3 Ekim 2011 Pazartesi

Türklerin Ecnebilerle Evlenmesi Doğru Mudur?

İkinci Dünya Savaşında Türkiye konulu incelemelerde sıra basına geldiğinde yapılan analizler oldum olası nazi yanlısı veya karşıtı olmak üzerinden biçimlenir. Naziler otomatikman kötü olarak mimli olduğundan dolayı sanki savaşan tarafların propaganda aracı olmak değil, nazi propaganda aracı olmak kötüdür. Hep alman propaganda teşkilatına vurgu yapılır da müttefik propaganda teşkilatı pas geçilir. Savaşı müttefikler kazandığından, biz onlarla müttefik olduğumuzdan ve artık günümüzde nazi-faşist devletler meydanda kalmadığından bu yönde bir zihni koşullanma aslında doğal.

Ama koşullanma bununla sınırlı kalmaz. Çok sonradan yazılan bu kitaplarda veya incelemelerde konunun devamında biz o günleri görmemişlerin zihninde sanki sadece nazi yanlısı olan faşist veya ırkçıymış gibi bir koşullanma devreye girer. Çünkü yazan kişi işin kolayına kaçar; alman yanlısı olan faşisttir, turancıdır, ırkçıdır mantıken. Sonuçta sabah akşam ingiliz demokrasisine övgü yağdıran, totaliter diktatörlüklere öfke kusan bir gastenin ırkçı olacak hali yok ya.

Bu yöntemle genellikle Tasviri Efkar veya Cumhuriyet gibi gasteler günah keçisi seçilerek diğerleri, ama isteyerek ama istemeyerek, aklanmış olur. Bir ülkenin tamamının aynı rezillik yağmurunda ıslandığını inkâr etmenin yolu da böyle bir ayrımı mantıklı kılmaktır zaten. Bu şekil bir alman yanlısı-alman yanlısı değil ayrımının genele teşmil edilmesi bunu sağlar. Zira bu basın, alman yanlısı olanıyla-olmayanıyla sonradan çok partili demokrasiyi de omuzlayan basındır. Aksine bir durum, yani  ırkçılığın alman yanlısı basınla sınırlanıp onun teşhiri ve lanetlenmesinin yapılmaması, bizi hesaplaşmamız hasebiyle halen devam eden bir üçüncü rayh olduğumuz paradoksuna sürükleyecektir çünkü.

Gerek basın, gerekse halk, herhangi bir özeleştiri gereksinmesi duymadan, bir kaç günah keçisi seçerek bunları nazilerle ilişkili kılıp kendilerini demokrasi saflarının destekçisi sayar ve kendileri ile yüzleşmeden yola devam eder. İster sağcı olalım isterse solcu, hepimizin zihnini kuşatan ve türk kimliğinde tekrar tekrar üretilen ırkçılığın hala ayakta kalma nedeni bu sayede onun asla tam olarak yenilgiye uğramamasıdır.

Tek Parti iktidarının totaliter doğasından yola çıkıp onu nazizm ile benzerleştirerek, o iktidarın İngiltere ile demokrasi güçleri ile müttefik olduğunu, tüm kalbiyle bir anglo-amerikan zaferi -ama sovyet değil- istediğini saklamak ve bu sayede tek parti defteri kapandığında o tip ırkçılığın da sonlandığını zihnimize nakşetmek bizim en büyük mucizelerimizden biridir. Zihnimizdeki Dachau Kampımızı bize gösterip memnun musunuz eserinizden diyen bir abd ordusu olmadığı için o kampı asla kapatamadık.

Burada hepimize hükmeden ırkçılığın tek parti ile yahut hep benimsetilmek istendiği üzere savaşta alman yanlısı olmakla ilişkisi olmadığını göstermek üzere başvurulabilecek en kesin yöntem dönemin basınıdır. Zira sonradan anılara o anki koşullara uygun olarak bin bir türlü rötuş çekilse bile basılı materyal değiştirilemez. O yüzden bizatihi o dönemin gastelerinden yola çıkarak hem ingiliz yanlısı hem de en az Hitler kadar ırkçı oluşumuzu ve bunun alman yahut ingiliz yanlısı olmanın ötesinde bir hal, içselleştirilip normalleştirilmiş bir durum olduğunu göstermek mümkün. Gastemiz Yeni Sabah olsun. Yeni Sabah, meşhur Hüseyin Cahit Yalçın'ın başyazar olduğu bir gaste ve savaşta ingiliz yanlısı bir tutum almış. Yanlısı derken ifrat derecesinde bir yanlılık bu. Adeta İngiliz parası ile çıkan bir propaganda bülteni gibi gaste. Sadece haberlerin ingiliz perspektifi ile sunulması filan değil alenen yalan haberler yoluyla yayın var. Örneğin almanlar inkâr edilemez bir zafer mi kazanmış? Küçük harflerle başlığa o yazılırken haberin devamında aslında ingilizlerin zafer kazandığına dair yalan ve uydurma bir başka haber metni var.

Bu gaste sadece ingilizleri savunmuyor aynı zamanda sürekli olarak diktatörlüklere karşı demokrasi güçleri vurgusunu da yapıyor. Tiranlığın insanın özgürlüğünü yenemeyeceğini filan yazıyor durmaksızın. Hem de kendi ülkesi apaçık bir diktatörlükle idare edilmesine rağmen yapıyor bunu. Hadi bu mantık hatasını pas geçelim ama bu demokrasi güçlerinin zaferine duacı gastemizin BÜYÜK ANKETİMİZ dediği bir anket var ki adı bile derdimizi anlatmaya yeter:

Türklerin Ecnebilerle Evlenmesi Doğru Mudur?

Burada Türkten kasıtın ırken türk olmak olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı? Merak buyurmayın anketör ve yanıtçılar türklüğü islam olmakla kaynaştırarak bu şekil bir yanlış anlamayı engelliyorlar zaten. Gün gün toplumuzun önde gelenlerine sorulmuş bu soru. Gazete bir yandan Alman Irkçılığına karşı batı demokrasilerinin kazanacağına dair yıkılmaz ümidini ifade ediyor başsayfadan, bir yandan da aynı başsayfada çok mühim anketlerine gelen yanıtları müjdeliyor okuruna. Müjde çünkü hiç çıkıntılık yapan yok. Herkes bunun nasıl bir muzıriyet olduğuna kani.

İlgili günkü gaste linkleri aşağıda. Başsayfada ingiliz-fransız tarafının desteklenmesine temel teşkil eden argümanlarla hemen onların altında bu anketin sunumundaki vurgular ve o zamanki toplumumuzun önde gelenlerinin verdiği yanıtlar göz yaşartıyor.

1 Mayıs 1940

Avukat İrfan Emin Kösemihaloğlu: Bir Türk kadının ecnebiyle evlenmesi vatana hiyanettir. (Kösemihal’in osmanlı tarihinde rumken dönerek islam olmaklığı ile anlatıldığı hatırlanırsa en komik bu beyin söyledikleri oluyor)

2 Mayıs 1940

Muharrir Semih Mümtaz S: Kendinden olmayan bir kadını tercih eden Türkün, Türklük hakkındaki telakkisi ve imanı zayıftır.

3 Mayıs 1940

Avukat Ethem Ruhi Balkan: Kızlarını Türk camiasından çıkarıp başka millete maleden analara ve babalara artık Türk oldukları iddia etmek hakkını dahi vermem.

4 Mayıs 1940

Prof. Dr. Fahreddin Kerim Gökay: Evlenme işlerinde asıl ve nesep kadar milli köke ve milli bağa çok bağlı kalmanın saadette esas teşkil edeceğini düşünenlerdenim.

5 Mayıs 1940

Avukat İsmail İsa: Bence bir millet camiası içindeki izdivaçların en fenası, Türk kadının ecnebi ile evlenmesidir.

6 Mayıs 1940

Prof. Mustafa Şekip Tunç: Kaynaşmamış ruhların arasında büyüyen çocuklar şaşkın olmak tehlikesine maruz olabilir.

7 Mayıs 1940

Garp Edebiyatı Metinler Şerhi Profesörü Necip Fazıl Kısakürek: Milliyet kadrosuyla çerçeveli bir cemiyette, ferdlerin, mantıki ve tabii tekevvün dışında bir tekevvün araması feci bir çözülüş doğurur.

1926 yılında hukuk devrimini yapıp medeni kanunu yani gavurun civil code dediği uygarlık abidesini kabul ettiğimizdeki bir gaste haberi geliyor aklıma. “Bir Türk’le evlenen ecnebiler, türk eşi öldüğünde mirastan faydalanamayacak. Bu hükmün türk tebası gayrimüslimleri kapsayıp kapsamadığı Ankara’ya soruldu.”

3 yorum:

Delenn dedi ki...

Bir süre önce Birikim'de Sabiha Sertel'in bazı grupların gerektiğinde kısırlaştırılabileceğini söyleyen bir yazısı olduğunu okumuştum. (Meraklısı varsa Birikim'deki yazının tamamı şurada http://www.ata.boun.edu.tr/Faculty/Asim%20Karaomerlioglu/Karaomerlioglu,%20Asim_Darwin%20ve%20Sosyal%20Bilimler.pdf) Çok şaşırmıştım o zaman. Böyle bir şey benim kafamdaki Sabiha Sertel imajıyla taban tabana zıttı. Herhalde sen benim gibilerden kat kat fazla şey okuduğun için artık kolay kolay şaşırmıyorsundur :) Neyse senin yazını okuyunca o aklıma geldi ve google sayesinde o yazı hakkında bir şeyler bulmayı başardım.

“Dimağen hasta” olmak Sabiha Zekeriya Sertel’in çok üzerinde durduğu ve öjenist diyebileceğimiz bir zihniyetle ele aldığı bir meseledir. İsviçre’de akıl ve frengi hastalarını üreme kabiliyetinden yoksun bırakacak tıbbî müdahaleye onay veren kanunun çıkması haberi üzerine Sabiha Zekeriya Sertel, bu durumun insan hak ve hürriyetine karsı görünmekle birlikte aslında cemiyet hayatı için gerekli gördüğüne dair bir yazı kaleme almıştır. Dönemin önemli gazetecilerinden Necmettin Sadak’ın bu kanunu insan hürriyetine bir tecavüz olarak nitelendirmesine karsı yazar, insanların hürriyetlerini cemiyetin genel menfaatiyle sınırlamakta ve insanların hürriyetine tecavüz edildiğinde gösterilen tepkiyi, bu hürriyetin kullanılmasının cemiyette yol açtığı sorunlar karşısında da, daha kuvvetli bir biçimde, göstermek gerektiğini savunmaktadır. Yazara göre, frengi hastalığı yedi nesle kadar zarar veren, bu yüzden bir ferdin hürriyet ve sağlığını değil, birçok nesillerin hürriyet ve sağlığını etkileyen bir hastalıktır. Buhastalığın sebep olduğu zararlar şu şekilde ele alınmıştır:

“(g)özleri bozuk, bacakları sakat yavrular, isteri müptelaları, hayırsızlar, katiller hep bu afetin irsî bir surette cemiyete hediye ettiği kurbanlardır.

Sağlam ve zinde nesilleri çürüğe çıkaran bu afet karşısında ferdin hürriyetinden evvel, cemiyetin sıhhat ve selameti vardır. Umumî bir harp seferberliğinde nasıl “fert yok, millet var” diyorsak, bütün bir cemiyeti tehdit eden bir afet karşısında da aynı cümleyi tekrar etmeliyiz.”277

Ferdi cemiyet içinde anlamı olan bir varlık olarak gören Sabiha Zekeriya Sertel, cemiyetin genel menfaati için ferdin kişisel özgürlüklerinden feragat etmesi gerektiğini şu sözlerle belirtmektedir: “Zaten fert içtimaî fert olmadıkça, mevcut nizam-ı içtimaî içinde cemiyetin bünyesine göre bir şekil almadıkça fert olamıyor. Bir ferdin uluorta her hareketi nasıl cemiyetin kanunları, örfleri nizamları ile hudut altına alınmışsa, bu kendinden ziyade nesillerine zararı olan meselede biraz daha fedakârlık
yaparak hürriyetini vermesi, veya cemiyetin ondan bu hürriyeti alması, umumî menfaat namına şart olan bir şeydir.

Harp meydanında ölen askerin de hayatiyetini imha ediyoruz. Fakat hiçbir zaman bunu ferdin hürriyetine bir tecavüz telakki etmiyoruz, menfaat-i umumiye karşısında fert, ferdin menfaati hatta hayatı nasıl mevzu bahis olamazsa, bütün bir cemiyete müteaddit şekillerde zararlar îkâ eden bir ferdin de neslî hayatiyeti mevzu bahis olamaz.”278

Delenn dedi ki...

Yazının sonlarına doğru yazarın düşüncelerinin faşist bir boyut kazandığı söylenebilir. Yazar, İsviçre’deki kanunu o zamana kadar yapılan kanunların en medenisi olarak kabul etmekte ve toplum hayatında sorun çıkaran tüm insanları frengi hastalığına tutulmuş olmakla itham edip bu insanların soylarının devam etmesinin önlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Sabiha Zekeriya Sertel’in sosyalist, dolayısıyla insancıl olduğu düşünülen düşüncelerinden çok farklı düşüncelere işaret ettiği için şu
ifadeler çok önemlidir:

“Frengînin cemiyete bıraktığı fert, bulunduğu muhit içinde zehir saçan, nesilden nesile zehrini devam ettiren bir mikrop membaıdır. Sarî bir hastalık vukuunda, hastalığın sirayetini men’ için nasıl ferdin hürriyetini hiç düşünmeden tecrit etmek hatta icap ederse imha etmek hakkını cemiyet ve kanuna veriyorsak, frengîli ve mecnun unsurların neslî hayatiyetlerini de imha etmek hakkını cemiyete vermeliyiz.

Mektep dershanelerinde tetkikat yapan Amerika Ruhiyat doktorları hal-i sıhhatte görülen birçok çocukların dimağen birçok bozukluklara sahip olduklarını; dikkat, muhakeme, zeka gibi birçok hasselerin ırsî bir frengî yüzünden dumura uğradıklarını görmüşlerdir.

Hapishaneleri dolduran katiller üzerinde tetkikat yapan (Penelogy) cezaiyat alimleri katillerin dimağı bozukluklarında ekseriyetle mütevaris bir frengînin tahribatına şahit oldular.

Hayırsızlar üzerinde tetkikat yapan dimağ doktorları, bu adamların kafalarındaki tereddinin ırsî bir frengî ile olan alakalarını tespit etmişlerdir. Bütün bu tespitler frengînin cemiyet içerisinde, şiddetle tahribat icra eden bir afet olduğunu göstermiştir.

Cemiyetin ahlakî nizamı haricine çıkan, hapishaneleri, tımarhaneleri, fuhuşhaneleri dolduran milyonlarca bozuk, cemiyete faideden ziyade zarar veren insanlar hep frengînin cemiyete hediye ettiği muzır unsurlardır. Mikrobu membaında kurutmak için bu adamların tenasül hakkını ellerinden almak elbette cemiyetin hakkıdır.

Babalarının hürriyeti namına müstakbel nesillerin hayatiyetlerini, sıhhatlerini, cismanî ve dimağî tenemmüv ve inkişaf-ı kabiliyetlerini nez’ etmek elbette medenî bir cemiyetin ve kanunun hakkı değildir.

Binaenaleyh, İsviçre’de neşrolunan kanun, ferdin hürriyetine tecavüz eden, biraz vahşete yaklaşan bir kanun değil, şimdiye kadar neşrolunan kanunların en medenîsidir.”279

277 Sabiha Zekeriya, “Çocuk Yapmak Kanunen Men’ Edilebilir mi?”, Resimli Ay, No.57, Kasım 1928, s.1.
278 Ibid.
279 Ibid.

Bir de hazır yeri gelmişken şunu sorayım. ‘Zamanın şartları’ muhabbeti böyle düşünceler için hafifletici bir sebep midir senin gözünde?

ebedi olur dedi ki...

Hmm bu yazısından haberim yoktu. Demek vakti zamanında avrupayı kasıp kavuran ve nazilerde T4 Operasyonuna, diğer ülkelerde benzeri öjeni çalışmalarına dönüşen salgın ideolojide sınır tanımamış. Cumhuriyet tarihini gerçekten öğrenmenin kötü yanı tutunacak hiç dalının kalmaması herhalde :)

zamanın şartları, insanlar ancak ve ancak o şartlarda gösterdikleri sapmaya dair açıklamada bulunursa anlamlı olur diye düşünüyorum. sessizce salt bu bahane ile geçiştirilmesi zamanın şartlarından daha öte, o insanların hala o yaptıklarının doğru olduğunu düşündürür bana.