerde türk olarak önem taşımaz cumhuriyetin sahiplerinin türklük anlayışında. Türklük bilincine ulaşamayan birilerine karşı nüfus fazlalığı sağlamak için misakı milli dahiline göç ettirileceklerinde cumhuriyetin gözünde soydaşlaşır, kutsanırlar.

Cumhuriyetin tüm tarihi boyunca sınırdışındaki türklerle ilgilenmemesi reklam ettiği üzere barışseverliğinden değil türkçülük anlayışının sırf kendi iktidarının meşruiyeti ile sınırlı tutulmuş tanımındandır. Bu tanımdan dolayı sınırdışındaki türklerin durumu türk milletinin emsal kabul etmez yüceliğine dair nutuklar atılırken akla gelmezken sınır içindeki kürtlere türkleştirmek için yapılmayan kalmaz. Kürt salt varlığıyla, bu imal edilmiş sahte türk cennetindeki şeytandır. 

Kürtçe eğitim sadece şeytana uymak değildir. Aynı zamanda uyduruk bir türkçülük üzerinden sağlanmış cumhuriyet meşruiyeti ve o meşruiyet sayesinde gönüllerince hüküm süren türk olmayan muktedirler için, İsrafil'in Sur'unun ötmesi, matrixteki kırmızı hapın bizzat türklere suppozituar olarak tatbiki demektir. 

Tarihçiler Osmanlı İmparatorluğunda devşirme müessesesinin gerileme devrinde sona erdiğinde müttefiktir. Bu, devşirme müessesesinin salt hıristiyanların devşirildiği bir müessese olarak görülmesinden kaynaklanan bir yanılsama. Devşirme müessesesi sadece dinsel bir dönüşüm müessesesi değildir aynı zamanda ebed müddet devletin, müesses nizamın topluma yabancılaştırılmış insangücü temin kaynağıdır. Cumhuriyet bu müesseseyi ihtiyacı olan kadroyu sıradan halkın çocuğunu alıp ona yabancılaştırarak idareci üreterek tam gaz devam ettirmiştir. Cumhuriyetin muhteşem bir devşirme kuvveti vardır ve bu kuvvetin macunu da türklüktür.

Ancak burjuva cumhuriyeti olma iddiasındaki hiçbir ülke maddi zemine oturmayan hissi menkıbelere dayalı uzlaşmalarla sakince yoluna devam edemez. İşte Türkiye Cumhuriyeti rızaya dayalı asgari bir maddi meşruiyet üretemediği ve türklük üzerinden üretilen kıyamet senaryolarına dayalı tahakküm cumhuriyeti olarak kaldığı içindir ki çürüktür. Bundan dolayı her on senede bir restorasyon sürecine girer. Kayan maddi zemin bol bol manevi ambalajlarla/türklük reklamlarıyla tekrar ayarlanır.

Geçmişten bu yana bu restorasyon süreçleri asker eliyle görülürdü. Ve her ne hikmetse restoratörlerin aşındığını vurguladıkları ilk şey hep "Atatürk Milliyetçiliği" olurdu. Ancak bu garabet tanımında içkin saçmalık nedeniyle ne kadar istense de restorasyon tutmaz ve on sene sonra tekrar bir restorasyon gerekirdi. Şimdiye dek bu restorasyonları askerin yapması sadece askerin restorasyon yapabileceğini göstermez. İşte yeni restoratör baştan ayağa sivil ama şeytan hâlâ aynı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin -ister asker olsunlar, isterse sivil- islamla soslanmış türklük meşruiyeti olmaksızın cumhuriyetin dağılmadan devamını sağlayacak hiçbir meşruiyet mekanizmaları yok.

Koskoca bir cumhuriyetin cumhurunu sonsuz sayıda kıyamet senaryosu ile korkutarak ki, sürekli korkutmaya ihtiyaç duyması nasıl da kutsal dinimizi andırıyor, türklük temelinde varettiği cennetimiz o kadar sağlam ki ez dı hez dıkım bile atom bombası tesiri yapabiliyor.

Hani Erkan Can, Gemide filminde der ya "bir memleket gibidir gemi" ve The Legend of 1900 filmindeki 1900 gibi hoşumuza gider dışardaki dünyanın belirsizliğine tezat gemide her şeyin yerinin belirliliği. Ama sen o gemiden çıkmak istemesen de, ne kadar restore edersen et, gün gelir kullanma ömrü biter.









14 Eylül 2012 Cuma

Tuzak


Her seferinde olageldiği üzere müslümanlar yine peygamberimize hakaret edildi nidaları arasında ellerinde yabaları saygısızlıktan sorumlu gördükleri ülkelerin temsilciliklerine saldırıya geçtiler. Ve saldırıya geçenlerin haricindekilerden kendilerine müslümanların akil önderi pozunu verenler yine tuzak, tuzak, tuzak diye bağırmaya başladılar. Özne bölümü amerikan evanjelist yahudi mason siyonist opus dei hıristiyan ve benzeri sıfatlarla döşenmiş bir tuzak kurdu cümlesi daha. 

mash adında güzel bir savaş filmi vardır. Kore savaşında görevli bir mobile army surgical hospital, yani seyyar ordu ameliyathanesi , üzerinden savaş halleri ile taşak geçer. Çok beğenilince devamında çekilen dizisinin 1983'de yayınlanan final bölümü abd televizyonlarının rating rekorunu kırmış. Rahmetli cine5 ilk kurulduğunda bu dizinin yayınlarını motorize askeri seksüel hastane diye türkçeleştirerek reklam ederdi.

MASH üç kafadar cerrah subayın savaşla taşak geçmesi üzerinden döner. Bu üç kafadardan birisi de "Tuzakçı" Trapper John McIntyre'dır. John'un trapper-tuzakçı takma adını alma nedeni bir gün boston-maine treninde giderken kafalayıp tren tuvaletinde sevişmeye başladıkları kızın iş üstünde yakalandıklarında, o zamanlar bu suç teşkil etiği için herhalde, "beni tuzağa düşürdü" diye bağırarak suçtan yırtmaya çalışmasıdır.

Müslümanlar da ne zaman ellerinde silahlar, isnat ettikleri suçla alakası olmayan -olayın suç olup olmadığını bir yana koyuyoruz- insanları katlederken yakalanırlarsa, tıpkı tren tuvaletinde sikişirken yakalanan hanım kızımız gibi bas bas bağırmaya başlıyorlar: bize tuzak kurdular, bize tuzak kurdular.



26 Ağustos 2012 Pazar

Foucault'nun Sarkacı


Fuko'nun Sarkacı basit bir deneydir. Bir sözelci kapasitesiyle ifade etmek gerekirse aslında hep aynı istikamette salınımda bulunan bir sarkaç eğer gerçekten de dünya kendi ekseni etrafında dönüyorsa yerde farklı istikamelerde hareket ediyormuş gibi izler bırakır. Bu basit deneyi; ilk kez, sarkacın hala asılı bulunduğu, Pantheon'da izleyenler dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünü de izlemiş oldular.

Sarkaç aynı yönde salınımda bulunduğu sürece değdiği kumun üzerinde çizdiği farklı rotalar sarkacın yönünün değiştiğini değil dünyanın kendi ekseninde döndüğünü gösterir sadece.

2003-2004 yıllarında yetersiz zekalarıyla balbaylarla birlikte darbe planlayan mayasıl çeneli kifayetsiz muhterisler yıllardır içeride, yargılanıyorlar. 28 Şubat 1997'de mevcut iktidara galiz küfürler ve hakaretler yağdıran postmodern darbeciler tutuklu halde yargılanmayı bekliyor. Hatta göstermelik de olsa 12 Eylül darbecileri bile yargılanmaya başladı. Askerin on yılda bir rot balans ayarı yaptığı bir ülke için müthiş ve muhteşem değişimler bunlar. Darbe vatan kurtarma misyonundan çıkıp tevessül eden insanların senelerce süründürüldüğü belki de mahkum olacakları bir suç haline geldi. Mi?

Geldiyse niye bunun keyfini süremiyoruz. Neden askeri vesayetin yıkılışını kutlamak yerine her gün hesapta askeri vesayeti yıkanların 28 şubat haberciliğinden kopyalanmış kişilik infazlarıyla zekamıza hakaret etmelerini seyrediyoruz, ellerindeki delillere güvenmeyenlerin uydurma delillerini gerçek gibi sunma zavallılığına gülüyoruz. Solculara yönelik eski zamanlardaki yargısız infazlar yerine abdülhamit tarzı öldürmeyen ama süründüren tutuklu yargılamaların ardından sızan eski düzen kokusu niye tütüyor burunlarımızda, niye kulaklarımızda aynı askeri vesayet zamanının hakaretleri çınlıyor başbakan aksanıyla.

Fuko'nun Sarkacı hala aynı yönde salınıyor da dünya kendi ekseni etrafında döndüğü için farklı yönlerde salınıyormuş gibi göründüğü için mi acaba? Sarkacın yönü değişmezken sadece dünyanın dönüşü nedeniyle eskiden farklı bir yerleri çizdiği için mi?

Başbakanının alenen belirli bir politik hareketin, meşhur ve malum cemaatin elinde infaz aletine dönüştüğünü beyan ettiği mahkemelerde yargılananlar ve onların destekcileri bunun cidden askeri darbe yargılaması olduğunu mu düşünecek yoksa kendileriyle aynı yönde salınımda bulunan ama dünya döndüğü için onların tersine güce sahip olanların gadri olarak mı görecek?

Askeri okullarda öğrenci olsanız seneler boyunca zihninize ders programları yoluyla işlenen darbe yoluyla vatan kurtarma misyonunun sakatlığını mı görürsünüz bu yargılamalarda yoksa gün gelir devran döner atasözündeki gibi sarkacın aynı yönde salınımda bulunmaya devam ettiğini sadece dünyanın dönüşü nedeniyle geçici bir mağlubiyete uğradığınızı mı?

Bazıları artık askeri darbe olamayacağını söylüyorlar. Oysa aynı yöntemler kullanıldığı sürece, sarkaç aynı yönde salınmaya devam ettiği sürece, yerde gördüğümüz farklı istikametlere doğru giden çizgiler zamana bağlı geçici farklılıklar sadece.

Bir kurumu güçlü yapan kişilere bağlı olmamasıdır. Yani Erdoğan'ın sadece ölme ihtimalinin bile tellioğlu-seferoğlu hamam kavgasına sebep olduğu akepenin tersine ordu kişilerle kaim değildir. Zaten o sayede her seferinde bir hacıyatmaz gibi doğrulur eğildiği yerden. Bir kurumun zihniyetini değiştirmek yerine onunla aynı zihniyete sahip olarak birebir aynısı iç ve dış mihraklar edebiyatıyla hacıyatmazı emrinize eğdiğinizi zannetseniz bile, bu emredici otoritenin gücüyle sınırlı kalacak ve bu otorite kişilere bağlı olması nedeniyle vakti gelip kişinin ömrüyle birlikte çözüldüğünde hacıyatmazın tekrar yukarıya doğru yükselmesini engelleyecek kurumsal bir çerçeve olmayacaktır.

Çünkü sarkaç hala aynı yönde salınıyor görülen yön farklılığı sarkaçtan değil dünyanın dönüşünden. Ve her gün tekrar tekrar şahit olduğumuz üzere eğer sarkacın istikameti değişmezse yine aynı yerleri çizmesini engelleyecek bir şey yok. Sarkacın salındığı istikameti değiştirme fırsatını ele geçirenler bunu sarkaca değil çizgilere bak tarzı bir cambaz oyunuyla harcıyorlar. Hem de insanın ölümlüğü tüm inançlarının temeliyken kendilerini ölümsüz var sayıp Pantheon'da hala salınan şeyin onu izleyenler değil sarkacın kendisi olduğunu bilmezden gelerek.


18 Mayıs 2012 Cuma

İdris Naim Şahin'in Çiğnenen Onuru

İdris Naim Şahin; dış politika vizyonunu Komşularla Sıfır Sorun diye deklare edip iflas halindeki Yunanistan ve bir dolarımıza muhtaç Gürcistan hariç tüm komşularla gizli veya açık kavga halinde olan bir dış politika inşa eden Dışişleri Bakanından daha mı başarısız? İdris Naim Şahin, tivıtırdan kıssadan hisse yoluyla insanları irşad eden Su Bakanından daha mı absürd? İdris Naim Şahin'in sözleri, ülkenin refaha kavuşması için ciddi ciddi 19.yy ingilteresinin oliver twistvari çalışma koşullarının reenkarnasyonunu öneren Enerji Bakanınınkilerden daha mı acımasız? İdris Naim Şahin'in günahı ne? Ötekilerden farkı ne?


Düşündüğümde İdris Naim Şahin'in kolayca yüze takılabilen bir maske olması haricinde onu diğerlerinden daha kötü veya daha berbat kılan bir özelliğini göremiyorum. Bir ülkenin kaderine hükmeden insandan ki, her konuşmasında sağa sola atarlanan, bağıran çağıran, öfke krizlerine giren bir liseli ergen düşün ve sonra onun tüm bu söylediklerini yapabilme gücüne sahip olduğunu hayal et, duyduğumuz korku arttıkça daha da sıkı çekiyoruz yüzümüze o maskeyi. Ya böyle yapacağız ya da gerçekle yüzleşeceğiz. Oysa gerçekle yüzleşecek cesaretimiz yok, insanız kardeşim korkuyoruz en doğal olanından.


O yüzdendir ki RTE her geçen gün bir merhale daha ilerledikçe eylemlerinde, biz de biraz daha öfkeleniyoruz İdris Naim Şahin'e. RTE'nin aslında ne olduğunu kabul etmek istemedikçe, adamlarından üstünde konsensüs sağlanmış birine daha da bileniyoruz.


Caligula roma düzeninin temel taşı olan senatörlerin karılarını kerhaneye sermaye yaptıkça, önceki imparatorların zafer farfaralarıyla alay edercesine denizler tanrısı Neptün'e savaş ilan edip ordusuna dalgaları kılıçlatıp sonunda da kendini muzaffer ilan ettikçe, önce oh eski köhne düzen yıkılıyor sananlar gibiyiz. Yavaş yavaş köhne düzenin yıkılmasından ziyade kendini düzenle bir gören, sırf biricik kızına saygısızlık yaptılar diye devlet tiyatrolarını yok etmeyi kafasına koyan ve ilk fırsatta da yapan/yapabilen bir liderin - bağıran çağıran şehir tiyatrolarıydı ama o her zamanki kurnazlığıyla hemen devlet tiyatrolarını aldı hedefine- denetimsiz gücünün düzen haline geldiğini görüyoruz. Özgürlük dediğimiz şey onun dudaklarınca belirlenen iki çizginin arası sadece. Ve Caligulaların aslında düzenle ideolojik bir derdinin olmadığını, tarih boyunca gücünü kontrolde zorlanan yüzlerce liderden biri olduğunu anımsıyoruz. Gerisi o bildik çocuk masalı. Tek fark kralın giysilerinde değil sözlerinde hikmet bulma yarışı. Bir de İdris Naim Şahin'in gerçeği altına saklamak için çiğnenen onuru.


Bu arada becerilen işin büyüklüğünü yerli yerince tartarsan eğer;


Hakan Şükür'ü milletvekili seçtiren RTE > Atını senatör seçtiren Caligula



3 Mayıs 2012 Perşembe

Takiye

Herhalde son 25 yıldır, yani ciddi bir güç arzetmelerinden bu yana islamcı veya islami eğilimli politikacılara; cemaat, hareket veya parti ayrımı yapmadan yönelttiğimiz standart suçlama bu. Malum bu da islamofaşizm gibi abdli yetkililerce bize öğretilmiş bir kavramdır. Ufuk Güldemir vakti zamanında Cumhuriyet Gazetesi'nin Washington muhabiri olarak bir abd yetkilisi ile hasbıhal ederken, sonradan götünü yalaya yalaya bir hal olacağı Turgut Özal için bildik cumhuriyet gastesi irtica suçlamalarını yapar ve amerikalı da bir kağıda türkçe bu kelimeyi yazıp takiye yaptığını mı iddia ediyorsun der. Yani takiye kendi sorunumuzu ancak onların kavramsallaştırmasıyla izah etme zavallılığımızın bir diğer örneğidir. Takiye hepimizin bildiği gibi aslında gizli bir amaçları var ve saklıyorlar kalıbının tek kelime ile ifadesi demek.


Peki nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Daha doğrusu böyle bir şeyi yaptıklarından niye bu kadar korkuyoruz? Neden engelleyemeyeceğimizi düşünüyoruz? Acaba toplumsal izleğimizde farketmediğimiz başarılı bir takiye örneği mi var? Acaba adına cumhuriyet dediğimiz bu cumhur düşmanı rejimin kendisinin başlıbaşına bir takiye örneği olması mı bizi endişelendiren. Öyle ya takiyenin ne denli zarar verici olabileceğini bizatihi o takiyenin muzafferlerinden daha iyi kim bilebilir.


Tadımlık çerez: BMM'nin M.Kemal Paşa imzalı ilk beyannamesinden; "Cenabıhak ve Resulüekrem namına yemin ederiz ki Padişaha, Halifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir". Bu beyanname temelde halka; padişahı, halifeyi kurtarmayı amaçladıkların izah etmek amaçlı yazılmış klasik bir takiye örneğidir.


Ama takiye denildiğinde hiç kuşkusuz en meşhuru Samsun'a çıkış olayıdır. Kültürel meşrebinize göre bunu takiye olarak da isimlendirebilirsiniz, muazzam bir makyavelist başarı anıtı olarak da. Ne ad verirseniz verin eşine ender rastlanır bir kandırış ve kazanış öyküsüdür 19 Mayıs 1919 Samsun'a çıkış. Zira hem Vahdettin'i, hem Damat Ferid'i, hem Dahiliye Nazırı Mehmet Ali'yi, hem Harbiye Nazırını, hem de ingilizleri yani tekmili birden cümle ötekileri kandırış ve aldatış sonucu gerçekleşmiştir bu olay.


Mondros sonrası müttefiklerin niyetinin barış değil osmanlının defterini dürmek olduğunu anlayan kimi üst düzey askerler, en başta da harbiye nazırlığı ile genelkurmay başkanlığı arasında gidip gelen ve kasım 1918-nisan 1920 arası hizmetleri Atatürk kültü uğruna bugün dahi pek bilinmeyen Cevat Çobanlı Paşa, bir B planı düşünmeye başlarlar. Buna göre ülke üç ordu müfettişliğine - 1. Ordu Müfettişliği İstanbul, 2. Ordu Müfettişliği Konya (Eski Yıldırım Ordular Grubu bakiyesi), 9.Ordu Müfettişliği Erzurum- bölünecek ve eğer müttefikler uzlaşmaz tutumlarında direnmeye devam ederlerse barış anlaşması masasında eli güçlendirmek için direnişe hazırlanacaklardır.


Tam bu esnada ingilizlerin anadoluda devlet otoritesinin kurulmasını talep etmeleri tanrısal bir armağan olur bu projeyi fiile geçirebilmek için. Cevat Paşa ve Fevzi Çakmak hemen Damat Ferid Paşa'ya bu müfettişlik projesini satarlar. Dediklerine göre hükümetin otoritesini tanzim edecektir bu müfettişlikler. O da ingilizlere satar. Müfettişlikler Nisan ayı içinde başlayan hazırlıklar sonucunda 30 Nisan 1919'da kurulup 14 Ağustos 1919'da fesholur. Hepi topu üç buçuk ay yürürlükte kalmalarına rağmen türkiye tarihini belirlerler. 


Müfettişliklerin kurulma kararı ile birlikte başlarına kimin geçeceği sorunu ortaya çıkar. 1. Orduya Fevzi Çakmak kesin gibidir, 2. Orduya Mersinli Cemal olur. Ama en güçlü müfettişliğin, 9.Ordu Kıtaatı Müfettişliğinin, başına kim geçecektir? Askeri Erkan gizli planlara uygun olarak Mustafa Kemal'i ister. İster istemesine ama ikna edilmesi gereken pek çok şahıs mevcuttur. İşte Nisan ayı boyunca süren ve 30 Nisan 1919 Tarihli Atama İrade-i Seniyyesi ile başarıyla sonuçlandığı tescillenen Mustafa Kemal Atatürk'ün müfettişliğe atanma süreci takiye sanatının başyapıtıdır.


Öncelikle Mustafa Kemal background olarak tescilli bir Enver Paşa düşmanı olma avantajına sahiptir. Yani Vahdettin ve Damat Ferit çevresince olumlu yaklaşılacak bir komutandır ki genç komutanlar arasında ittihatçı karşıtı bulmanın hemen hemen imkansız olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Yine Mustafa Kemal eylemleriyle dahi bilinen bir alman düşmanıdır. Kendisi de alman düşmanı ingiliz dostu imajını parlatmak için daha kasım 1918'de gazetelere demeçler vermiş, hatta meşhur ingiliz ajanı rahip frew ile temasa geçmiştir. Cepte bunlar vardır var olmasına ama atamasını yapacak veya onaylayacak şahıslarca çok tanınan birisi değildir. Önce kendini tanıtmalı, sonra güvenlerini kazanmalıdır.


Ali Fuat Cebesoy ile Mustafa Kemal Atatürk kardeş kadar yakındırlar. Hatta o kadar yakındırlar ki Atatürk Ali Fuat'ın babası İsmail Fazıl Paşa'ya manevi babam demekte ve sık sık evlerine oğulları gibi gitmektedir. Damat Ferid Paşa kabinesinin İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, İsmail Fazıl Paşa'nın akrabasıdır. İlk olarak Mehmet Ali Bey'e çengel atılır. İsmail Fazıl, İçişleri Bakanı ile Mustafa Kemal'i Kuzguncuk'taki evinde bir akşam yemeğinde buluşturur. İçişleri Bakanının tek korkusu Atatürk'ün ittihatçı olmasıdır. O akşam yemeğinde Mustafa Kemal bu korkuyu sildiği gibi bakanı büyüler de. Tam bu esnada ingilizler karadeniz kıyılarındaki eşkıyalığın devamı halinde oraları da işgal edeceklerine dair bir ültimatom verirler. Erkan-ı Harbiye ordu müfettişliği tasarısını Damat Ferid'in gündemine ustaca iteklerken Mehmet Ali de kimi oraya müfettiş atamaları gerektiğini fısıldar: Mustafa Kemal.


Bir sonraki aşama Damat Ferid'in iknasıdır. Damat Ferid müstakbel müfettişle görüşmek üzere meşhur cercle d'orient'te bir öğle yemeği düzenler. Mehmet Ali Bey ve Cevat Paşa'nın da hazır bulunduğu bir yemekte tanışırlar ve Atatürk onu da kolayca kafalar. Damat Ferid adeti olduğu ingilizlere danışır ve ora da çok önceden bağlandığı için yanıt olumlu olur.


Mustafa Kemal sadece sivil kanattan yürüme ile yetinmez. Atamada söz sahibi olan askeri kanatın da ikna edilmesi gereklidir. Bu müfettişliği için hazırlanacak yetki talimatı açısından özellikle önemlidir. Mehmet Ali Bey vasıtasıyla kısa sürede Bahriye Nazırı Avni Paşa ile dost olur. Çünkü Avni Paşa esas hedefi olan Harbiye Nazırı Şakir Paşa'nın damadıdır. Damadı kafalayarak Şakir Paşa'nın güvenini kazanır. Böylece hem Mehmet Ali Bey'in, hem de Avni Paşa ile Şakir Paşa'nın ısrarları sonucunda Damat Ferid Atatürk'ün 9. Ordu Kıtaatı Müfettişliğine atanmasına dair irade-i seniyye'yi hazırlayarak saraya gönderir. Vahdettin de daha önceden ittihatçı düşmanı ve tahta sadık bir padişah yaveri olarak bildiği bu tuğgeneralin atamasını 30 Nisan 1919'da onaylar, atama gerçekleşir.


Kendisini müfettişlik alanındaki salt askeri erkan değil sivil idari erkan üzerinde yetkili kılan talimatname yine Şakir Paşa tarafından, aslında O'nun ustaca yönlendirmeleriyle, hazırlanır ve Bakanlar Kurulunda uygun görülür çünkü bizzat Mehmet Ali Bey İçişleri Bakanı olarak bu yetkileri uygun görmektedir. Mehmet Ali yıllar sonra kaçtığı paris'ten ona tahsis ettiği ödenek makbuzunu sallayıp ben hain değilim diye boş yere feryadı figan edecektir.


Mustafa Kemal Paşa'ya verilen yetkiler diğer müfettişlere verilenlerden çok daha geniştir. Ve bunun en büyük amili onun en başarılı bir şekilde kendini olduğundan farklı olarak sunma, gizli düşüncelerini saklayabilme becerisidir. 2.Ordu müfettişi O'nun yetkileri kendisinden daha çok olduğu için küser ve merkeze telgrafla niye diye sorar. Gelen yanıt ama o Vahdettin'in çok yakını olur. Vahdettin safı ona sonsuz kredi açabileceğini sandığı için o meşhur görüşmelerinde paşa paşa devleti sen kurtaracaksın der, o devleti karşısındaki kişinin onsuz düşündüğünü bir saniye olsun aklına getirmeden. Hal böyle olunca cumhuriyetin üzerine inşa edildiği ve her defasında büyük bir zeka eseri olmakla övülen bu takiyeden cumhuriyetin sahiplerinin ölümüne korkması da normal geliyor. 


İttihatçı triumviradan Cemal Paşa'nın, triumvira içerisinde Atatürk'ün en yakın sayıldı kişidir, sevdiği bir latince deyiş varmış: Similia similibus currente. Benzer benzeri tedavi eder gibi bir anlama geliyormuş. Kemalist cumhuriyetin takiye obsesyonu biraz da bir takiye üzerine inşa edilen kendisinin benzeri bir takiye ile yıkılacağına inanmasından galiba.