5 Eylül 2011 Pazartesi

Hey You


15.09.2009 13:34

   pink floyd, homeros zamanında yaşıyor olsaydı odysseia'da sirenlerin söylediği şarkı bu olurdu.

   yolculuk, serüven hali. hani uzun bir yolculuğun herhangi bir anında, hani yorulurda bir duvara dayanıp soluklanmak istersiniz. yolculuğun kendisi hayat gibi çoğu zaman anlamsız ve bunaltıcı gelen bir yolculuksa yorulmakta o kadar kolay. sen bir duvarın bu tarafında bunalmış soluk almaya uğraşırken, duvarın öte tarafından belli belirsiz bir ses duyarsın müzikle karışık "hey you" diyen.

   önce rüzgar herhalde der, geçiştirirsin. sonra yinelenir şarkı: hey you, out there in the cold getting lonely, getting old. can you feel me? bana mı sesleniyor acaba dersin içinden, yok canımlarla yanıt vererek. yanıt duvarın öte yanından gelir: hey you, with you ear against the wall, waiting for someone to call out, would you touch me? ...hey you... alabildiğine yalın ve insancıl çağrı hitabı. hey you, would you help me to carry the stone? diye sorduğunda sen de duvarın kendi tarafındaki bir tuğlayı kenarlarını kazıya kazıya çıkarmaya uğraşırsın.

  duvarın öte yanında görmeyi umduğun nedir? bu şarkının çekiciliği orada ki nesne bölümü boş bir ummaktır kovaladığın. nihayet duvarın öte yanını gördüğünde beklentinin olmadığı, kalıpların olmadığı, söylenen sözlerin ikircikli anlam filtrelerinden geçmediği, sadece hey you dendiğinde hey you denilen bir yer görürsün.

   sonsuzluk kadar uzun gelen bir zamandan sonra ne yazıkki şarkının henüz bitmediğini anlarsın. "but it was only fantasy. the wall was too high, as you can see." diye devam eder. pink gözlüklerinin altından baktığında floyd kasırgası gibi karanlık bir gökyüzünü görürsün. sesini duyduğun insanın mutsuzluğa aşık olduğunu anlarsın. bu sorun olmaz çünkü sen hey you'nun peşinden gelmişsindir love you'nun değil. sonra bunun bir şarkı olduğunu anladığınız an gelir. hissettikleriniz size ait değildir. şarkıyı dinlerken, şarkı olmuş cebrail vasıtasıyla allahın kendisine vahyettiği hisleri nakleden bir peygamber gibi olduğunuzu anlarsınız.

   evet durduğunuz yerde kalıplar yoktur, yerin kendisi yekpare kalıptır. geçmişin geleceği belirlediği, insanların cinsiyetlerinin ötesinde anlamının olmadığı, kişilerin kendilerine ait doğruları dışında varolmadığı bir muhafazakâr orta anadolu cehennemi. yıktığını zannettiğin bricklere inat duvarın tekrar tekrar örüldüğünü anlarsın. kandırmak ve kızdırmak arasında bir seçim seni bekler. kandırmak, idare etmektir ve kandırmaktan yorulup duvara dayandığın gelir aklına, kızdırmayı seçersin. zaten cebrail çoktan başka bir şarkıyı vahyetmeye başlamıştır. ve sen kendi başına şarkının sonunu söyleyerek devam edersin yolculuğuna "hey you, don't tell me there's no hope at all..."

   hey you, homeros kadar güzel yazamasak bile, binlerce kişisel odyssey'de ne zaman yorulup dayansa bir duvara insanlar, duyan olsa da olmasa da  çalıyor. belki o yüzden bu kadar çok seviyoruz. no hope'a yanıt şarkının kendisi çünkü. "together we stand, divided we fall" ise bizim meşhur susma sustukça sana gelecek'e benzer. ağızda slogan olarak iyi durur ama o kadar işte. yaşam hep tek başına başlanmış ve öyle sonlanacak bir serüvendir zihinlerimizin derinlerinde çünkü.


Hiç yorum yok: