28 Eylül 2011 Çarşamba

Yurttan Haberler

9.6.1929

Bir adam boğazını keserek kendini öldürdü

Karagümrük'te oturan kantar memurluğundan mütekait Cemalettin Efendi son günlerde büyük bir sefalete düçar olmuş, karnını doyurmak için sakalık yaptığı halde gene ekmek parasını çıkaramamıştır.
Bu sırada Cemaleddin Efendiden 10 lira yol vergisi istemişlerdir. Bu parayı veremediğinden yolda çalışmak için kendini Beykoz'a göndermişler, fakat oradan kaçıp gelmiştir.
Bu kadar sefalete tahammül edemeyen zavallı adam nihayet evvelki akşam eski bir yatağan bıçağı ile boğazını kesmiş ve ölmüştür.

Kazım Paşa Hz.nin dünkü ziyaretleri

Büyük Millet Meclisi Reisi Kazım Paşa Hz. fırka binasını gezmiş, üst katta yapılan yeni salonları görerek demiştir ki:
- Çok güzel. Evvelce de bu binaya gelmiştim; gerek temizlik, gerek mefruşat ve saire itibarile çok değişmiş buldum. Hele yeni salonların tenviratını, kamilen yerli malından mefruşatını çok beğendim.
Paşa, Hakkı Şinasi Paşa'ya hitaben şunları ilave etmiştir:
-Tebrik ederim. İsmet Pş Hz. gelince burada bir çay ziyafeti verseniz hep gelirdik.

10 Temmuz'da Kazım ve İsmet paşaların huzuru ile yeni salonlarda bir kabul resmi yapılacak ve müteakiben danslı çay verilecektir.

Hakan Şükür

İnsan sıklık olayların akışına kaptırıyor kendini. Hele hele bu olaylar tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve yavru vatan kıbrıs'ta kutlanan türden olaylarsa bir anda makroların hakimi haline geliyor insan. Mikro bazda bakma yetisi geçici olarak körleşiyor ve o akışın içinde genelle aynı yönde ahkam kesiyor farketmeksizin.

Hakan Şükür bu ülkenin futbol tarihine damga vurmuş isimlerden biri. Hakkında golleri kadar çok tartışmalar yapıldı, yapılıyor. Bir sürü politik fay hattının tam üstünde oturdu, oturuyor. Ama Hakan Şükür diyince benim aklıma bizi bindirdiği dolmuş ve bizim güle oynaya yaptığımız linç geliyor. Tüm toplumca yaptığımız ve sonra da sessizce unuttuğumuz. Öyle ki ne fethullahçılığı, ne borsacılığı, ne de babasının emrinden çıkmaması tartışma dışı kaldığı halde o olay çoktan gömüldü zihinlerimizde. Sanki Doğu Ekspresinde Cinayet romanındaymış gibi elbirliği ile cinayeti unutmayı seçtik.

Şimdi anlatınca inanması zor geliyor ama bütün ülke sırf o istiyor diye 18 yaşında bir kızın sırtına yüklendik O'nunla evlensin diye. Fethullah Gülen'inden Tansu Çiller'ine tam da doksanlar türkiyesine yakışan ucube bir koalisyon; milyonlarca insan, etkili ve yetkili zevat, tüm medya, 18 yaşında bir kıza bu hayat memat meselesi dedik. Hakan Şükür'ün Torino'ya gitmemek için sarıldığı bir ipten Prens Ranier-Grace Kelly aşkı inşa ettik.

Zavallı artık nasıl bir cehenneme düştüyse sadece üç dört ay dayanabildi ve kaçtı bizim onu tıktığımız cehennemden. Biz çoktan Hakan Şükür büyük topçu ama çok duygusal bölümüne geçtiğimiz için macerada artık ilgilenmiyorduk daha bir kaç ay önce Hakan'la evlensin diye dualar ettiğimiz kızın akıbetiyle.

O cinayet gecesi artık unutuldu gitti. Geriye fellini filmlerine benzer kitsch filmi kaldı sadece.


Hakan Şükür şucudur bucudur bilmem, ilgilenmem de. Ama bilirim ve şehadet ederim ki Hakan Şükür, kendisinin teorik infazından dört yıl sonra fiziki ölümü de gerçekleşen bir kadının ardından, hani vakti zamanında aşkım aşkım diye dünyaları yıkmasını bir yana koydum, eski bir tanıdık vasfıyla dahi rahmet dilememiş bir insandır. Değil fethullahçı ashabül kiram olsa ne yazar.

25 Eylül 2011 Pazar

Haraşo

Moskof kominislerinin türk toplum yapısına vaki taarruzunun sadece doksan sonrası ile sınırlı kalmadığının şifresidir haraşo. Malum meclis Ankara'da ilk açıldığında dış alemden pek kimse iplemez onu. Öyle olunca ihtilalciyi ihtilalci tanır hesabı bolşeviklerden ve ittihatçılardan sevdalımız olan afganlardan ibaret kalır kordiplomatik erkan. Hatta meclistekiler tek bağımsız islam devleti biziz diyince ulu orta yerlerde, afgan elçisi be pezevenkler o zaman biz neciyiz ki burada yanınızda duruyoruz der.

Bolşevik Rusya elçisi tek başına gelmez elbet Ankara'ya. Koskoca sefaret heyeti ile birlikte gelir. Katipler, çalışanlar, eşler ve çocuklar. Yine bolşevikler alışık olunmayan şekilde kadın çalışanlara da sahiptir ve alışık olduğu şekilde türklerin gözleri yuvalarından oynar rus hatunları görünce. Zaten çük kadar bir kasabadır Ankara ve kısa sürede her yerde bu ruslar ve onların maceraları terennüm edilmeye başlanır. İşte haraşo bunlardan en şuh olanın, en afetidevranın kod adıdır. Zira haraşo ruscada güzel anlamına gelirmiş.

Millet meclisi evet memleketi kurtarmakla meşguldür tarih kitaplarına göre ama bu fazla zamanını almamaktadır aslında. Öyle olunce gündelik şehir dedikoduları meclisin ana faaliyet mevzularından biri olur ve haraşo ile maceralarının hesabı hem de gizli oturumda Mustafa Kemal'den sorulur. Haraşo'dan geriye adına yakılmış, bolşeviklerin geleneksel toplum yapımıza koyduğu dinamiti kanıtlayan bir beste kalır:

Moskova'dan çıkınca
Ankara düştü sevince
Haraşosun, haraşo
Aman bolşevik kızı

15 Eylül 2011 Perşembe

Konak Sineması ve Platoon

Şehirde televizyon öncesi çağdan kalan tek sinema salonu Konak Sinemasıydı. Hani localı-mocalı kocaman bir salonu, kocaman bir perdesi olan eski tip sinemalardan. Hmm yanlış oldu. Daha doğrusu sikiş sinemasına dönüşmemiş son sinema salonuydu. Zaten dört tane mi ne vardı şehirde. Diğerleri pornocuya dönerek ayakta kalmaya uğraşırken, Konak, arabesk ve kemal sunal iki film birdenleriyle dayanmaya uğraşıyordu. İlk kez bir sinema filmini burada izlediydim. Yıl 1983 filandı galiba çünkü film Çarıklı Milyoner'di ve hemen öncesinde de bir ferdi filmi vardı bol ağlatanından.

Hani bu tip amiral battılarda müesseselerin en son denemelerinden biri de kalite denemesidir. Yani kalite silahıyla batışı engellemeye çalışırlar. İşte Özal televizyon üzerine yatırımlar yapıp savaşta o an için son viraj dönüldüğünde Konak Sineması da kalite silahını çekti. İyi amerikan filmleri getirmeye başladı. Başladı derken eskiden filmler vizyona girdikten bir yıl sonra bizim sinemalarımıza gelebilirse yuppi çok erken geldi artık gelişmiş ülke sayıyorlar bizi diye bayram ederdik, inanmayan o zamanın gaste arşivlerine baksın.


sinema şu anda kendisinden çok önünün bilimum bölücü ve yıkıcı akım basın toplantısına ev sahipliği yapmasıyla meşhur.


Her sinemanın afişlerinin ayrı bir yeri vardı. Sırayla baka baka okula giderdim. Orta Son zamanı şehrin en işlek caddesindeki Konak afiş tahtasında onun afişini gördüm. Aşağıdaki resmin biraz daha büyüğüydü galiba. Çapraz iplerle bağlanmıştı ve ve willem amcanın o muhteşem duruşu.


willem dafoe'nin hem isyanı hem tevekkülü tek karede meczetmiş muhteşem duasal duruşu.

Dafoe'nin dizlerinin dibinde ise "Savaşta ilk kaybedilen masumiyettir" yazıyordu. Günlerce her önünden geçtiğimde durup seyrettim afişi. Ne anlatmaya çalıştıkları anlamda Vietnam'ı, ne de Stone'un ne demeye çalıştığını anlasam da şu yakarış ve o yazı aradan yirmibeş yıldan fazla geçmesine rağmen o ilk gördüğüm anki tazeliğiyle durur zihnimde. Hâlâ savaşta ilk kaybedilen masumiyet ve hâlâ leyleğin ömrü lak lak hesabı savaşan taraflar aksini iddia etmekle harcıyorlar insanlarını.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Kara Kemal Yahud İktisadi Türkçülük 101 Yahud İtibar-ı Milli Bankası'nı Kim İç Etti

"...tabancayı beynine sıktığı dakikaya kadar gayesine varmak için menfi ve karanlık yollardan giderek bir an emellerinden feragat etmemiştir..."


1926 Ankara İstiklal Mahkemesi'nin açılışında savcı Necip Ali, O'nu, Küçük Efendi'yi (Büyük Efendi Talat Paşa idi) böyle tanıtıyordu ve sanık bölümünde mevcut dava arkadaşları koskoca Kara Kemal'in öldüğünü bu cümle ile öğreniyorlardı. Yalnızca o, bu komedi başlar başlamaz işin nereye varacağını komitacı içgüdüleri ile anlamış ve bir kümeste kıstırılan kurt, maskara olmaktansa kendini öldürmeyi tercih etmişti. Kara Kemal ile birlikte salt İttihat ve Terakki'nin dirilme umutları değil İktisadi Türkçülük ameliyemizin başlangıç dönemi de sona ermiş oldu.


Milli Burjuvamızın adına anıt dikmesi gereken iktisat pratisyeni Kara Kemal Bey nam-ı diğer Küçük Efendi


Tanzimat'ın en büyük eksiği nedir deseler herhalde ilk olarak iktisadın önemine bigâne şahısların yönettiği bir süreçtir demek gerekir. Bu nedenle burjuvanın şahlanış yüzyılında imparatorluğun diriltim çabalarında ekonomi ayağı eksik gelişmiştir. Daha doğrusu gelişen olaylar sonucu dini ve etnik temelli bir burjuva sınıfı oluşmuştur. Gayrimüslimler üzerinden teşekkül eden (komprador) burjuva sınıfının monarşiye karşı vermesi gereken mücadele tez elden dini ve ulusal temeller üzerinde yükselir hale gelmiştir. Burjuvanın yeteneksiz monarşiye karşı verdiği savaş, aptal türk idarecilerine karşı yunan ve ermeni milletinin bağımsızlık çabasına dönüşmüştür. Osmanlı'nın tasfiye döneminde yaşanan etnik boğazlaşmalar iktisadi temellerinden ayrı düşünülemez.


İttihat ve Terakki'nin türkçülük akımında en başta gelen çabalamalarından birini de ekonomi alanında göstermesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. Tepe kadroda iktisat ve maliyeden anlayan tek adam olarak tanınan Cavit Bey, adeta ekonomi mesihi gibi tüm ülkeyi gezmiş ve müslimlere iktisat dersi vermiştir.


Ancak teorik derslerle müslüman bir sermaye sınıfı teşkili mümkün değildi. Pratik eylemlere ihtiyaç vardı. İşte İktisadi Türkçülük pratiği denince de akla ilk onun ismi gelir: Kara Kemal.


Kara Kemal aradığı fırsatı Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla buldu. Şimdiye benzer olarak İstanbul o dönemde de imparatorluğun yarısından daha fazlası demekti. Yani iktisadi açıdan, imkan ve sermaye bakımından büyüklüğü toplam ülke büyüklüğünün yarısından fazla idi ki çanakkale'ye nerdeyse tüm osmanlı ordusunun yarısından fazlasının sürülmesi biraz da bu yüzdendi. Yine İstanbul tam bir ithal cennetiydi. Sadece üretim imkanlarının olmaması değil sözkonusu olan. Düşünün ki romen buğdayı Konya'da üretilen buğdaydan daha ucuza geliyordu ve bu yüzden yerli buğday meşhur tahıl ambarımızda çürürken şehir ithal buğdayla besleniyordu.


Osmanlı savaşa müttefiklerinden kopuk olarak girdi. Yani Eylül 1915'de Bulgaristan savaşa girip Kasım 1915'de Sırbistan'ın defteri dürülene dek müttefikleriyle bağlantısı yoktu. Bu ithalat üzerinden yaşayan bir ülke için korkunç bir olay. O yüzdendir ki çanakkale'de düşman top mermisi atarken biz ona karşılık insan bedeni attık. Askeri açıdan yıkıcı etkileri bir yana doğaldır ki sivil hayata etkisi de korkunç oldu. Bir anda mal kayboldu piyasadan ve fiyatlar jet hızıyla yükseldi. Daha da kötüsü ulaşım sisteminin bozukluğu nedeniyle varlık içinde yokluk çekilmeye ve yolsuzluk çarkları döndürmeye başladı. Misal Konya'da mevcut buğdayı tek demiryolu hattından serbestçe getirtmek mümkün olmuyordu. Eğer siz tüccar olarak askeri makamlardan bir trenlik sevkiyat izni alabilseydiniz oradan 1 birime aldığınız buğdayı payitahtta 50 birime dahi satabiliyordunuz. Bu korkunç bir kârdı.


İşte Kara Kemal tam o anda bu zilleti fırsata dönüştürsek diye çıktı ortaya. Zaten fırkanın esnaf ayağına baktığı için piyasaya yabancı değildi. İstanbul'un yiyecek komiserliği gibi bir vazifeyi deruhte ederse hem yokluğu, hem de bu kârların yaban ellere gitmesini engelleyeceğine Talat Paşa'yı ikna etti. Böylece emval-i metruke yoluyla ermeni mal-mülkünü müslim halka devir eden ittihatçılar bir yandan da İstanbul iaşesi yoluyla milli sermaye teşkiline girişti.


Artık Kara Kemal koltuksuz bakan hesabı iaşe sorumlusu olarak şehre gelen tüm buğdayı satın alıp değirmenlere dağıtıyor ve un haline gelen mahsulü fırınlara dağıtıyordu. Ama bu işin bir kısmıydı esas önemli olan Kara Kemal bunu kurduğu anonim şirketlerle yaptı: Milli Mahsulat ve Milli Kantariye Şirketi, Milli Ekmekçiler Şirketi vb. Fırka bu şirketlere türklerin hisse alım yoluyla ortak olması için elinden geleni yaptı. Gazetelerde şirketlerin verdiği %100 leri aşan temettüleri duyurdu teşvik olsun diye. Yani koskoca cihan harbinin içinde ayrı bir savaş sürdürüldü.


Ancak bu kârlı işin sonucunda ortaya çıkan artık o kadar büyüktü ki her yanda Kara Kemal ve çevresinin elde ettiği servet konuşulur hale geldi. Şimdi bize garip gelse de o zamanlar partinin hükümet işlerine karışması yanlış bulunurmuş. Yani iktidarda İTF/C bulunsa bile fırka/cemiyyetin hükümet işlerine müdahil olması suç olarak görülürmüş. Kara Kemal tüm bu işleri gönüllüce hizmet için yaptığını söylese de hükümette resmi bir makamı olmadığından salt fırka yöneticisi sıfatıyla bu işlere girişmesi parti çevrelerince de tartışılmaya başlanmış.


İttihatçılar 1917 yılındaki kongrede Kara Kemal'i hesaba çekerler tüm bu iaşe işlerine dair. Kara Kemal kürsüye çıkar ve tüm yaptıklarını iktisadi türkçülük adına yaptığı beyan ile yolsuzluk iddialarını reddeder. Devamında unun kıyyesinin 7 kuruşa malolduğunu satışının 7,5 kuruşa yapıldığını (ekmek başına beş para diyenler de var) kendi ekibinin gönüllülerden oluştuğunu ve maaş almadığını, bu aradaki 0,5 kuruş kârdan dolayı fırkanın elinde 750.000 lira biriktiğini söyler. Yani İttihat ve Terakki Fırkası'nın kayıtdışı 750.000 lirası mevcuttur ki bu tarihten 7 yıl sonra İş Bankasının Atatürk'e ait 250.000 lira ile kurulduğunu düşünürsek paranın büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkar.


İktisadi Türkçülük paradan anlamayan mamalakların romantik ideolojik düşleriyle biçimlendiği için kongre bu paranın bir vakfa vakfedilmesine ve bu yolla milli bir türk bankası kurularak bu para ile o bankaya iştirak edilmesine karar verir. Kara Kemal de İaşe Nazırı ünvanıyla hükümete dahil olarak ikilik izale edilmiş olur. Kurulan banka İktisat Bankası'dır ki bunu aynı dönem kurulan Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası ile karıştırdım yazımın ilk halinde. Savaşın bitiminde Kara Kemal'in doğrudan veya dolaylı olarak kontrol ettiği sermaye miktarı iddialara göre 1 milyon 200 bin lira civarındadır.


1919 yılında ittihatçılar üç husustan yargılanırlar: fırkanın hükümete müdahelesi(kendi hükümeti yanlış olmasın), ermeni tehcir ve taktili, savaş dönemi iaşe yolsuzlukları. Bu para da dava mevzu olur. damat ferit hükümeti bir kanun-ı muvakkat çıkartarak bu 1 milyon 200 bin liralık sermayenin bir milyon civarını hacılayıp kendi adamlarına dağıtır. Ancak Kara Kemal baştan beri millicilerle çalıştığı için anadolu hareketinin kazanması ile birlikte tekrar teşkilata ve sermayeye sahip olur. Rivayetler 1923 gibi 2 milyonluk bir meblağı işaret eder. Mustafa Kemal 1923 izmit gezisinde, ki seçimler öncesi nabız yoklama gezisidir bu, sadece gastecilerle değil Kara Kemal ile görüşür. Konu İttihatçıların pozisyonudur. M. Kemal, Kara Kemal'e İTF olarak seçimlere giremeyeceklerini ama birey olarak kendi fırkasında yer bulabileceklerini söyler.


Kalan İttihatçı kadro toplanır ve şimdilik M. Kemal'e rakip çıkmamayı kararlaştırır. Oysa Mustafa Kemal kendi içinden çıktığı örgütü çok iyi tanımaktadır. Sabırlı bir şekilde vaktini bekler. 1926 İzmir Suikasti olayı patladığında sıra Kemalistlere dahil olmak yerine bağımsız İT düşüncesini devam ettirmeyi tercih eden kadroya gelir. 1926 Ankara İstiklal Mahkemesi de ittihatçıları, ermeni katliamı hariç, 1919 yılında yargılandıkları konulardan yargılar, suikastten değil. İroniktir ki 1919'daki yargılamayı yapan mahkeme kemalistlerce vatan haini ilan edilmiştir. Aslında bu mahkeme kumpasında bir numaralı hedef Küçük Efendi, yani Kara Kemal'dir. Ama o bu soytarılıktan canına kıyıp sıyrılır. İntiharının ardından iktisadi türkçülük gayesi ile toplanmış sermaye yeni efendilerce gaspedilir. 



İstiklal Mahkemesi'nin meşhur alileri ve reşit galip. Atatürk'ün tetikçileri.


İttihatçı sermayesinin ele geçirilmesinde takip edilen yönteme bir diğer güzel örnek Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası'nın, yani en büyük İttihatçı bankasının iç edilmesidir ki, olayın içyüzü sırf bu banka hakkında yazılan tezlerde dahi görmezden gelinir. Sırf yazılmış olmak için yazılmış ve Türkiye'de üniversitelerin niye kapanıp tekraren yapılandırılması gerektiğine delil teşkil edebilecek bir bilimsel yazı örneği için http://iibf.marmara.edu.tr/dosya/fakulte/iibfdergi_2009_2/oktar-varli.pdf


1917 yılında bu banka kurulduğunda hedef savaşın ardından bu bankanın devlet bankası, bir tür merkez bankası haline gelerek Osmanlı Bankası'nın yerini almasıydı. Ancak savaş mağlubiyetle kapanınca bu mümkün olmadı. Bu mümkün olmadı ama banka ve sermayesi de yok olmadı. Yani ortada takriben 2 milyon sermayeli bir banka mevcuttu. Burada tekrar İş Bankasının 1924'de 1 milyon lira -aslında gerçekte sadece Atatürk'ün 250 bin lirası- sermaye ile kurulduğunu (kuruluş hikayesini de ayrıca anlatmak lazım) hatırlamalı. İtibar-ı Milli arzulanan seviyede olmasa dahi faaliyetine devam etmekteydi.


Ancak İş Bankası'nın büyümesi, ülkemizin gururu olması lazımdı. Ağustos 1926 Ankara İstiklal Mahkemesi'nde Atatürk'ün kıçını öpmeyen ittihatçı kadronun tasfiyesinin hemen ardından 1927 yılında çıkarılan yasa ile 2 milyon sermayeli İtibar-ı Milli Bankası yine 2 milyon sermayeli İş Bankası'nca yutuldu. Yani mahkemenin ardından boşta kalan mal mülke kanun eliyle el konulup bu mal mülk özel sermayeli bir bankaya aktarıldı. Kitaplara baktığınızda bulabileceğiniz genel açıklama bankanın faaliyetlerinde başarı kazanamadığı için o bankayla iş ilişkisi olanlar mağdur olmasın diye İş Bankası ile birleştirildiğidir. Yani kitapları okursanız devletin İtibar-ı Milli Bankası'na el koyarak iyilik yaptığını sanabilirsiniz. Oysa bu durum kabul edildiğinde eğer bu banka zarardaysa sermayesinin tamamı nasıl oluyor da iş bankası sermayesine dahil oluyor ve 2 milyon sermayeli iş bankası bir anda 4 milyon sermayeye kavuşuyor sorusu yanıtsız kalır. Zira gerçekte öyle olsa hiç kuşkusuz sermayenin gerçek değeri üzerinden İş Bankası sermayesine eklenmesi icap ederdi. Hangi salak banka değersiz bir sermayeyi kendi sermayesine ekler ki?



Kemalistlerce -herhalde- fetih hakkı kuralı gereğince el konulan itibar-ı milli bankası'na ait bir hisse senedi. 

Yazıya savcının Kara Kemal hakkındaki iddiası ile başladık cellatların onun ölüsü üzerinden verdiği kararla bitirelim:

"...vakfiyenin feshini, şirketlerin tasfiyesi ve nasıl idare edileceklerinin hükümete bırakılması, para, eşya ve mücevheratın da devlet hazinesine devri..."

10 Eylül 2011 Cumartesi

Asker Yüklü Trenler Boş Raylarda İlerler

Meşhur hikayedir: Cemal Paşa, Arabistan padişahı atanıp Mısır'ı fethe gönderilir. Cepheye doğru giderken İskenderun yakınlarında tren yolu bittiğinde diğer hatta ulaşmak için yayan ilerlemeye başlar maiyetiyle. Çamurlu bir araziye geldiklerinde koskoca kumandan çamura batmasın diye bir mehmetçik sırtında taşır onu. Bir asker sırtında giderken müstakbel fatih, ulan biz buraların bu kadar yolsuz izsiz olduğunu nasıl görememişiz, niye buralara yol yapamamışız diye hayıflanır iç sesiyle. Zaten İttihatçılık biraz da kendi memleketine dair zırnık bilgisi olmayan rumelili komitacıların çini-maçini fethetme hülyasıdır.


Aslında Berlin-Bağdat demiryolu diye bir proje vardır var olmasına ama savaş başladığında henüz inşa halindedir. Hatta çoğu yerde inşaat bile başlamamıştır. Savaş nedeniyle bu projeye hız verilir. Tarihimizin always karanlık bölümlerinden biri de bu hattın inşası ve İşçi Taburları meselesidir gerçi. Sakıncalı gayrimüslimlerden teşkil edilen işçi taburlarınca inşa edilir bu hat ve kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde binlercesi ölür bu hat için. Ancak ermeni soykırımı meselesiyle uğraşanlar dahil hiç kimse bu işçi taburları meselesini hakkıyla kavrayamadı henüz. Ne tam olarak sayılarını biliyoruz, ne de tam olarak kaç kişinin öldüğünü. Bildiğimiz alaman müyendizlerinin emrinde, ordumuzun denetiminde ve ordumuzun şerefli bir mensubu olarak ölesiye zorla çalıştırıldıkları, öldükleri, öldürüldükleri bu işte.

Neyse savaşın sonuna gelindiğinde bu hattın da Resulayn'a kadar olan kısmı filan inşa edilmiştir artık. Ancak 1918 Eylül'ünde başlayan türk bozgunu ve geri çekilmede haliyle kurşun adres sormaz, mondros günü hattın bir kısmı ardımızda bir kısmı ilerimizde kalır. Daha sonra fransızlarla Suriye sınırı belirlenirken de bu pozisyon korunur. O sırada haritanın yırtıldığı yere başka bir demiryolu yoktur. Yani eğer Suriye veya Irak sınırına doğru gitmek istiyorsanız, çok sayıda insanı birden nakledeceksiniz el mecbur arada fransız hakimiyetindeki bölgeden geçmek zorundasınızdır.

Doğru düzgün karayolunun veya o karayolunda insan sevkiyatını yapabileceğiniz motorlu taşıtların yokluğunda bu demiryolu stratejik önemdedir ki 1925 Şubat'ında Şeyh Sait Ayaklanması başladığında Türkiye Cumhuriyeti de tam da böyle bir stratejik yardıma muhtaçtır. Ayaklanmayı bastırmak için birliklerini sevkedebileceği en elverişli yöntem demiryoludur. Hemen fransızlarla temas kurulur ve onların izin vermesiyle türk ordusu bu demiryolu boyunca isyan bölgesine sevkedilir. Kuzeyden bölgeye intikal etse pek çok pusuda yıpranacak birlikler güneyden hiçbir saldırıya uğramadan kayıpsız ve hızlıca bölgeye hareket eder.

Ve yazılan kitaplarda Şeyh Sait ile beraber isyan eden kürtler ingilizlerden yardım almakla, dış düşmanla işbirliği yapmakla suçlanırken hiç bir kitapta bizim hükümetimiz fransızlardan yardım almakla, yabancı hükümetle işbirliği yapmakla suçlanmaz. Kanıtsız bir neden-sonuç ilişkisinden hareketle onları suçlamakta beis görmeyiz, bizim kanıtlı işbirliğimizi de görmediğimiz gibi.

İsyancıların savaştıkları tarafa karşı dış destek almalarını ihanetle eşdeğer görürken kendisinin aynı şekilde dış destek almasını eşyanın tabiatı gereği gören devletin tüm hukuku kendi tarafına doğru bükmesindeki inandırma mucizesi muhteşem bir şey. İsyancı sürekli dış mihraklarla işbirliği yapmadığını kanıtlama derdindeyken egemen bunu kendi iktidar hakkının doğal bir bileşeni olarak görür ve bahse değer bile bulmaz.

Bu kadar keçiboynuzu aynı mesel günümüzde de tekrarlanmasa belki yazmaya değer olmazdı. Ama bugün yine bir isyan var devletimize karşı ve yine isyancılar dış mihraklarla işbirliği yapmakla suçlanıyor. Bu sefer de isyancı kürtler İsrail ile işbirliği yapmakla suçlanıyor. Sadece suçlanmıyorlar aynı zamanda bu kanıtlanmış bir suç çoğu insanın gözünde. Hiç şüphemiz yok ki onlar hain İsrail'den yardım alıyorlar ve bu suçlarının katlayan bir ihanet. Peki tam olarak suçları ne? Bize karşı mücadelelerinde İsrail'den askeri yardım almak galiba. Hep aynı şeyle itham olunuyorlar çünkü. Yani bizle savaşmaları tamam kötü bir şey ama üstüne İsrail'den askeri yardım alıyorlarsa bu onları aynı zamanda dabıl hain filan gibi bişi yapıyor.

Gerçekle kısmen oynanması halinde yalanı izole etmek daha kolaydır sanki. Zaten tümörlü hücre gibi sırıtırlar gerçeğin içinde ve hemencecik ayıklanabilirler. Ama gerçek tamamen dönüştürüldüyse işte o zaman işler zorlaşıyor. Zira sağlıklı hücre ile tümörlü hücreyi ayrıştıracak bir referansımız kalmıyor.

O yüzdendir ki Türkiye Cumhuriyeti avrupa ülkelerinden savaşını sürdürmek için mühimmat bulamadığında bunu sağlayabildiği demokrasiyi önemsemez ülkelerden biri İsrail'ken, o kamplara bombalar yağdıran uçaklarınızı modernize ettirdiğiniz ülke İsrail'ken ve gerçek sanki İsrail sizin bu savaşta yar ve yardımcınız değilmişe büküldüğünde nerden başlayıp neyi izah edeceğinizi bilemiyorsunuz.

Heronlar sadece ve sadece isyancıları yenmek için alındı. Pek kimse farkında değil ama oldukça da etkili oldular. Heronların yaklaştığını anladığınız anda mağaralara saklanmak zorundasınız. Yani hareket üstünlüğünüzün ciddi bir kısmını yitiriyorsunuz. Bu bir savaşta az buz destek mi? Size bu aletleri sağlayan devlet sizin tarafınızda demek değil midir? Amma hal böyleyken telefunken oluyor yine. İsrail'den silah aldığı kabak gibi ortada olan bir devlet, bu silah ortaklığı üzerinden isyancılara karşı dış mihraklardan yardım almış, onlarla işbirliği yapmış olmuyor da isyancılar kanıtlanmış hiçbir somut delil olmadan işbirliği yapan hain oluyor. Kaldı ki alsa bile benden farklı ne yapmış olacak?

Ben İsrail'den bu savaşta lazım olan her türlü maddi desteği alıyorum ve hâlâ pirüpak kalıyorum, İsrail düşmanı(?) kalıyorum ama isyancı aynı şeyin sadece lafını ettiğinde hain oluyor. Öyle basit ki mekanizma hem şaşırıyor hem de hayran kalıyorsunuz. Benim bana dayalı meşruiyetim beni peygamberin günah masuniyetine benzer bir muafiyetle donatırken karşımdakini aynı suçla itham etmeme de izin veriyor.

Başbakan heronlarımız nerde lan diye hesap sorduğu konuşmasında hemen bir dakika sonra aynı heronları istediği ülke ile işbirliği yapmakla suçlayabiliyor karşıdakileri ve dinleyen herkes de kafasını sallıyor; evet evet israil'le işbirliği yapıyorlar, ondan yardım alıyorlar, hain bunlar yeni mi duyuyorsunuz sanki.

Dağlara aslanlar gibi roket yağdıran cobralarımızda sembolleşmiş abd desteğini görmezden gelip bir sikoskyden atılan yiyecek paketi üzerinden abd'yi pkk destekçisi olmakla suçlamak kadar basitse gerçek zaten fazla da düşünmeye gerek yok. Biz kimi PKK'ya destek vermekle suçluyorsak, bu savaşta en büyük müttefikimiz bizim. Ama işte işin sırrı burada. Onları tam tersi davranmakla suçlayıp yalnız ve güzel ülkemi devam ettirebilmekte. Dünyanın kendi kendine yeten 7 ülkesinden biri saçmalığını politik bağlamda devam ettirebilmekte. Asker yüklü trenler boş raylarda ilerliyor ve biz hem o raylarda gidip hem de o rayların sahibini düşmanla işbirliği yapmakla suçluyoruz. Bu durumda mantıksal olarak bizimle işbirliği yaptığına göre düşmanımız da kendimiz oluyoruz ama siktiret. 

5 Eylül 2011 Pazartesi

Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan


12.09.2009 02:51

   ne zaman dinlesem böyle boğaza nazır köşkünde elinde dibine gelmiş bir kadeh, pencere önünde hayatın boşluğuna ağıt yakan bir zengin amca canlanıyor gözlerimde. hani bizim oranın adetleri, meşhurdur yaşanmışlıkların pişmanlıkları. yazan adam 3. murat olunca ilk merak ettiğim birileri hafiften türkçe ayarı çekmiş mi yoksa orijinali de bu kadar türkçe mi? eğer onun sözleriyse osmanlıcaya dair tüm bilgilerim ondan önce ve sonra yazmış padişahların eserleriyle birlikte havaya uçuyor çünkü.

   ha bunu yazacak biri varsa o da 3. murat onda sorun yok. oğullarımın çükünü kestireceğim diye 55 gün düğün dernek yapıp hokkabazı, madrabazı yeniçeri yazdıran, 120 den fazla çocuğa babalık yapan, vezirliği parayla satan, paranın ayarıyla oynayan, millet isyan edince kadın yahudi sarrafı onlara parçalatan, alemin ve eğlencenin dibine vurmuş "benim adım kırmızı"daki meşhur murat bu çünkü. o yüzden bu kadar içli sözleri ve yüreğe işliyor. o ağlamasında ben mi ağlayayım.

   ilahi gibi değil. çünkü kendine yakarıyorsun okuduğunda. vurup geçiyor seni, delip geçiyor. bir an bazı kapılar açılmış gibi oluyor önünde. ama bir an. zira yazan bile sonuna kadar açamamışki kapıyı. gözleri hiç açılmamak üzere kapandığında, onlarca cariyesi karınlarında muradın çocukları boğazın dibini boylamış, tıpkı onbilmemkaç oğlunun yay kirişinin ucunda can vermesi gibi. sen de açılan kapının kapanışıyla birlikte hayata dönüyorsun. gaflet daimi, uyanış geçici.


Hey You


15.09.2009 13:34

   pink floyd, homeros zamanında yaşıyor olsaydı odysseia'da sirenlerin söylediği şarkı bu olurdu.

   yolculuk, serüven hali. hani uzun bir yolculuğun herhangi bir anında, hani yorulurda bir duvara dayanıp soluklanmak istersiniz. yolculuğun kendisi hayat gibi çoğu zaman anlamsız ve bunaltıcı gelen bir yolculuksa yorulmakta o kadar kolay. sen bir duvarın bu tarafında bunalmış soluk almaya uğraşırken, duvarın öte tarafından belli belirsiz bir ses duyarsın müzikle karışık "hey you" diyen.

   önce rüzgar herhalde der, geçiştirirsin. sonra yinelenir şarkı: hey you, out there in the cold getting lonely, getting old. can you feel me? bana mı sesleniyor acaba dersin içinden, yok canımlarla yanıt vererek. yanıt duvarın öte yanından gelir: hey you, with you ear against the wall, waiting for someone to call out, would you touch me? ...hey you... alabildiğine yalın ve insancıl çağrı hitabı. hey you, would you help me to carry the stone? diye sorduğunda sen de duvarın kendi tarafındaki bir tuğlayı kenarlarını kazıya kazıya çıkarmaya uğraşırsın.

  duvarın öte yanında görmeyi umduğun nedir? bu şarkının çekiciliği orada ki nesne bölümü boş bir ummaktır kovaladığın. nihayet duvarın öte yanını gördüğünde beklentinin olmadığı, kalıpların olmadığı, söylenen sözlerin ikircikli anlam filtrelerinden geçmediği, sadece hey you dendiğinde hey you denilen bir yer görürsün.

   sonsuzluk kadar uzun gelen bir zamandan sonra ne yazıkki şarkının henüz bitmediğini anlarsın. "but it was only fantasy. the wall was too high, as you can see." diye devam eder. pink gözlüklerinin altından baktığında floyd kasırgası gibi karanlık bir gökyüzünü görürsün. sesini duyduğun insanın mutsuzluğa aşık olduğunu anlarsın. bu sorun olmaz çünkü sen hey you'nun peşinden gelmişsindir love you'nun değil. sonra bunun bir şarkı olduğunu anladığınız an gelir. hissettikleriniz size ait değildir. şarkıyı dinlerken, şarkı olmuş cebrail vasıtasıyla allahın kendisine vahyettiği hisleri nakleden bir peygamber gibi olduğunuzu anlarsınız.

   evet durduğunuz yerde kalıplar yoktur, yerin kendisi yekpare kalıptır. geçmişin geleceği belirlediği, insanların cinsiyetlerinin ötesinde anlamının olmadığı, kişilerin kendilerine ait doğruları dışında varolmadığı bir muhafazakâr orta anadolu cehennemi. yıktığını zannettiğin bricklere inat duvarın tekrar tekrar örüldüğünü anlarsın. kandırmak ve kızdırmak arasında bir seçim seni bekler. kandırmak, idare etmektir ve kandırmaktan yorulup duvara dayandığın gelir aklına, kızdırmayı seçersin. zaten cebrail çoktan başka bir şarkıyı vahyetmeye başlamıştır. ve sen kendi başına şarkının sonunu söyleyerek devam edersin yolculuğuna "hey you, don't tell me there's no hope at all..."

   hey you, homeros kadar güzel yazamasak bile, binlerce kişisel odyssey'de ne zaman yorulup dayansa bir duvara insanlar, duyan olsa da olmasa da  çalıyor. belki o yüzden bu kadar çok seviyoruz. no hope'a yanıt şarkının kendisi çünkü. "together we stand, divided we fall" ise bizim meşhur susma sustukça sana gelecek'e benzer. ağızda slogan olarak iyi durur ama o kadar işte. yaşam hep tek başına başlanmış ve öyle sonlanacak bir serüvendir zihinlerimizin derinlerinde çünkü.


Baladın Sonunda Bitiktir İşin

30.10.2010 19:46

`sabri esat siyavuşgil`'in `cyrano de bergerac`'ı türkçeye çevirirken adeta çevirmediği yeniden yazdığı balad. cyrano'nun da en en sonunda, tıpkı rakibinin işinin baladın sonunda bitmesi gibi, ölüme meydan okuyan baladı bitince biter işi.

şapkamı bir yana atarım şöyle;
sonra çıkarırım beni kıskıvrak
saran şu mantomu. alırım ele
bizim zülfikârı, kını atarak.
gazal gibi çevik, ay gibi parlak.
sana ben şimdiden söyleyim peşin:
artık ne mazeret, ne bir kaçamak;
baladın sonunda bitiktir işin!

hoşuma gitmedi bu muamele!
nereden şişleyim? şu yusyuvarlak
nişanın örttüğü yerden mi, söyle?
yoksa kalbine mi biraz dokunsak?
ama bu düğmeler birer çıngırak!
dokundu galiba! koptu kirişin!
karnından olacak, bekle, muhakkak,
baladın sonunda bitiktir işin!

aman bir kafiye lazım -le ile!
ne oldu? vazgeçtin! ne kadar korkak!
bembeyaz kesildi suratın bile.
hop! yine atladın! senden ne uzak
kılıcı uzatıp adamı vurmak!
dikkat et düşecek elinden şişin!
artık sıra bende! emin ol, mutlak
baladın sonunda bitiktir işin!

prens, tövbe etmek zamanı ancak.
bir adım yaklaştım. ve bu gidişin
sonu…hop! al şunu! ne demiştim, bak!
baladın sonunda bitiktir işin!


 

South Park


04.04.2009 13:09

   13x4. bölümde `am fortlaması`nı repertuarına alarak, çalınmadık müzik bırakmama konusunda ilerleyişine devam eden dizi. Bölümün sonundaki we are the world tadındaki "queef free" şarkısı için bile izlenebilir.



Soruşturmanın Gizliliğinin Kanzuk'a İşlememesi

21.06.2011 14:23

   yasalardaki büyük boşluktan tekemmül eden paradoks. önlem alınmaması halinde evrenin yok olmasına sebebiyet verebilir://

   allah gecinden versin hak vaki oldu ve kanzuk'un bir entrysi hakkında ihbarda bulunuldu. hoş, büyük hissedara inceden mesaj verdiği yeni kanunla temettü dağıtmak zorunlu haberin var mı konulu entryi kim ihbar eder ya neyse. diyelim bir yazdığı hakkında savcılık soruşturma başlattı ve kanzuk nickli yazarın ip'sini kanzuk'tan istedi. bu durumda kanzuk gerçek bir hukuk erbabı olarak açılan soruşturmadan kanzuk'u haberdar edecek mi etmeyecek mi? ederse soruşturmanın gizliliğini ihlal etmiş olacak, etmezse şizofreniye bağlayacak. kahretsin çok zor durumlar bunlar:///

Perihan Mağden


21.06.2011 12:40

   doksanlarda erbakan hoca'nın kendi üslubuyla telaffuz ettiği rantiyeciler vardı. enflasyon + 20-30 puandan devlete para satıp semirdikçe semirenler. o ve bazı arkadaşları da rantiyeci. hiç bir ekonomik paket de fayda etmiyor bunların yüksek oranlı kazançlarına. kavganın kızıştığı hiçbir yer veya anda rastlayamazsın bunlara. ama sonra bakarsın aydın doğan'ın fildişi kulesinde o kavganın ulubatlı hasan'ı pozunda sancak sallıyorlar, üstüne üstelik sanki aydın doğan'dan maaş alan babanemmiş gibi de hava basıyorlar. adil bir tanrı pozunda beklerler olimposlarında ki gerektiğinde türke çaktığı gibi kürde de çakabilsin sorgulanmaz kudretleriyle.

   ne zaman ki aydın doğan'ın hisar fatih sultan erdoğan'ın azap erlerince sarıldı. mağden de usul usul rumelihisarı'na iltica etti oradan sallıyor artık bayrağını. allah için her zaman doğru taraf'ta yer alır kendisi. üstelik yer aldığı tarafın muhalif sesi süsü vermeyi de iyi bilir kendine. kendisine; ona 3 yumurta atan ulusalcıların kahrolmalarını, ölmelerini, gebermelerini dilerken rastlamıştım en son gaste köşesinde. şimdi de dedektif külyutmaz olmuş ergenekon kompilesini çözüyor. tıpkı zamanında mecliste mebus odalarında komünist arayan zehir hafiye `faruk sükan` gibi.

Ekşi Sözlük

20.06.2011 19:45

   ilgili kamu makamlarına yazar bilgilerini -yasal olarak talep edildiği takdirde- vermelerinden doğal bir şey olamaz. kimse sizin yerinize vatan kurtaran şaban rolünü oynamak zorunda değil. yazıyorsan sorumluluğu alacaksın. ancak irrite edici olan bu soruşturma olaylarından, bilgilerin verilmesinden yazarı haberdar etmemek. açıkcası şu son olaya dek yazarı haberdar ettiklerini sanıyordum. şu ana dek sözlüğün sahibi veya gidip temettü hakkında entry giren avukat ortağı bilgilendirir diye ummuştum. ama hala bir bilgilendirme olmadığına göre olay yasal zorunluluk nedeniyle bilgi vermenin ötesinde yazarı bok sineğinden bile aşağı görmek.

Yıldırım Türker

20.06.2011 12:57

   malum ne yazarsa yazsın haklı olan şanslılardan o. ergenekon yargılama usulünü destekliyor haklı. iş doğal mecraına varıp aynı usül bizzat kendi tarafını tasfiye etmeye başlayınca karşı çıkıyor yine haklı. daha bir defa; yanıldım, şöyle şöyle yazdıydım ama tufaya geldim diye özeleştiri yaptığını görmedim. böyle de asla yanılmaz bir insan. hayır sevmiyor değilim kendisini yanlış annama olmasın. bugün radikal'de yayınlanan yazısı akpizmin irrasyonelliğini nasıl rasyonelleştirdiğimize dair son zamanlarda yazılmış belki de en iyi yazı. o kadar seviyorum ki, şarkı sözü yazarı ya, bir şarkı bile yazdım sevgimden. fikret kızılok'un başbakan hep süleyman ritmi ile söylüyoruz.

   x'e gene selam çakmıştır
   iyi ki var kendisi
   yüreğimizin yağlarını eritti
   mal ayracı
   tırıvırı olanlar şu yazısını iyice okusunlar

  yıldırımdır hep haklı olan
  haklıdır yıldırım buna inan

  bolca giydirerek anlatmış yazar
  yazdıklarıyla budur dedirtmiş
  haftalık bellek, vicdan pusulası, iyi ki varsin aktivatorü
  ayar vermiş güzel insan

  yıldırımdır hep haklı olan
  haklıdır yıldırım buna inan

Joseph Goebbels

18.06.2011 14:16

   dünyaya geri gelse ve insanların hala kendi yalanlarına inanmaya devam ettiğini görse acaba şaşırır mıydı? başarısı halen devam etmektedir. sıradan insanların bu gün dahi ikinci dünya savaşına veya hitler almanyasına dair doğru bildiğini sandıkları şeylerin çoğu onun başarılı halkla ilişkiler kampanyalarıdır. küçük bir örnek:

   eylül 1939'da savaşın ilk haftasında, bir polonya süvari birliği geceleyin yakınlarındaki alman piyade birliğine baskın yapar. polonyalıların bilmediği piyadenin yakınlarında bir panzer birliğinin de konakladığıdır. leh süvarileri uzun mızraklarıyla alman piyadeleri arasına dalar ve onları deler geçer. ancak o hızla alman panzerlerinin dibine düşerler. bir anda tank versus mızrak gibi olur. çatışmanın haberini alan goebbels hemen muhabirleri yollar ve haberi dizayn eder: kahraman ama aptal polonyalı süvariler mızraklarla alman tanklarına saldırdı. böylece polonyalılar cesur ama salak, teknik olarak ilkel bir avuç zavallıya döner dünya kamuoyunun gözünde. şu gün bile hitlerin çelikten panzerlerine mızraklarla saldıran saftirik polonyalıya inanan kaç yüz milyon kişiyiz acaba?

Mikhael Attaleiates

 17.06.2011 15:05

   antalyalı mikail. tahminen 1020-1080 yılları arasında yaşamış rumalı hukukçu ve tarih yazarı. `bilge umar` çevirisiyle `arkeoloji ve sanat yayınları`'ndan yayınlanmış istoria`:tarih` adında bir kitabı var. kendisinin önemi sarayda görevli yüksek düzeyde bir yargıç ve bürokrat olarak o meşhur anadoluya giriş yıllarımıza birinci elden şahit olmasından geliyor. mesela bizzat `malazgirt meydan savaşı`'na katılmış alperen gazilerden amca. malum bizim tarafta alp arslan dahil hiçbir türk okuma yazma bilmediği için adamların eline bakıyoruz.

   kitabı yaklaşık 1034-1080 arası olanları anlatıyor. mesela selçukluların ilk kez ortaya çıkmasını şöyle yazmış:

   " ...aynı sıralarda perslerin komşuları olan ve 4,5 mil genişliğinde ganj ırmağı ile iran'dan ayrılan nefthalit hunları`:akhunlar` (hmm türklere hun diyor), her ne kadar kökeni aşağı tabakadan ve kendisi bir köle idiyse de -adamcağız evveliyatı köle olmayan bir türkislam emiri hiç duymamış ki- perslerin o zamanki başı ölünce onun yerine başa geçmeyi beceren önderlerinin yol göstericiliğiyle, ırmağı en dar noktasından aşmayı başardılar. bunun üzerine nefthalitler yörenin bütün uluslarına büyük yiğitliklerini kanıtladıktan sonra, iberia`:gürcistan` ile olan sınırdaki doğu bölgelerine yaklaştılar ve arazilerimizden, ellerinden geldiğince çoğuna, akınlar yaptılar..."

   anadoluya yapılan akınların kendiliğindenliği:

   "...işte sultanın`:tuğrul bey`, rumların imparatoru ile ilişkileri o zamandan başlayarak tarihlenir. karşılıklı olarak elçiler gönderdiler ve dostluklarını yenileyerek birbirine armağanlar yolladılar. ne var ki hunlar doğaları gereği kapıp götürücü idiler ve akınlar yapmayı durdurmadılar; hal böyleyken sultan bu işleri yapanların vahşi kurtlar gibi yaratıklar, eşkiyalar olduğunu ve kendisinin onları tanımadığını söyleyerek kendini haklı çıkardı..."

   ve ve ve malazgirt meydan savaşı'nı anlatmaya başlayışı:

   "...artık buradan başlayarak anlatımımız, olup bitenlerin büyüklüğü ve yarattığı dehşet, keza rumlara zarar veren korkunç felaket dolayısıyla, kederlendirici olacak..."

Köle

15.06.2011 16:36

   bu kavrama hep batıdan doğuya doğru baktığımız için olumsuzluyoruz ve bundan dolayı türk islam tarihindeki önemini de tam olarak göremiyoruz sanki. gerçek anlamda "türklerin" köleliğini ve bu kurumun türk tarihindeki yerini izah eden ciddi bir eser hatırlamıyorum. oysa hani türkün nesilden nesile aktarılan bazı hususiyetlerinden bahsolunacaksa bu kölelik mevzuu da muhakkak eklenmeli. zira hala içimizde bir yerlerde kültürel bir özellik olarak yaşamaya devam ediyor.

   öncelikle türk köleliğinden bahsolunacaksa batı dizilerinin veya yazınının kafamıza çaktığı tüm tanımları silmemiz, kunta kinte perspektifinden tamamen arınmamız gerekiyor. aksi takdirde daha en başta islam tarihindeki ilk türk orijinli hanedanların tamamını kölelerin kurduğunu söylediğimizde kayış kopar. islam türk hanedanı üyesine farklı tabiyetten rakip bir monarkın standart küfrünün orospu çocuğu dercesine "köle çocuğu" olması boşuna değil. gaznelilerden ihşid veya tolunoğullarına dek tüm ilk türk islam hanedanlarının kurucuları köle. neredeyse 14.yy'a dek, yani türklerin islam alemince yerleşik bir millet olarak kabullenmelerine dek, bu köle sahipli devletler kurulmaya devam etmiş: memlükler, delhi türk sultanlığı. burada çerkeslerin türklere göre epey geç bir tarihte sahneye çıkmalarının onları bu tip kölelikte benzeş ama aynı zamanda farklı kıldığını da söyleyip `rudolfcarnap`'a selam etmek lazım.

   zaten türklerin iç islam dünyasına ilk ithali köle olarak. ancak bu kölelik bir nevi devşirme sistemi gibi asker olmak üzere. yani türk köleleri basit hizmet işleri için değil düzenin devamında hayati unsur olan asker gücü için ithal olunmuştur. müreffehleşen hükümdarlar müreffeh sınıftan asker bulamayıp kendi ezilenlerinden de asker devşirmeye korktuğu için kendilerine sadık kalması garanti köksüz türk kölelere müracaat etmiş. askeriyenin türklerin eline geçmesinin akabinde klasik olarak askerler o hükümdarlığa el koymaya, fiili de yönetmeye başlamışlardır. örneğin tuğrul bey 1054'de sünni islamın kurtarıcısı olarak bağdat sahnesine çıktığında, rakipleri ve oraların mevcut hakimleri de yine kendisi ile aynı dili konuşan türk kölelerdi.

   türkün köleliği bizim bildiğimiz manada olmadığı içindir ki hiç isyan filan duymayız. tam tersine başka köle isyanlarını bastıranlar türk birlikleridir. türk köleliği tam tersine ikbal kapısıdır. zira mevcut hükümdarlıkta yönetim birimlerine direkt olarak tırmanmayı sağlamaktadır. yani yönetici türkün zihninde kölelik, hükümdarın otoritesine tabi olarak daha aşağıdakilere hükümdar olma imkanı demektir. geleneksel türk idarecinin zihninde bu manadaki kölelik olumsuz anlam taşımaz.

   bu anlaşılmadan 19.yy ve 20.yy siyasi tarihimiz de tam kavranamaz. 19.yy ile birlikte türkün özne olma kabiliyetini yitirdiği anlaşılmaya başlandığında idarecilerimizin ilk başvurduğu çarenin kendi hükümdarlıklarına izin verecek daha üst bir merci olması boşuna değil. kah rusya'da kah ingiltere'de aranan ve en sonunda almanya'da bulunan bir yüce metbuu, sunulan koşulsuz köleliktir. enver paşa'nın arkadaşları tarafından dahi almanlara kölelik olarak görülen merbutiyeti bu türk geleneğinin yeniden üretimiydi sadece. bir türk islam idarecisi, onu devirecek güce sahip değilse, yöneticisinin sadık bir kölesidir.

   tek parti döneminin idarecileri, sahip oldukları ile yetinmeyi, yalnız onlara hükmetmeyi kabullendikleri için, ülkeyi soktukları dünyadan izolasyon sürecini dış koşulların da el vermesiyle 2. dünya savaşının sonuna dek sürdürdüler. ama aynı sorun yine kapıyı çaldığında, egemenlik alanlarına bir rus tehditi vücut bulduğunda ise yaptıkları öncekilerin yaptıklarının aynısı oldu. sonsuz itaat arzedecekleri yeni bir efendi aramak. çok geçmeden onu da buldular: abd.

   cehapenin son dönemi ve menderes dönemlerinde yeni efendiye yapılan yalakalıkları, sergilenen adi uşaklıkları okumak, herhangi bir ideolojik öz taşımaksızın sırf insan olmaklığınız itibariyle sizi utandırır. ya düşünsenize türkiye 1955 `bandung bağlantısızlar kongresi`'ne, sırf abd lehine karışıklık çıkarmak, ülkeleri birbirine düşürmek için katıldı. ellilerde abd ve rusya balkanları silahsızlandırmak için anlaştığında türkiye hükümeti bu komünistlere güven olmaz diye köpek gibi havlamaya çalıştı. peki kendilerine milliyetçi diyen insanlar böylesine alçaltıcı bir konuma inmeyi niye kabullendiler. zannımca yanıt yine bu köle kavramının kültürel algılanış farklılığında.

   adnan menderes salak değildi. o düşündü ve inandı ki kendisi ortadoğu'da abd-ingiltere ittifakına sonsuz bir sadakatle hizmet eden köle olursa, efendileri de ortadoğunun egemenliğini ona bırakacaklar ve türkiye, ortadoğu'nun bağımlı hükümdarı olacak. ancak o bu tip köleliğin sadece türk idare kültüründe mevcut bulunduğunu ve amerikalılar ile geri kalan dünya aktörlerinin bunun bayağı bir uşaklık olduğunu düşüneceğini akledemedi. örneğin kıbrıs meselesinde ingiltere'ye uşaklık ederken mısır ve diğer arap ülkelerinin 1956 süveyş saldırısında kullanılan ingiliz üslerinin ingiltere elinde kalmasına çalıştığından dolayı cephe alacağını anlayamadı. böyle olunca türkiye ortadoğudan adım adım soyutlandı. zira kendi müttefiği yalnızca kendisi gibi uşak görülen arap monarşileri kalmıştı.

   nato yine türk tipi köleliğin en güzide örneklerine sahne oldu. türk generalleri ve siyasetçileri nato'ya sadakatlerini ispatlamak isterken komik komik durumlara düştüler. örneğin bizzat nato varşova paktı ile detant ortamına girdiğinde bizim hükümetimiz ve askerimiz komünistler bir oyun planlıyor diye nato'ya akıl vermeye kalktılar. yine 1975 yılında sscb nato üyesi ülkelerden askeri heyetleri ülkesine geziye çağırdığında ve nato buna olumlu bakıp gidelim dediğinde bile türk genelkurmayı önce biz nato üyesiyiz olmaz dedi. ancak nato merkez, "abi siz harbi salak mısınız biz gidin diyoruz zaten" dediğinde gittiler.

   bu kendini güçlü bulmadığı için sonsuz derecede itaat eden ve karşılığında kendi yerel zulmüne ses çıkarılmamasını isteyen köle psikozu 1989'da duvarın yıkılması ile doruğa çıktı. yaşı yetenler hatırlayacaktır. askeri ve siviliyle tüm türk devleti dizlerinin üzerine çöküp yıllar boyunca stratejik önemlerinin azalmadığını söylemeleri için yalvardı efendilerine. o dönem gastelerine baktığınızda güvence gördüğü önemini yitirmiş bir kölenin utandırıcı ağlayışlarıyla süslüdür manşetler. abd'nin ortadoğu'ya girişine en çok türkiye cumhuriyeti sevindi. çünkü bunun kendilerine yeni bir stratejik önem fırsatı yarattığını düşünüyorlardı. geçen yıllarla birlikte menderes'in bölgesel hakimiyet düşü realite karşısında yenilince türk tipi köle gitmiş, yerini efendisinin götünden ayrılmayan `rüzgar gibi geçti` kölesi almıştı ve efendisinin kıymetini anlamasını istiyordu sadece.

   şimdi onca zaman sonra, tıpkı öncelleri gibi işe başlayan bir türk köle, hükümranlarının zaaflarından faydalanarak sanki sebük tiginmiş gibi adım adım bağımsızlığa doğru ilerliyor. balkondaki konuşmasında kendine ait olmayan ülkelerin şehirlerini zikrederek meydan okuyor. yandaşları tvitterda suriye illerinin valiliklerini paylaşıyorlar harala gürele. oysa geçmişte bu tip bir fetih iddiasına kapılan kölenin cezası kendi kellesinden ibaretken artık tüm ülkede aynı hesabı ödüyor bilmiyor. tıpkı sevinin diye emrettiği humus'lardan çok değil 90 yıl önce arap kadınların başımıza döktüğü kızgın yağlar eşliğinde kaçtığımızı bilmediği gibi. üstüne üstelik kendi içi cayır cayır kürderken çıkıyor bu yola. köle kumarbazlaşıyor yavaş yavaş ve kazanacağı ortadoğu fatihi ünvanına karşılık masaya bizi sürüyor.