2 Eylül 2011 Cuma

Vahdettin'in Hac Esnasında Yayınladığı Beyanname

01.08.2010 21:23

   son padişah vahdettin ülkeyi terketmesinin ardından meşhur mekke şerifi hüseyin'in, o zaman artık hicaz kralıdır, daveti ile hac vazifesini ifa etmeye kutsal topraklara gider. bu sırada arapça-türkçe bir siyasi beyanname neşreder. bu adeta onun kendince milletine ve islama hesap verişidir. beyannamenin önemi ilk defa padişahın kendi ağzından 1918-1922 arasının izah edilişi, henüz yara daha tazeyken sıcağı sıcağına söylenişidir. bu anlamda bence en dürüst olduğu andır. beyannamesini yayınladığı sırada henüz hilafetin kaldırılmadığı unutulmamalı. maddi bilgi yanlışları var. yani söyledikleri doğrunun değil onun doğrusunun ifadesi. bunu şunun için yazıyorum. şimdi moda olduğu üzere onun söylediklerinden onu tamamen haklı çıkarmaya kalkarsanız iki kelamda mort olursunuz.

   net ortamında göremediğim için lazım oldukça kopipeys yapılsın diye el emeği yazayım dedim. bir meşruti monarşi taraftarının son legal hükümdarına vatan borcu kabilinden.

   "şevketlü sultan muhammed vahideddin efendimiz hazretlerinin beyanname-i hümayunlarıdır

   bismillahirrahmanirrahim

   bidayet-i iştialinde (tutuşmasının başlangıcında) devletimizin iştirakine katiyyen rıza göstermediğim ve bütün müddet-i devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım harb-i umuminin avakıb-ı vahimesi (korkutucu sonuçları) tamamıyla kendini göstermeye başladığı bir zamanda biraderimin vefat-ı müessifi vukua gelerek kanun-u esasi-i osmaninin bahş ettiği hakka istinaden ve ehlü-e hail ve-e akdin biat-ı umumiyesiyle makam-ı hilafet ve saltanata calis olmuştum. o günler göz önüne getirilirse, makam-ı hükümdariyi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilatın derece-i ehemmiyet ve azameti takdir olunur.

   bilahare cephelerimizin birbirini müteakip sükut etmesiyle sabit olduğu üzere hiçbir ümid-i galebeye makrun (yaklaşmış) olmayan harb-i hailin temadisi ve usul-ü meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikabı (örtüsü) altında 324'den beri re's-i idaremize yerleşmiş bulunan ittihat ve terakki erkânından müfrit ve müteneffiz (aşırı ve ileri gelen) kısmının harpten bilistifade dahil-i memlekette revaç verdiği yağma, ihtikâr ve anlaşılmayan maksatlarla bir bir ika ettikleri gûnagûn yangınlar sebebiyle payitahttan münteha-yı hududa (sınırın sonuna) kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve üsare-i hayatiyyesi  hevlengiz (korkunç) bir surette heder olup gitmekte idi. bu fecai karşısında tevcih-i mesai edilecek hedef ve gaye bittabi sulh ve müsameletin (barılıklığın) iadesinden  başka bir şey olamazdı. bu maksadın temini için de hiç terahi tevciz edilmemiş (gecikilmemiş) ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. fakat, harbin devamından  müteneffi olmakla (yararlanmakla) beraber, memleketimizde daima daire-i hukuk ve selahiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile yine hükümet-i mütehakkimenin etrafında tesis eylediği şebeke-i ihanet,mesaimin semerdar olmasına hail olarak münferiden müzekerat-ı sulhiyyeye girişmekle elde edilecek menafi ve şerait-i müsaideye ve muhterem milletin hun-u mazlumunu (günahsız kanun) bilasebep heder olmaktan vikayeye imkan-ı vusul bırakmadı ve harp bütün dehşet-i tahripkâranesiyle meş'um mondros mütarekenamesini imla mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. bu mütarekenin akdine memur murahhasların, elyevm ankara'daki heyet-i vekile reisi rauf ney'in taht-ı riyasetinde ve o zaman memleketin en mühim kuvve-i askeriyesinin de şimdiki ankara meclisi reisi mustafa kemal'in kumandası altında bulunduğu herkesin hatır-nişanıdır.

   asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selahiyetini düvel-i itilafiyyeye bahş eden madde-i mahsusasıyla adana, musul, antalya, istanbul ve izmir işgalleri gibi sonraki bütün felaketlerin menşe ve masdarı bulunan mezkur mütarekenamenin akdü imzası mağlubiyet ve mecburiyet ilcasıyla vuku bulmuş olduğu halde bilahare izmir işgali dolayısıyla beni ithama cüret edenlerin nokta-i nazarına göre, mezkür işgallere istinatgah olan mondros mütarekenamesini akde bilfiil iştirak eden rauf, fethi ve vaziyet-i askeriyyesi ile devleti böyle bir mecburiyet-i elimeye düşürmekte cidden zi-medhal bulunan mustafa kemal gibi bugün rüeasyı aliyyenin (yüce başların) mesul ve müttehem olması lazım gelir.zira gerek bu mütarekenin imzasında ve gerek ondan sonra bütün mesailde (sorunlarda) kanun-u esasi mucibince mesuliyetten müstesna olan makam-ı hükümdari için hükümet-i mesulenin maruzatını tasdik lüzumu gibi gayri kabil-i itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imla ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felaketlere karşı bilahare muhalefette önayak olmak küstahlığını gösteren rauf bey için, ne de devletin belli başlı kuvayı mevcudesinin kısm-ı küllisini esir vererek zilletle toros eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayri içtinab bir hale getiren mustafa kemal için şayan-ı kabul hiç bir mazeret mevcut değildir. işte taht-ı osmaniye cülusundan sonra ilk mühim hatve-i siyasiyyeyi teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.

   mütarekeden sonrra ittihaz ettiğim meslek ise geri alınması mümkün olmayacak bir hatve atmaktan ihtiraz ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil bir ıslahat ve icraata germi (hız) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüssat-ı siyasiyyeye devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayz-ı umumiyyenin (kızgınlığın) bertaraf olunacağı müsait zamanlara intizar edebilmek için vakit kazanmaktan ibaret idi. izmir işgali hadisesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. çünkü yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düvel-i selase-i muazzamanın kati ve nagehani kararına istinad etmekte olduğu gibi vakanın bize tebliği de doğrudan doğruya düvel-i selase-i müşarünileyha (anılan) tarafından vuku bulduğu cihetle düvel-i muazzama meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. hadisenin yunan meselesi haline tahavvülü yunanistan'daki vaziyet-i siyasiyyenintebeddülü ile düvel-i muazzama-i müşarünileyhanın haleldari olduktan sonra sonra husule geldi. ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bir karar-ı kafinin tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle hakkımızdaki gazy-ı umumiyenin zevaline intizaren teşebbüssat-ı siyasiyye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da meslek-i mezkuru müeyyed (anılan yolu doğrular) görünüyordu. mesele yunan meselesi halini aldıktan sonra harpte mağlup olmamak şartıyla mukavemete ben de taraftar idim ve nitekim bu his ile kuvayı milliye'ye mütemayil bir takım kabineleri de mevki-i iktidara getirdim. şu kadar var ki, o devrelerde mustafa kemal,devlet-i metbuasına itaat dairesinden huruç etmiş (çıkmış) ve anadolu'da birçok aksakallı müftülere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vazife-i milliyye hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir bela kesilmiş idi.

   tıpkı izmir hadisesi gibi, sevr muahedesine ait teklif-i düveli de yunanistan'daki vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülünden ve devletlerin aleyhimizdeki ittifak-ı şedidine haleldarı olmadan mukaddem olarak, hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek yirmidört saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı ihtiva ettiği cihete, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. bununla beraber ben sevr muahedesini kesb-i katiyyet etmiş addolunacak surette tasdik etmedim. meselenin katiyet kesbetmesi, meclis-i mebusanın kabulünden sonra tasdikime mütevakkıf -bağlı- olduğunu ve hak ve adaletle telif olunamayacak surette gayri tabii olan böyle bir muahedenin devam ve tekerrür edemeyeceğini bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hulülüne kadar vakit kazanmak tarikinde devam ile, muahedenin hükümetçe kabulüne tarafdar göründüm.

   mondros mütarekesi, izmir hadisesi, sevr muahedesi gibi müstesna bir nokta-i nazarla telakki ettiğim vekayiden sonra gelen mesailde daima icabat-ı meşrutiyete tefvik-i hareket ettim (meşrutiyete uygun davrandım) ve bu sebeple, muhtelif kabinelerin muhtelif ve belki mütehalif -çelişen-  içtihatlarına riayet ettim. mustafa kemal'i anadoluya gönderen ve bilahare devlet-i metbuasını tanımadığı cihetle tenkili için kuvve-yi askeriyye sevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda -uymamda- hükümet-i mes'ule ile makam-ı hükümdarinin münasebet-i mütekabilesine (karşılıklı ilişkisine) ait icabat-ı meşrutiyetten ayrılmamak arzusu ve bazı esbab-ı zaruriyye-i siyasiyye amil olmuştur. bundan maada gerek kabine tebeddülatında, gerek icraat-ı sairede nazım-ı harekatım, efkar-ı hissiyattı şahsiyyemden ziyade daima efkar-ı umumiyye veyahut gayri kabili mukavemet diğer müessirat olmuştur. bunun en bariz delili; son tevfik paşa kabinesini, sırf aleyhinde efkar-ı umumiyye tezahüratı meşhut olmadığı için, şahsım ve makamım hakkında sui niyetleri zahir olan kemalcilerin, istanbul'da tesis-i nüfuz etmelerine müsait bulunmalarına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevki-i iktidarda tutmaklığımda görülebilir.

   ankara ile istanbul arasındaki ikiliğin izalesi emrinde bu gibi fedakarlıklardan geri durmamakla beraber, hilafetin saltanattan tefriki veya tahtın istanbul'dan anadolu'ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. bunlardan birincisi, ulemayı islamın malumu olduğu veçhile şer-i şerifekatiyen mugayyir ve müvekkilim bulunan,temsilcisi olduğum,  peygamberlerin övüncü fahr-ül mürselin efendimiz hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla benim için imkan ve selahiyet haricinde bir şey olduğu gibi, istanbul'un manen ruslara teslimi ile bolşeviklere cemile ibrazı mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, hilafeti istanbul gibi siyasi ve tarihi bir istinatgahdan mahrum eylemek demek olduğu cihetle katiyyen gayr-i kabil-i kabul idi. bu gibi müfrit ve mecnunane arzularına tebaiyyet etmediğim (uymadığım) için bana hıyanet-i vataniyye izafe ve isnat edenlerle birlikte, her kul ve izan sahibinin bilmesi lazım gelir ki dünyanın en büyük cahü mansıbı (onuru) olan hilafet ve saltanat makamını fiilen ve bi'l-irs ve'listihkak (babadan kalarak ve layığı olarak) haiz bir hükümdarı, hıyanet-i vataniyye gibi bir cürmü şenie (kötü suç) sevk edecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. ben o makamların ve simai hilafet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muvakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda düşmeyi bile göze alırdım.bu müfarekatim (ayrılığım) bilhassa harb-i umumiden sonra kendi ef'alinin (edimlerinin) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı, ef'alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tabi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakk-ı kelamdan memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i ilahinin ve akl-ı seliminin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek (kaçınmak) ve hem de elfiraru mimma la-yulak nün sünenil mürselin (dayanma takatını aşandan kaçmak sünnettendir) fehvayı şerifi üzere müvekkil-i zişanımın (vekili olduğum şanlı zatın) hicret-i nebeviyyelerine ait olan sünnet-i seniyyelerine itba etmekten(uymaktan) ibarettir.

   müdafaa-i vatan gibi müstahsen gayelerle hiç münasebeti olmadığı halde ankara meclisinin ittihaz ettiği mukarrerat-ı ahire (son kararlar) üzerine, muarrızlarımla aramızda tahaddüs eden (ortaya çıkan) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyet-i ahireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki;

   ceddim osman gaziden selim-i evvele kadar devlet-i osmaniyye namıyla türk saltanatı var idi, selim-i evvelden sonra ise bu saltanat hilafetin inzimamıyla(eklenmesi) saltanat-ı muhammediyye haline geçmişti.

   şimdi bana bi-gayr-ı hakkın ihanet-i vataniyye isnat edenler, hilafeti hukuk ve nüfuzundan tecrit ve tatil ederek hu saltanat-ı muhammediyye'yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün alem-i islama ihanet etmişlerdir. ben, devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harb-i umumiyyeye işritakimizdeki ifratların acısını tattıktan sonra, siyaset-i hariciyyedeki muarızlarımın tabiri vechile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim; daha doğrusu, vakit kazanmak için, icap eder ise kendimi feda etmeye karar verdim. bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında, muarrızlarımın müfrit ve herçibad adab mesleği (her şeyi göze alır yolu) müntec-i isabet ve muvaffakiyet olur (doğruluk ve başarıyla sonuçlanır) ise, şahsen ben kaybedecektim, fakat devlet kazanacaktı; halbuki onlar saltanat-ı islamiyyesini kaybettirdiler.

   eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrip ve tagbirine -yıkılmasına- (bazı müstesna şahsiyetlerden maada) bütün vükela ve ulema ve ukala ve rical-i memleket tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikâr suretlerle yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdedir. ben, devletin hayat ve mematıyla herkesten ziyade alakadar olan münevveran-ı milletimin, vazife-i vataniyye ve vicdaniyyelerini bu derece suistimal etmeyecekleri hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.

   netice-i kelam olarak şurasını beyan ederim ki, hilafet meselesinin halli, dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlut (kuşkulu ve karışık), askeriden ve sünuf-u saireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şirzime-i kalile (küçük bir azınlık) ile, kısmen mükreh (korkmuş) ve mücber (zorlanmış) ve kısmen ahvalin ledünniyatından (içyüzünden) bihaber olarak mugfel halinde (kandırılmış) bulunan beş altı milyonluk masum türk kavminin selahiyeti dahilinde olmayıp, bu; üç yüz milyonluk alem-i islamın tamamına taalluk edecek bir mesele-i azimedir. binaenaleyh şimdi ben, hilafet hakkında ankara'da ve istanbul'da verilen fuzuli ve cebri hükmü katiyyen kabul etmeyerek ve hakkımda reva görülen müfteriyatı, isnat edenlere kemal-i nefretle red ve iade ederek, memleketin ve bilatefrik-i cins ve mezhep bütün ahalinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan, ve adl ü itidalin hakim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlup edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar hak-i itrnakinin ezelden müştakı (güzel kokulu toprağının öteden beri özleyeni) olduğum haremeyn-i şerifeynde ve şimdilik civar beytullahta imar-ı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).

   beni beldetullah'a isal eden (tanrının şehrine ulaştıran) şu muhaceret-i mucib-ül mefharet (övünülmesi gereken göçme) ile, hilafetin saltanattan tecridi teklifine karşı sebat ve mücadehem, nasibe-i hestimi ve dehr-i ahiretimizi teşkil edecektir.

   misafir olduğum bülad-i mukaddese-i arabiyyenin hükümdar-ı alitebarı (yüce soylu) ile ahali-i necibesi (temiz soylu halkı) taraflarından gerek benim hakkımda ve gerek vatan-cüda diğer hemşehrilerim hakkında gösterilen asar-ı mihman-nevaziyi (misafirperverliği) şükür ve mahmidetle -övgüyle- yâd ettiğim gibi, haiz oldukları asalet-i mümtaza ve mutahharaya muvafık bir suretle hareket eden müşarünileyh celalet ül mülk hazretleriyle aile-i muhteremeleri erkanının teali-i şan ü şereflerini ve bu sayede bülad-ı mukaddese-i arabiyyenin ve sekene-i necibesinin tarihe ziynet veren mazileriyle layık oldukları inkişaf-ı mes'uda mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.

   istanbul'dan müfarekatimden (ayrılmamdan) sonra bu ilk beyanımdır.

   vesselamu ala men itteba'l hûda (tanrıya uyanlara doğru yoldan gidenlere selam olsun)

   muhammed vahideddin bin es-sultan abdülmecit han"

   kaynak: refik halid'in evrak-ı metrukesi.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

bunları okuya okuya uzun cümleler kurar oldun

ebedi olur dedi ki...

ya şu son tiyatro yüzünden ne yazı yazıyoz ne kitap okuyoz :/