27 Ekim 2011 Perşembe

Sevişme İçin İmarcılıktan Ölü Sırtından Rantiyeciliğe

Aydınlı bir çiftçi çocuğu ki, Serbest Fırka macerası sırasında Ebedi Şef içindeki cevheri görmüş ve Ankara'ya mebus yapmış, niye kafayı takar İstanbul'a? Ne orada doğmuş büyümüş, ne de İstanbul ile Konkerır Mehmed amca gibi bir çeşit sapkın ilişkisi var. Belki biraz tarihe iz bırakma tutkusu, biraz ismini ölümsüzler arasına yazdırma arzusu. Biliyoruz var öyle fetihsiz bir ülkede büyük iskender olma sevdası. Her ne nedenle olursa olsun Adnan Menderes; ne 1204 haçlı seferi yağmalarının, ne 1453 fethinin veremediği zararı İstanbul'a verebilmiş bir imarcıdır. Gerçi Allah için bizans, islam diye ayırmadan saldırmıştır şehre. Meşhur dileği olan Beyazıt'tan bakınca Topkapı'yı görmeyi engelleyecek ne varsa yıktırmış, adları sonradan sahtekar türk sağının tekerlemesine dönüşen vatan, millet caddelerini açtırmış.

Daha da ilginç olan bu çalışmaları bizzat Başvekil Menderes'in idare etmesidir. Yani başkentte idare etmesi gereken bir hükümet olan adam işi gücü bırakmış, İstanbul'a taşınmıştır imar işlerini yönetmek için. Taşınmıştır çünkü aynı zamanda başzampara olan rahmetlinin gözdesi İstanbul'da ikamet etmektedir ve ey fuzuli bir âm uğruna düştün çöllere beyti ergenlik zamanlarımızın uydurması değil hayatın bir realitesidir. Ancak koskoca başvekilin bir hanım uğruna aylarca İstanbul'da sürtmesi resmi açıklamalara uymayacağı için kalışının bahanesi İstanbul'un imarı olur. Menderes aşkı ile hazzın doruklarına daha fazla ulaşmak istiyorsa el mecbur imar faaliyeti devam etmek zorundadır. Şayirlerin elinde nice kez zarif bir orospuya benzetilen İstanbul her yaşlanan orospunun kaderine düçar olur ve mamalığa tenzil-i terfi eder. İstanbul'un imarı da garsoniyerin örtüsü olur.

Sayın Başbakan daha Van Depreminde ölenlerin cesetleri gömülmeden televizyonlarda bu felaketten devşireceği rantı ilan etti bile. Yeni bir imar kampanyası başlayacak. Başbakanımız gram duygu içermeyen soğukkanlı bir ses tonu ile yaklaşık şunları söyledi:

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/19094331.asp

İlk etapta insanın ayakta alkışlayası geliyor konuşmayı. Öyle ya kaçak yapılara, gecekondulara aman verilmeyecek, üstüne devletimiz bu asalakları dahi mağdur etmeyecek ve depremde can kayıpları önlenecek. Daha ne olsun, daha ne olsun münafıklar, daha ne yapsın civan gibi delikanlı sizler için.

Oysa bir an durup düşündüğünüzde birden bire sorular hücum etmeye başlıyor zihninize:

1- Böyle bir depremde en çok can kaybının her şeyi ile legal ama dayanıksız yüksek katlı binalarda olduğu/olacağı kanıtlanmış bir gerçekken başbakan niye sürekli gecekondulara veya kaçak binalara vurgu yapıyor?

2- Başbakanın bahsettiği enkaz bedeli ne demek? Kim belirleyecek?

3- Başbakanın yapılacağını muştuladığı yeni binaların fiyatı ne olacak? Kim belirleyecek?

4- Eeee zaten tapusuz gecekondular için enkaz bedeli varken ve kullanılıyorken, bir sürü yasayla ve meclis desteğiyle donanmış bir başbakan nasıl bir şey planlıyor olabilir ki hiç yapmadığı şekilde iktidarı dahi kaybetmekten dem vurup duygu sömürüsüne girişir yeni yetkiler ve yasalar için?

Bence ilk soru başbakanın açık yüreklice söylenen süsü verilmiş beyanatında bize çaktırmadan eksik bilgi vermesine en büyük delil. Zira telaffuz edilene saklanan telaffuz edilmeyen, bu ülke tarihindeki en büyük servet transferlerinden birinin, hem de kaybedenlerin onayı ile gerçekleştirilme arzusunun dışavurumu.

Evet biz istanbullular biliyoruz ki esas tehlike gecekondular değil, esas tehlike vakti zamanında yerel yönetimlerin yapılmasına göz yumduğu, artık kaçak göçek olmayan ama dayanıksız yüksek katlı binalar. Daha yeni Erciş'te gördük bunu. Oysa başbakan her zamanki kurnazlığıyla asla onlara değinmiyor, kamuoyu desteğini arkasına almak için her zaman yaptığı gibi gecekondulara saldırıyor, kaçak yapılara esip gürlüyor. Eğer gerçekten depreme karşı önlemse sözkonusu olan, biz de başbakan da biliyoruz ki bu yapılar da kapsamda olmak zorunda ve olacak.

O halde sayın başbakan niye böyle bir oyuna girişiyor? Bunun yanıtı ise ikinci soruda: Enkaz Bedeli kavramında. Tüm olayın özü de bu kavramda gizli. Enkaz Bedeli, yasal sahiplik belgesi bulunmayan bir mülke o mülkün değerinden bağımsız olarak el koymanın yasal adıyken, onun dilinde adeta verili bir serveti o servete sahip olanların elinden almanın maymuncukumsu kod adına dönüşüyor. Enkaz Bedeli normalde tapu sahibi olmayan gecekonduculara ödenen bir tür tazminat. Kamu, gecekonduyu kamulaştırdığında yasal olarak bu mülkün sahibi değilsin o yüzden sana bina bedelini vermem ben diyip enkaz bedeli adı altında bir değer veriyor. Zaten yasal mevzuatta var olan bir şey. Ancak Sayın Başbakanın zihninde kurguladığı plan bu uygulamayı legal tapulu mülklere de teşmil etmek. Yani tapulu mülkleri de kapsama alacak. Alacak çünkü almayacaksa zaten yaptığı deprem önlemi değil gecekondu rantını devşirmek olur. Evet tarihinde büyük deprem görmemiş Ankara'nın gecekondularını ilk elden telaffızunda buna dair iştah bariz belli, bu arzusu da var ama daha büyük oynuyor. Eğer iddia ettiği gibi deprem önlemi için yapıyorsa tapulu mülklere de ilerlemek zorunda, eğer gecekonduyla sınırlı tutacaksa bildik ranta deprem prezervatifi geçiriyor demek. Ya o, ya da o, üçüncü bir seçenek yok.

Başbakan çıtlattığı plana göre mevcut tapulu yapıları kamulaştırmakla kalmıyor. Üstelik bunu enkaz bedeli denen ölü eşşek parası ile yapmayı kurguluyor. Yani mülkün muhtemel değerinden el değiştirmesi sözkonusu olmayacak. Kamu tarafından hiçbir objektif kıstasa bağlı kalmadan değer belirleyecek komisyonlarca yapılacak bu iş. Hmm mahkeme dediğinizi duyar gibiyim. Ne mahkemesi Erdoğan niye duygu sömürüsü yapıyor sanıyorsunuz. Yargıya tabi olmayan yetki isteyecek de ondan. Neyse iş enkaz bedeli ile bitmeyecek, enkaz bedeli üzerinden mülk ele geçirildikten sonra bu muhteşem planda ikinci aşamaya geçiliyor: yeni bina.

Yeni bina Erdoğan's all men tarafından  inşa edilecek: parti-firma-toki. Ve tabii ki kârlı fiyattan inşa edilecek. Yani siz bunun iyilik olduğunu mu sanıyorsunuz biznıs bu. Sonra eski mülk sahibine dönülüp almak istiyorsan al buradan bir daire denilecek. Almıyor musun, keyfin bilir bana müşteri mi yok. Yok eşşek gibi almak zorunda kalınca da bu giydirilmiş kârlı fiyattan kitlenecek daire eski mülk sahibine, üzülme, 20 yıllık uzun vadelerle.

Diyelim x semtte 200 bin lira değerinde bir mülkün var. Bu istediği yasal güçlerle donandıktan sonra gelecek karşına akpist inşaat komisyonu ve diyecek ki senin evin deprem için risk taşıyor, diyeceksin ki hani belge, diyecek ki işte bizi engellemeye çalışıyor iktidarı kaybetsek bile müsamaha yok, boyun eğeceksin. Diyecek ki dairenin enkaz bedeli 20 bin lira, diyeceksin ki manyak mısın nasıl ölçtün, diyecek ki işte bizi engellemeye çalışıyor iktidarı kaybetsek bile müsamaha yok, boyun eğeceksin. Diyecek ki yeni yapacağımız binalar da 200 bin lira, diyeceksin neden, hangi maliyet, diyecek ki işte bizi engellemeye çalışıyor iktidarı kaybetsek bile müsamaha yok, boyun eğeceksin. Böylece sabah 200 bin lira değerinde bir dairen varken akşama 180 bin lira borçlu ve sıfır mülklü olacaksın. Ama üzülme 20 yıllık uzun vadelerle ödeyeceksin.

Problem basit; bizim elimizde bir kısmının banka kredisi bile bitmemiş ve bilmem kaç bin lira ettiğini sandığımız konutlar var. Şimdi utanmadan ekran ekran gezip biz bunları çürük malzemeden yaptık yıkalım ya diyen şerefsizin de söylediği gibi beklenen depreme karşı risk taşıyorlar. Kim istemez bu riskten kurtulmayı, kimse canını sokakta bulmadı. Ancak bunların hem mevcut değerlerinin sıfırlanması hem de yenilenmesi için kaynak lazım. Sayın Başbakan gerçek bir tüccar olarak ne mevcut değerlerin sıfırlanmasının ne de yeni inşaatların maliyetini üstlenmek istiyor, ama işte ama burada da duramıyor ve bu işten artı kâr etmek istiyor. Çözüm ise iktidarı kaybetsek bile.

Uvvv çok saçma geldi di mi? Nasıl böyle bir şey olabilir, kimse buna cüret edemez di mi? Merhaba, en yukarıya konuşma metnine git. Erdoğan da bunu bildiğinden iktidarıma malolsa bile diyor zaten. Yoksa mesele kaçak yapılarsa yetkinin babası var kendisinde. Erdoğan biz kıt akıllılarının sırrına vakıf olamayacağı dünyasında artık mülkiyet hakkını imha etmekten bahsediyor. O hak ki en külüstür burjuva cumhuriyetinde bile dokunulmazdır. İşte o hakka dokunmayı düşündüğünden böyle duygusal duygusal artık bunu halletmemiz gerek deyip ajitasyon yapması, işte bu yüzden kendine 20 yıl köle olacak sınıflar yaratmayı en kolay saklayacağından sadece gecekondular için konuşur gibi yapması. Daha ölüler soğumadan bunca incelikli planlar yapan bir liderimiz var ne mutlu bize. Nasıl olsa hiç kimsenin aklına 2012'de yürürlüğe girecek borçlar kanunu ile mütayitlerin haksız fiil sorumluluğundan zamanaşımı yoluyla kurtarıldığı gelmeyecek bile.

DEPREM VERGİLERİ
Devletin deprem sonrası tahsis ettiği vergiler sayesinde yaptığı minimum tahsilat, gelir idaresi verilerine göre, aşağıdaki gibi.

YIL          TAHSİL OLUNAN (TL)         YAKLAŞIK USD EŞDEĞERİ                                                    1999              100.795.000,00                        239.916.006,19
2000           2.976.948.000,00                     4.773.014.122,08
2001           1.318.312.000,00                     1.075.811.412,95
2002           1.483.420.000,00                        985.111.627,10
2003           1.770.975.000,00                     1.186.131.667,97
2004           2.016.605.000,00                     1.417.806.782,23
2005           3.043.577.000,00                     2.269.987.842,99
2006           3.593.234.000,00                     2.510.802.104,66
2007           4.222.061.000,00                     3.245.242.890,08
2008           4.565.689.000,00                     3.533.268.069,96
2009           4.274.732.000,00                     2.766.995.922,07
2010           4.127.672.000,00                     2.738.908.463,55
TOPLAM 33.494.020.000,00                   26.742.996.911,83

18 Ekim 2011 Salı

Yaban'ın İletişim'i


Yakup Kadri uğursuz bir büyükelçidir. Hatta 1940 Mayıs'ında bir istanbul gastesinde taşak geçerler onunla, gittiği yeri kurutuyor yeni görev alacağı ülke panikte diye. Gerçekten de Tiran elçisidir Arnavutluk bir süre sonra italyanlarca işgal edilir. Prag'a tayini çıkar almanlar Çekoslovakya'yı yok eder. Bu sefer Hollanda'ya tayin olur, ülke bir sabah alman paraşütcüleri ile uyanır. Ama yazar olarak uğursuz değilmiş.


Tarih kalmamış aklımda. Bir veya iki yıl önce olabilir. İletişim Yayınları'nın kuruluş yıldönümü şenlikleri çerçevesinde gastenin birinde PR röportajları vardı da kurulduğunuzdan bu yana en çok satılan kitabınız sorusuna Yaban yanıtını vermelerine şaşırmıştım. İletişim deyince akla kemalizmle mücadele gelirken en iyi akarlarından birinin kemalist edebiyatın temel taşlarından birisi olmasına şaşırıyor insan.



İletişim'in en çok satanı Yaban ve yazarı Yakup Kadri mutlu günlerinde birlikte poz verirken


Yaban bilindiği üzere edebi kaygılarla değil ideolojik saiklerle yazılmış bir romandır, misyon romanıdır. Malum gençliklerinin en ateşli devrinde tüm felah ümmidlerini Abdülhamid'in devrilmesine bağlayıp İttihat ve Terakki'ye bende olanlar, on senede yüz seneye bedel hadiseler yaşanması sonucunda imparatorluk dizlerinin üstüne çöktüğünde yanılgılarını kabul etmemeninin yolunu -hem ittihata sövüp hem abdülhamidden af dilemeyecekleri üçüncü yolu- Mustafa Kemal'e bende olmakta bulmuşlardı. Bunlar aynı zamanda dönemlerinin kalburüstü kalem erbabı olarak, Mustafa Kemal onların edebi rakiplerini de zor yoluyla tasfiye ettiği için, daha da katlanmış şükran duygularıyla kendilerini kemalist inkılaba adamışlardı.


Bu adamanın gereklerinden biri de sonraki kuşakların zihni hegemonya içine kapatılmasında tuzak işlevi görecek misyon romanları yazmaktı. Yakup Kadri, bu misyon romancılığının en başarılı misyonerlerindendir ve Yaban da bu misyonun en verimli ürünlerindendir. Kitap geçmişten bugüne halk-aydın ayrılığının simgesi olarak görülmüş, yüceltilmiştir. Oysa bu roman halk-aydın ayrılığını eleştirmek için değil bu genel geçer klişe üzerinden kemalizmin aydın diktatörlüğünü meşrulaştırmak için yazılmıştır.


Roman 1932'de yayınlanır, olaylarsa 1922 civarında sonlanır. Yani  zaferle birlikte. O dönem Cumhuriyetin temel iddiası kendisinin o romanda geçen anlaşılmama haline son verdiğidir. Yazar da geçmişte kalmış bir günah gibi bitirir romanı. Oysa yayınlandığı dönem belki de o kopukluğun zirveye vardığı dönemdir. Yazarın daimi üyesi olduğu cumhurbaşkanlığı sofrasından görülmemektedir belki ama köylü bitik haldedir. Hemen hemen aynı yıllarda ankara hukuk fakültesinde istiklal savaşı zamanı bakanlık yapmış bir öğretim üyesi öğrencilerine şunu anlatır:


"Ankara'ya yakınlardan bir eşek yükü odun getirip satan köylüler var. Üç gün geliş, üç gün gidişten altı gün sürüyor yolculuk ve bir eşek yükü odunu 2,5 liraya satabiliyorlar. Eşeğin günlük yem masrafı 20 kuruş, kendi de aynı şeyi yiyor, kırk kuruştan altı gün 2,40 lira yapar. Sadece 10 kuruş kalıyor cebine arkadaşlar. Bu köylü sadece 10 kuruş için altı gün boyunca ser sefil olmayı göze alıyor, almak zorunda kalıyor. İşte yedi yılda cumhuriyetin köylüye verebildiği, verebildiğimiz. Bunu sakın unutmayın arkadaşlar."



Atamızın memleketin esas sahibi köylüyü kurtarma kararlığını ifade ettiği meşhur sofrası



1930 Ankara'sında Bâlâ kırsalından başkente böyle bir nakliyattan TAM 10 KURUŞ kalıyordu köylüye.


Yaban'ın misyonunu yazarının Politikada 45 Yıl adlı anılarını okumadan anlayamazsınız. Yazar 1922'den 1967'ye kadar olan politika serüvenini anlatır bu kitapta ve halk yoktur. Halka hiçbir şekilde dokunmadan yapılmış yarım asırlık politika. Bol bol Atatürk vardır, İnönü vardır, bolca milli irade, devrim, şu bu, cart curt vardır ama halk yoktur. Halk olmadığı için pişmanlık da yoktur. Yazar mesela küllen yalan olan 1925 Takrir-i Sükun'unu, yani onun terakkiperver muhalefetini bastırmakta kullanılışını, itiraf edecek gibi yapar ama hiç bir pişmanlık belirtmeden geçer gider. Onca yıl ülkeye hükmedildikten sonra hiçbir sikim becerilememenin suçu tam işler düzeliyorken atatürk'e ihanet eden ismet paşa'ya yüklenilmeye çalışılır. Artık insani hırslardan arınmış olması gereken bir yaşta yalan söylemekten bile çekinmez.


Yakup Kadri'nin 78 yaşında dahi tek derdi iç halkasına mensup bulunduğu iktidardan uzak kalmış olmaktır. Kemalizm veya tepeden modernleşme mitosu onun sorgusuz, sualsiz ve bittabi milli iradesiz o halkada bulunmasını sağladığı için kutsaldır. Yani Yaban'ın derdi zaten hiçbir zaman köylü ile iletişmek olmamıştır. İletişememek sadece ve sadece kendi mutlak iktidarının rasyonalize edicisi, hak verdiricisidir.


Tıpkı yayımcısı İletişim Yayınları gibi. İletişim Yayınları da aslında hiçbir zaman halkla iletişmek istemez, iletişemez. Mesele halktan uzaklık ise mesafe olarak Kemalizmden daha yakın değildir. Ama varoluşunu rasyonalize edebilmek için tam tersi yönden milli irade savunusu yapar. Geçen 80 yılda Yaban ancak Yakup Kadri'den İletişim'e evrilmiştir. Halktan uzak olmaya hala uzaktır ama artık köylüyü aydınlatmak vazifesini siyasi iktidarına bahane saymak imkanı bulunmadığı için siyasi alandan çekilmiş ve köylüye ağam beyim çekerek entel iktidar alanını muhafaza etmeye çabalamakta aynı aydınlatma, akıl verme işlevine devam etmektedir.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Yetmişler Retro - AKP ve Ortadoğu Birliği

Nasır'ın iktidara gelişini takiben arap dünyasını kaplayan heyecan dalgasının ilk sonuçlarından biri de birlik talebiydi. Yani Nasır tarafından temsil edilen panarabizm akımı çerçevesinde ülkelerin siyasi birliğe gitmesi. Zaten Baas akımı da benzer fikirleri savunduğu için doğal lider Nasır'ın çerçevesinde bu birliğin sağlanması zor olmayacağa benziyordu. Ama pratikte böyle olmadı. Çünkü teorik arzunun pratiğe yansıması Nasır'ın kendi liderliğini her şeyin üstünde tutan anlayışı çerçevesinde birlikten ziyade bir'ine eklemlenmeye dönüştü.


File:NasserQuwatliUAR.jpg
Reyiz Nasır milyonuncu arap birliği teşebbüsünden ilkinin imzasını atarken. Yıl 1958. Ad: Birleşik Arap Cumhuriyeti. Birleşenler Mısır-Suriye. Sırf bu yüzden benim kuşağımdan milyonlarca öğrenci atlaslarında Mısır'ın yerinde niye (B.A.C.) diye bir kısaltma yazdığını merak etti durdu. Birlik 1961'de dağıldığı halde Mısır olur ya Suriye'de bir darbe gerçekleşir ve onunkiler iktidara gelir diye resmi adını değiştirmedi uzun yıllar.


Yetmişlerde de bu birlik olayı hız kesmedi. Evet Nasır rahmetli olmuştu ama bayrağı bu kez Kaddafi devraldı. Bir iki milyonluk bir memleketin lideri olmaktan duyduğu utancı arap birliğini sağlayarak gidermeye kafayı takmıştı. Vikipediden bu denemeleri kopyalarsak ne kadar azimli olduğunu görürüz:


The name Federation of Arab Republics could actually refer to five different proposals:

  • Federation between Egypt, Libya and Sudan (1969/70–1971)
  • Federation between Egypt, Libya and Syria (1971/72–1974/77)
  • Union between Egypt and Libya within the Federation (1972–1973/74)
  • Union between Egypt and Syria within the Federation (1976–1977)
  • Federation between Egypt, Sudan and Syria (1977)
Yukarıda sıralanan teşebbüsler sadece Kolonel Kaddafi'nin önayak olduklarıydı. Onun haricinde Mısır, Suriye ve Irak'ın önayak olduğu diğer teşebbüsler de vardı ve yetmişler dekorunun ayrılmaz bir parçası arapların bu birlik geyikleriydi. Ama bu birlik teşebbüsleri sadece arapları ve islamları küçük düşürmeye yaradı. 

Çünkü tüm bu birlik teşebbüslerinin, şaşalı toplantılarda büyük bir alayı vala ile birlik imzalarının atılmasının hemen ardından birleşen ülkelerin liderlerinin analı bacılı şekilde birbirlerine girmesi gibi bir yan etkisi vardı.Haliyle bu soytarılık arapları ve islamı küçülttü. Bu tip birlik edebiyatı da batı ülkeleri için taşak mevzuu haline geldi. 


Sadece sövmeyle de kalmadılar. Çoğu zaman savaşın eşiğine geldi bu ortadoğu birlikçileri. Misal Kolonel Kaddafi daha dün Mısır'a birlik önermişken Sedat ona gereken önemi vermediği için hislendi ve ordusuna Mısır'a saldırı emrini verdi. Evet 1977'de Libya ile Mısır dört gün boyunca savaştılar. Tabii Mısır uyduruk Libya ordusunu darmadağın etti.

O yüzdendir ki ne zaman biri ortadoğu birliğinden bahsetse benim kulaklarım dikilir ve fırına ekmek almaya gidelim olurum. Çünkü eskiden Ortadoğu ülkelerini yönetenler avrupalıların sadece imza atarak birleştiklerini sanacak kadar salaktılar ve salak oldukları için dün birlik olduk lay lay lom derken yarın hepinizin anasını sikeyim saldırın libyaoğulları olurlardı.

Tayyip Erdoğan daha bir yıl önce sınırları kaldırıp birleşmekten bahsettiği, şakşakçılarının federasyonu müjdelediği Suriye ile şimdi savaşmaktan bahsediyor. Hayır Suriye'de iktidarda başkaları yok yine aynı Baas var. Ve kimse çıkıp arkadaş sen kendini Kaddafi yerine koyduğunun farkında değil misin, bu adamlar bir yıl önce sen birleşiriz inşallah dediğinde de aynı baas değil miydi, diye soramıyor. Davudoğlu hala kurumlu kurumlu dolaşıyor sağda solda. Doksanlara döneceğiz derken yetmişler retro olduk.

Yetmişlerden olağan bir başlangıç. Sedat, Esad ve Kaddafi yine yeni bir arap birliğini kutluyor. Korkudan altına sıçan batının bok kokusu liderleri güldürmüş olmalı.

Yetmişlerden Olağan sonuç. Libyaoğulları ile Mısıroğulları yeşil vadi için savaşıyor.

Sayın Başbakan, Beşar Esad ile yeni bir birliğin çatısını örüyor.

Ve yetmişler retro sadece eski aktörlerin yerini yeni aktörler almış.