12 Eylül 2011 Pazartesi

Kara Kemal Yahud İktisadi Türkçülük 101 Yahud İtibar-ı Milli Bankası'nı Kim İç Etti

"...tabancayı beynine sıktığı dakikaya kadar gayesine varmak için menfi ve karanlık yollardan giderek bir an emellerinden feragat etmemiştir..."


1926 Ankara İstiklal Mahkemesi'nin açılışında savcı Necip Ali, O'nu, Küçük Efendi'yi (Büyük Efendi Talat Paşa idi) böyle tanıtıyordu ve sanık bölümünde mevcut dava arkadaşları koskoca Kara Kemal'in öldüğünü bu cümle ile öğreniyorlardı. Yalnızca o, bu komedi başlar başlamaz işin nereye varacağını komitacı içgüdüleri ile anlamış ve bir kümeste kıstırılan kurt, maskara olmaktansa kendini öldürmeyi tercih etmişti. Kara Kemal ile birlikte salt İttihat ve Terakki'nin dirilme umutları değil İktisadi Türkçülük ameliyemizin başlangıç dönemi de sona ermiş oldu.


Milli Burjuvamızın adına anıt dikmesi gereken iktisat pratisyeni Kara Kemal Bey nam-ı diğer Küçük Efendi


Tanzimat'ın en büyük eksiği nedir deseler herhalde ilk olarak iktisadın önemine bigâne şahısların yönettiği bir süreçtir demek gerekir. Bu nedenle burjuvanın şahlanış yüzyılında imparatorluğun diriltim çabalarında ekonomi ayağı eksik gelişmiştir. Daha doğrusu gelişen olaylar sonucu dini ve etnik temelli bir burjuva sınıfı oluşmuştur. Gayrimüslimler üzerinden teşekkül eden (komprador) burjuva sınıfının monarşiye karşı vermesi gereken mücadele tez elden dini ve ulusal temeller üzerinde yükselir hale gelmiştir. Burjuvanın yeteneksiz monarşiye karşı verdiği savaş, aptal türk idarecilerine karşı yunan ve ermeni milletinin bağımsızlık çabasına dönüşmüştür. Osmanlı'nın tasfiye döneminde yaşanan etnik boğazlaşmalar iktisadi temellerinden ayrı düşünülemez.


İttihat ve Terakki'nin türkçülük akımında en başta gelen çabalamalarından birini de ekonomi alanında göstermesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. Tepe kadroda iktisat ve maliyeden anlayan tek adam olarak tanınan Cavit Bey, adeta ekonomi mesihi gibi tüm ülkeyi gezmiş ve müslimlere iktisat dersi vermiştir.


Ancak teorik derslerle müslüman bir sermaye sınıfı teşkili mümkün değildi. Pratik eylemlere ihtiyaç vardı. İşte İktisadi Türkçülük pratiği denince de akla ilk onun ismi gelir: Kara Kemal.


Kara Kemal aradığı fırsatı Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla buldu. Şimdiye benzer olarak İstanbul o dönemde de imparatorluğun yarısından daha fazlası demekti. Yani iktisadi açıdan, imkan ve sermaye bakımından büyüklüğü toplam ülke büyüklüğünün yarısından fazla idi ki çanakkale'ye nerdeyse tüm osmanlı ordusunun yarısından fazlasının sürülmesi biraz da bu yüzdendi. Yine İstanbul tam bir ithal cennetiydi. Sadece üretim imkanlarının olmaması değil sözkonusu olan. Düşünün ki romen buğdayı Konya'da üretilen buğdaydan daha ucuza geliyordu ve bu yüzden yerli buğday meşhur tahıl ambarımızda çürürken şehir ithal buğdayla besleniyordu.


Osmanlı savaşa müttefiklerinden kopuk olarak girdi. Yani Eylül 1915'de Bulgaristan savaşa girip Kasım 1915'de Sırbistan'ın defteri dürülene dek müttefikleriyle bağlantısı yoktu. Bu ithalat üzerinden yaşayan bir ülke için korkunç bir olay. O yüzdendir ki çanakkale'de düşman top mermisi atarken biz ona karşılık insan bedeni attık. Askeri açıdan yıkıcı etkileri bir yana doğaldır ki sivil hayata etkisi de korkunç oldu. Bir anda mal kayboldu piyasadan ve fiyatlar jet hızıyla yükseldi. Daha da kötüsü ulaşım sisteminin bozukluğu nedeniyle varlık içinde yokluk çekilmeye ve yolsuzluk çarkları döndürmeye başladı. Misal Konya'da mevcut buğdayı tek demiryolu hattından serbestçe getirtmek mümkün olmuyordu. Eğer siz tüccar olarak askeri makamlardan bir trenlik sevkiyat izni alabilseydiniz oradan 1 birime aldığınız buğdayı payitahtta 50 birime dahi satabiliyordunuz. Bu korkunç bir kârdı.


İşte Kara Kemal tam o anda bu zilleti fırsata dönüştürsek diye çıktı ortaya. Zaten fırkanın esnaf ayağına baktığı için piyasaya yabancı değildi. İstanbul'un yiyecek komiserliği gibi bir vazifeyi deruhte ederse hem yokluğu, hem de bu kârların yaban ellere gitmesini engelleyeceğine Talat Paşa'yı ikna etti. Böylece emval-i metruke yoluyla ermeni mal-mülkünü müslim halka devir eden ittihatçılar bir yandan da İstanbul iaşesi yoluyla milli sermaye teşkiline girişti.


Artık Kara Kemal koltuksuz bakan hesabı iaşe sorumlusu olarak şehre gelen tüm buğdayı satın alıp değirmenlere dağıtıyor ve un haline gelen mahsulü fırınlara dağıtıyordu. Ama bu işin bir kısmıydı esas önemli olan Kara Kemal bunu kurduğu anonim şirketlerle yaptı: Milli Mahsulat ve Milli Kantariye Şirketi, Milli Ekmekçiler Şirketi vb. Fırka bu şirketlere türklerin hisse alım yoluyla ortak olması için elinden geleni yaptı. Gazetelerde şirketlerin verdiği %100 leri aşan temettüleri duyurdu teşvik olsun diye. Yani koskoca cihan harbinin içinde ayrı bir savaş sürdürüldü.


Ancak bu kârlı işin sonucunda ortaya çıkan artık o kadar büyüktü ki her yanda Kara Kemal ve çevresinin elde ettiği servet konuşulur hale geldi. Şimdi bize garip gelse de o zamanlar partinin hükümet işlerine karışması yanlış bulunurmuş. Yani iktidarda İTF/C bulunsa bile fırka/cemiyyetin hükümet işlerine müdahil olması suç olarak görülürmüş. Kara Kemal tüm bu işleri gönüllüce hizmet için yaptığını söylese de hükümette resmi bir makamı olmadığından salt fırka yöneticisi sıfatıyla bu işlere girişmesi parti çevrelerince de tartışılmaya başlanmış.


İttihatçılar 1917 yılındaki kongrede Kara Kemal'i hesaba çekerler tüm bu iaşe işlerine dair. Kara Kemal kürsüye çıkar ve tüm yaptıklarını iktisadi türkçülük adına yaptığı beyan ile yolsuzluk iddialarını reddeder. Devamında unun kıyyesinin 7 kuruşa malolduğunu satışının 7,5 kuruşa yapıldığını (ekmek başına beş para diyenler de var) kendi ekibinin gönüllülerden oluştuğunu ve maaş almadığını, bu aradaki 0,5 kuruş kârdan dolayı fırkanın elinde 750.000 lira biriktiğini söyler. Yani İttihat ve Terakki Fırkası'nın kayıtdışı 750.000 lirası mevcuttur ki bu tarihten 7 yıl sonra İş Bankasının Atatürk'e ait 250.000 lira ile kurulduğunu düşünürsek paranın büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkar.


İktisadi Türkçülük paradan anlamayan mamalakların romantik ideolojik düşleriyle biçimlendiği için kongre bu paranın bir vakfa vakfedilmesine ve bu yolla milli bir türk bankası kurularak bu para ile o bankaya iştirak edilmesine karar verir. Kara Kemal de İaşe Nazırı ünvanıyla hükümete dahil olarak ikilik izale edilmiş olur. Kurulan banka İktisat Bankası'dır ki bunu aynı dönem kurulan Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası ile karıştırdım yazımın ilk halinde. Savaşın bitiminde Kara Kemal'in doğrudan veya dolaylı olarak kontrol ettiği sermaye miktarı iddialara göre 1 milyon 200 bin lira civarındadır.


1919 yılında ittihatçılar üç husustan yargılanırlar: fırkanın hükümete müdahelesi(kendi hükümeti yanlış olmasın), ermeni tehcir ve taktili, savaş dönemi iaşe yolsuzlukları. Bu para da dava mevzu olur. damat ferit hükümeti bir kanun-ı muvakkat çıkartarak bu 1 milyon 200 bin liralık sermayenin bir milyon civarını hacılayıp kendi adamlarına dağıtır. Ancak Kara Kemal baştan beri millicilerle çalıştığı için anadolu hareketinin kazanması ile birlikte tekrar teşkilata ve sermayeye sahip olur. Rivayetler 1923 gibi 2 milyonluk bir meblağı işaret eder. Mustafa Kemal 1923 izmit gezisinde, ki seçimler öncesi nabız yoklama gezisidir bu, sadece gastecilerle değil Kara Kemal ile görüşür. Konu İttihatçıların pozisyonudur. M. Kemal, Kara Kemal'e İTF olarak seçimlere giremeyeceklerini ama birey olarak kendi fırkasında yer bulabileceklerini söyler.


Kalan İttihatçı kadro toplanır ve şimdilik M. Kemal'e rakip çıkmamayı kararlaştırır. Oysa Mustafa Kemal kendi içinden çıktığı örgütü çok iyi tanımaktadır. Sabırlı bir şekilde vaktini bekler. 1926 İzmir Suikasti olayı patladığında sıra Kemalistlere dahil olmak yerine bağımsız İT düşüncesini devam ettirmeyi tercih eden kadroya gelir. 1926 Ankara İstiklal Mahkemesi de ittihatçıları, ermeni katliamı hariç, 1919 yılında yargılandıkları konulardan yargılar, suikastten değil. İroniktir ki 1919'daki yargılamayı yapan mahkeme kemalistlerce vatan haini ilan edilmiştir. Aslında bu mahkeme kumpasında bir numaralı hedef Küçük Efendi, yani Kara Kemal'dir. Ama o bu soytarılıktan canına kıyıp sıyrılır. İntiharının ardından iktisadi türkçülük gayesi ile toplanmış sermaye yeni efendilerce gaspedilir. 



İstiklal Mahkemesi'nin meşhur alileri ve reşit galip. Atatürk'ün tetikçileri.


İttihatçı sermayesinin ele geçirilmesinde takip edilen yönteme bir diğer güzel örnek Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası'nın, yani en büyük İttihatçı bankasının iç edilmesidir ki, olayın içyüzü sırf bu banka hakkında yazılan tezlerde dahi görmezden gelinir. Sırf yazılmış olmak için yazılmış ve Türkiye'de üniversitelerin niye kapanıp tekraren yapılandırılması gerektiğine delil teşkil edebilecek bir bilimsel yazı örneği için http://iibf.marmara.edu.tr/dosya/fakulte/iibfdergi_2009_2/oktar-varli.pdf


1917 yılında bu banka kurulduğunda hedef savaşın ardından bu bankanın devlet bankası, bir tür merkez bankası haline gelerek Osmanlı Bankası'nın yerini almasıydı. Ancak savaş mağlubiyetle kapanınca bu mümkün olmadı. Bu mümkün olmadı ama banka ve sermayesi de yok olmadı. Yani ortada takriben 2 milyon sermayeli bir banka mevcuttu. Burada tekrar İş Bankasının 1924'de 1 milyon lira -aslında gerçekte sadece Atatürk'ün 250 bin lirası- sermaye ile kurulduğunu (kuruluş hikayesini de ayrıca anlatmak lazım) hatırlamalı. İtibar-ı Milli arzulanan seviyede olmasa dahi faaliyetine devam etmekteydi.


Ancak İş Bankası'nın büyümesi, ülkemizin gururu olması lazımdı. Ağustos 1926 Ankara İstiklal Mahkemesi'nde Atatürk'ün kıçını öpmeyen ittihatçı kadronun tasfiyesinin hemen ardından 1927 yılında çıkarılan yasa ile 2 milyon sermayeli İtibar-ı Milli Bankası yine 2 milyon sermayeli İş Bankası'nca yutuldu. Yani mahkemenin ardından boşta kalan mal mülke kanun eliyle el konulup bu mal mülk özel sermayeli bir bankaya aktarıldı. Kitaplara baktığınızda bulabileceğiniz genel açıklama bankanın faaliyetlerinde başarı kazanamadığı için o bankayla iş ilişkisi olanlar mağdur olmasın diye İş Bankası ile birleştirildiğidir. Yani kitapları okursanız devletin İtibar-ı Milli Bankası'na el koyarak iyilik yaptığını sanabilirsiniz. Oysa bu durum kabul edildiğinde eğer bu banka zarardaysa sermayesinin tamamı nasıl oluyor da iş bankası sermayesine dahil oluyor ve 2 milyon sermayeli iş bankası bir anda 4 milyon sermayeye kavuşuyor sorusu yanıtsız kalır. Zira gerçekte öyle olsa hiç kuşkusuz sermayenin gerçek değeri üzerinden İş Bankası sermayesine eklenmesi icap ederdi. Hangi salak banka değersiz bir sermayeyi kendi sermayesine ekler ki?



Kemalistlerce -herhalde- fetih hakkı kuralı gereğince el konulan itibar-ı milli bankası'na ait bir hisse senedi. 

Yazıya savcının Kara Kemal hakkındaki iddiası ile başladık cellatların onun ölüsü üzerinden verdiği kararla bitirelim:

"...vakfiyenin feshini, şirketlerin tasfiyesi ve nasıl idare edileceklerinin hükümete bırakılması, para, eşya ve mücevheratın da devlet hazinesine devri..."

12 yorum:

Adsız dedi ki...

Güzel. Bu konularda kalem oynatan, Osmanlı döneminde burjuvalaşma ve etnisite, Fatma Müge Göçek'in İmparatorluğun Çöküşü Burjuvazinin Doğuşu kitabı var. Okudun mu?

Adsız dedi ki...

Mustafa Kemal'in İttihatçılardan ayrılıp kendi başına hareket etmesine neden olan şey nedir? Fikren İttihatçılardan pek farkı yok. Sırf kişisel hırslar mı etkili?

Adsız dedi ki...

Mustafa Kemal'in mason localarını kapatırken doktoru ve namlı mason mim kemal öke'ye söylediği bir söz vardır: prensiplerini kendi belirlemediğim hiçbir yerde işim olmaz diye. O ittihatçılarla terfi yolu o olduğu için birlikte olmuştur. Fikri yakınlık gözükse bile M. Kemal kendi fikriyatı haricinde hiçbir şeye kıymet veren biri değildir.

e.o.

Adsız dedi ki...

Hayır o kitabı okumadım. Rastlarsam edinmeye çalışırım. Ama türk siyasi yazınında bu konuda gözlemlediğim temel bir hata var. Türk milli burjuvazisinin oluşumuna dair kalem oynatanlar genelde osmanlı'da zaten bir burjuva sınıfı olduğunu atlıyorlar. Bizde aslında burjuvazi yaratılmadı, dini ve milleti değiştirildi.

e.o.

Adsız dedi ki...

Fatma Müge Göçek'in çalışmasında bu kusur yok. Osmanlı burjuvazisinin iki şekilde teşekkül ettiğini söylüyor: 1) Devlet memurluğu yoluyla yükselip servet edinen Müslümanlar 2) Batı ile ticari ilişkiler kullanarak zenginleşen Gayri Müslimler. Burjuvazi içindeki bir dini/etnik ayrımın imparatorluğu çöküşe götürdüğünü ileri sürüyor. Bol bol da ampirik örnek kullanmış.

Adsız dedi ki...

Hmm o halde muhakkak edinip okumam lazım. Çok teşekkürler.

e.o.

teori dedi ki...

kemal tahir'in de bir kitabı var bu konuda. kurt kanunu adı. kemal tahir'in gözünden birazda marksistçe bir bakış döneme.

Adsız dedi ki...

http://www.scribd.com/doc/46208011/Burjuvazinin-Yukseli%C5%9Fi-%C4%B0mparatorlu%C4%9Fun-Coku%C5%9Fu-Fatma-Muge-Gocek

Adsız dedi ki...

Sermaye sahibinin dini ve mileti el değiştirmiş olsa da komprador olmaktan öteye gidemedi. Bu nedenle gayrimüslimin ötesine berisine parantez açıp komprador yazmanın pek bir manası yok veya manidar da diyebiliriz.

ebedi olur dedi ki...

zamanlama manidar diyorsun yani.

Adsız dedi ki...

Hocam Kara Kemal'le ilgili baya okuma yaptım, kendisinin memur kökenli olduğunu biliyorum lakin hangi okuldan mezun olduğunu, nerede çalıştığına, cemiyete nasıl katıldığına ilişkin bilgilere bir türlü erişemedim. Bu konuda bilginiz varsa ve paylaşırsanız çok sevinirim. Keza bu bilgilerle beraber hiç bulunmamış bir belge arşivinin elde edilebileceğini düşünüyorum.

ebedi olur dedi ki...

ne yazık ki. murat bardakçı geçenlerde ölen erol şadi erdinç'in ittihat ve terakki hakkındaki çalışmalarının bahara doğru işbankası yayınlarından çıkacağını söyledi belki oralarda bir şeyler bulunur. teke tekte izlediyseniz kendisi bu konunun uzmanıydı.