5 Eylül 2011 Pazartesi

İsmet Paşa Bu Hanımlar İnkılap İçin İthal Edildi

02.10.2010 00:39

   ankara başkent ilan edildiğinde küçük bir bozkır kasabasıydı. 1916 yılında büyük bir yangın geçirmiş ve savaş koşulları nedeniyle yangının sebep olduğu hasar giderilememişti. hoş ermeni taş ustaları bir gece ansızın göç etmeye karar verdiği için istense de onarma imkanı yoktu ya neyse. oysa burası yeni cumhuriyetin başkenti olacaktı. ona göre görkemli olması lazım gelirdi. görkem maddi ve manevi iki parçadan müteşekkil bir yapı idi. maddi bölümü vergilerle mergilerle tedarik edilebilirdi. ancak manevi buutu olan muasiriyyet kesbetmiş harsın inşası nasıl mümkün olacaktı? emparatorluğun tüm muasırlığı payitahtta toplanmıştı. garb moderniyyeti ile teşrif etmiş müslim ahali sadece orada mevcuttu. kaldı ki onların ciddi bir kısmı da muasırlığın esas sahibi olan ehli salip istanbul'a geldiğinde onlara iltihak etmiş ve anadolu'nun zaferinden sonra da kaçmıştı. ulu önder'in önündeki devasa sorun buydu işte: başşehre uygun, garbi muasır moderniyyetle uyumlu alafranga bir küçük burcıva muhiti yaratılması. ki özeti modern hanım sorunu idi.

   seçilen yol, hanımların sosyal hayata ithalini gerektiriyordu. devir erkeklerle konuşacak salon hanımı gerektiriyordu. hanımsız bir burcıva inkılabı komedya olmaya mahkumdu. oysa o zamanlar zavallı anadolu'da toplu iğne, tarım makinası, traktör ve salon hanımı üretecek bir sınaii mevcut değildi. istanbul'dan getirilmesi düşünülebilse de hem kıt olması hem de münakalat imkanlarının kötü olması nedeniyle çok sayıda getirilmesi mümkün olmuyordu. o koşullarda izmir iktisat kongresi kararlarından feragatle ithal yoluna gidilmesi zaruriydi. bu kapsamda inkılap için macaristan'dan konsomatris ithal ettik. konsomatrisler yine atatürk'ün ricası ile seçkin bir burcuva muhiti yaratmak amacıyla ankara'da lokanta açmaya istanbul'dan gelen gürcü karpovitch'in `karpiç` lokantası adına gümrüklenerek gönderildi.

   ithal olunan hanımların etkisi hemen hissedilmeye başlandı. tüm ekabir toplanıp karpiç'e yemeğe gitmemiz zaten usuldendi. şimdi ise yemek yanında salon hanımlarıyla sohbet denemeleri eklenmişti. ancak bu hanımların etkileri sadece olumlu değildi. henüz devrimlere yeterli uyumu sağlayamadığı için karpiç gezilerinde beylerine eşlik edemeyen hanımlardan kıskançlık nidaları yükseliyor, ata bunları dinledikçe bekarlığına tekrar sevinip şen kahkahalar atıyordu. bir diğer rahatsızlık konusu vardı ki daha ciddiydi.hemen hemen tüm kadro trablusgarp savaşı ile başlayıp kurtuluş savaşı ile sonlanan 11 yılda gençliğini vatan uğruna heba etmiş insanlardı. yani yaşatmak için yaşamaktan vazgeçmişlerdi. öyle ki yirmisinde bıyıkları yeni terlemiş bir genç olarak cepheye giden mülazımıevvel nerdeyse otuzlarında ortayaşlı bir miralay veya mirliva olarak dönmüştü geriye. bu insanlar gençliklerini yitirdiklerini yeni yeni anlıyorlardı. ve bunu macar konsomatrislerin şuh kahkahalarını duydukça daha da elem dolarak hissediyorlardı.

   bu durumda verdikleri ilk tepki askeri idadi günlerine geri döndüklerini hayal etmekti. bu insanlar tüm ergenlik dönemleri boyunca meçhul bir aşka şiir yazmış aklı beş karış havada saplar olarak kendileri aşk şiirlerinin en büyük şairi sanıyorlardı. bir kadına değmeden onbin dize divan yazmışlardı aşka dair. doğuştan romantiklerdi hesapta ve bunu macar konsomatrislere kanıtlamaya uğraşıyorlardı. bu uğurda koskoca jeneraller, mebuslar, vekiller hatta başvekiller çocuğa dönüşüyordu. ulu önder asla bu hale düşmedi. o her zaman masasında içten bir tebessüm ile insanların eğlenmesini seyreder, arada sabiha'yı tavana ateş ettirir, arada kadeh kaldırıp `eğleniyor muyuz gençler` diye sorar, ama her daim herkesin neşeli olmasını sağlamaya çabalardı. o yüzden meydana gelecek fecaati hiçbirimiz tahmin edememiştik.

   hiç unutmam 18 ocak 1927 salı akşamı idi. gece 21 sularında vaşington sefirimizden amerikan senatosunun lozan anlaşmasını onaylamayı reddettiğine dair bir şifreli telgraf gelmişti. ulu önder amerikan demokrasisine ve onun adem-i merkeziyetçi idaresine oldum olası hayranlık beslediği için morali bozuldu. bozulan moralini düzeltmek maksadıyla karpiçe gitmemizi emreyledi. masamıza ilerlerken mekanın tıka basa dolu olduğunu gördük. ileride bir masada ismet paşa son günlerde alışkanlık haline getirdiği üzere yine madame hunyadi yanoş ile sohbet ediyordu ki, biz aramızda kendisine -kanije bölgesinden geldiği için- tiryaki yanoş paşa derdik, sıkı bir kokainman olan kadın kafası hayh şuh kahkahalar atıyordu.

   başvekilin bir baş selamı verip bizi umursamazcasına sohbete devam etmesi gözümüzden kaçmadı. mavi gözlü bozkurtun gözündeki anlık parlama da kaçmadı ama doğrusu onu avizenin yansımasına vermiştim. biz kendi halimizde çok partili  rejimin türk demokrasisinin gelişimine nasıl zarar vereceğini tartışıyorduk. hatta adliye kaleminden kanadoğlu beyin mahdumu küçük sabih'de sanki anlarmış gibi çok partinin zararlarını dinliyordu. ismet paşanın masasından gittikçe daha üst tondan kahkahalar yükseliyordu. artık rahatsız edici boyuta varmıştı ki gazi paşa, "fatih" dedi, "fatih ben ölürsem işbankası kârındaki hissemden bu zırtapozun çocuklarının okul masrafları da karşılansın" rakısından bir yudum alıp devam etti: "bakınız beyler bu adamın daha yeni çocuğu oldu. hiç olmayan bir isim verelim istedi. er-dal adını üretene kadar göbeğimiz çatladı. sonuçta ben tanrı değilim (hemen astağfirullah paşam dedik masaca). şıp diye, yarattım madem/ ismin olsun adem diye isim bulamam. daha birkaç aylık sıbyanı evde dururken, hanımı eza cefa çekerken burada başka kadınlarla gönül eğlendiriyor. her türlü gazi koşusu bahsine girerim ki genç bir harbiye talebesi gibi kur yapıp şiir okumakla meşgul. bu adam çocuklarının okul masraflarını barda pavyonda yer. bunu dahi bizim düşünmekliğimiz icab eder. hem yahu biz bu konsomatrisleri şahsi emellerimiz için getirmedik ki. biz bu konsomatrisleri inkılap için getirdik..." rahmetli sevgisinde nasıl hudutsuzsa kızgınlığında da aynı derece hudutsuzdu.

   tam o anda çakmak çakmak gözleri `tunalı hilmi` beyin gözleri ile kesişti. tunalı hilmi merhum sabahtan içmeye başlamış zom olmuştu. onun gözlerine bakarak tekrar "inkılap" dedi vurgulayarak. tunalı hilmi bey bir anda ayağa fırlayarak `ismet` diye bağırdı. sadece ismet paşa'nın değil tüm karpiçtekilerin gözleri ona döndü. yine ismet diyip soluklandı ve ekledi: `ismet paşa bu hanımlar inkılap için ithal edildi`, senin yalıçapkını kurların için değil. ismet lafzından sonra verdiği boşluk sözün esas sahibinin kim olduğuna şüphe bırakmıyordu. bıçakla kesilebilecek sessizlik, ismet paşa'nın kıpkırmızı bir yüz ile masadan apartopar kalkış gürültüsü ile sona erdi. mösyö karpitchov orkestraya bir işaret çaktı. beyaz rus orkestrası korkudan yanlışlıkla çar ordusunun "çarigrad`:istanbul` bizim olacak" marşını çalmaya başladı.

   işte o geceden sonra ismet paşa'yı bir daha gece hayatında gören olmadı.

   `fatih rıfat ülküman`- türk kadını dergisi aralık 1954 seçme ve seçilme hakkı 20. yıl özel sayısı, atatürk ve aile

   P.S. ülküman üstad kuşkusuz ismet paşa ile çok fazla fikri ayrılığa düşmüş biri değildir. ancak 1954 mayısında demokrat partinin ezici seçim zaferi sonrası, kasım gülek tek tek evleri arayıp; kalkın ey ehli vatan, yenildik ama ezilmedik, mücadeleye devam telefonları açtığı esnada uyku ilacı içtiği için gelen telefonu yanıtlayamamış ve umut dopingi alamamıştır. çoğu türk entelcansiyası gibi o da bir an için düştüğü umutsuzluk çölünde adnan menderes serabına yakalanmıştır. bu anekdot o serabın eteklerinden tutma ümmidinin yazıya gelmesinin neticesidir.

   ama çok şükür ki 1955 paskalyasında evine ziyarete gelen üç bilge subay ona istikbalde en gür sedanın yine ismet paşa'nın sedası olacağını müjdelemiştir. bu subaylardan biri maaşının azlığı nedeniyle bir züccaciyecide avize tasarımı yapmakta olup o sırada tasarladığı modelin ismini ilk kez ülküman hoca ile paylaşmıştır: `dokuz ışık`.

Hiç yorum yok: