5 Eylül 2011 Pazartesi

Mahalle

14.10.2010 13:43

   mahalle, bizim mahalle, insanların eşit bölüşülmüş bir fakirliğin kalın örtüsü altında iyi-kötü diye ayrılmaksızın yaşadığı küçük bir türkiye'ydi. o zamanki türkiye halkı nasıl ki marşda geçen "ülkemiz türk ülkesi aşık eder herkesi" dizelerini gerçek sanıp dış düşmana karşı örülmüş sandığı aslında içeridekileri hapis tutmayı amaçlayan bir hapishanenin gönüllü mahkumuysa, bizde aynı şekilde o mahallelere hapsolup kurtulduğumuzu süşünüyorduk. tüm dünya türkiye'ye düşmandı ve türkiye kendi başına yetmeye çalışan, dünyaya ürkek ürkek bakan bir yerdi. mahalle de aynı şekilde bizlerin onun sanal sınırları içinde aşağı veya yukarı mahalleleri düşman sayarak baktığımız, içindeki herkesi sanal bir kimlik bağı ile birbirine bağlayan bir yerdi. mahalle savaşları bile vardı daha ne olsun.

   öyle kalın bir fakirlik örtüyordu ki üstümüzü, onun bizi zorladığı dayanışmayı doğal hasletimiz, zenginlere karşı yükselttiğimiz sahte yaşar usta tavırlarımızı onurumuzun delili sanıyorduk. oysa sadece fakirlikten birbirine tutunmaya mecbur kalmış bir avuç türkiye göçmeniydik. salça ve konserveyi birlikte yapardı annelerimiz ve annelerimiz bir an sonra beraber gülüp eğlendiği insanlar hakkında neler neler derdi. çocuk aklımla önce ve sonrayı bağlayamazdım birbirine. oysa zorundalıktan doğan birliği gönüllülük sanıyordum sadece.

   sonra yavaş yavaş o fakirlik dönüşmeye başladı, çikita muz üzerinden sembolleştirilmiş bir zenginlik yayıldıkça mahalleye, kendini kurtarabilen bir seviye daha yüksek hayat standardına ulaşmaya gitti. türkiye'yi saran duvar yıkıldı, o yıkılınca mahalle, eski mahalle olmaya başladı yavaş yavaş. bugün belli bir yıldan daha önce doğmuşların hep bir `eski mahalle`si var ama hiç yeni mahallesi yok. herkes eski komşuluk, mahallelilik mavrası yapıyor. oysa yok olan komşular veya mahalle değildi. yok olan o mahalleyi, komşuları yaratmış olan türkiye'ydi. yeni türkiye fakirlerin birbirine tutunması üzerine değil, birbirlerinin üstüne basarak yükselmesi üzerine inşa ediliyordu. duvarı yıkanlar biz özgür kalalım diye yıkmadılar. sadece somut duvarların yerini daha postmodern engeller alıyordu. dünya köy olunca ülkeniz iki ucu açık bir sokak oluyordu ve orada bizimki gibi mahalleye gerek yoktu.

   ııı. napolyon paris'in dar sokaklarını yıkarak ihtilallere son vermeyi ummuştu. bizim ise kapitalistleşmek için bireyleşmemiz, o dayanışma amaçlı ördüğümüz ipleri çözmemiz gerekiyordu. önce sendikalar ve benzeri dayanışma birlikleri yokedildi, sonra mahallelerimiz. açıkcası manavın rafında bize göz kırpan `çikita muz` varken sendika veya mahalle de çok umrumuz değildi. dedim ya mahalle zaten şimdi sandığımız gibi kutsal bir mekan değildi. tamamen sınıfsal temelli materyalistçe bir şeydi.

   hala bu tip mahallelere artık etnik veya dini kimlik kazanmış olarak şehir varoşlarında rastlamak mümkün. ama geçiciler. şehire kabul edilmemekten doğmuş zorunlu fakirlik merkezleri gibiler. insanları fakirlikte eşitleyemezsiniz. sadece bir süreliğine katlanırlar ve onlar da katlanıyor sadece. ama artık genel yapı o tip mahalle değil, o yok oldu.

   `türk gibi başla ingiliz gibi bitir` sözü boşuna meşhur olmadı. şimdi neredeyse yirmi yıl geçtikten sonra mahalle kavramı tekrar hortluyor. bireyselleşmeyi beceremedik. tam gitmedi bizim yapımıza. hibrid bir ucube çıktı ortaya. hem zenginleşmek hem de eskisi gibi bir dayanışma istedik. bireyselleşmeden korkup cemaatleşenler bizim korkularımızı tetikliyor artık. ama şimdi fakirlik gibi sınıfsal ve elle tutulur bir nedeni yok mahallelerimizin. korkular üzerinden daha modern mahalleler inşa etmeye başladık. dayanışma korku üzerinden olduğu için o mahalleyle dayanışmam da korkumun artıp azalmasına bağlı olarak artıp azalıyor. korkum azsa bostancı'daki abartılmış laiklik ateist bana komik geliyor. yok korkum arttıysa iyi ki buradayım, burada dinim namusum güvende diyor dindar ben. ama asla o eski tadı vermiyor. birbirimizi tanımadan dayanışıyoruz. korkularımız tanıyor birbirini.

Hiç yorum yok: