20 Aralık 2011 Salı

Erdoğan's War - Kansızlaştırılmış Turan Taktiği

Turan Taktiğinin başarısı, uygulayanların neredeyse aile mesleği olması kadar rakiplerinin yüzlerce yıl boyunca aynı oyunu yutmasından da kaynaklanıyordu. İşin daha da komiği savaştan önce düşmanlarının bu taktiği uygulayacağını biliyorlardı da. Ama bir kere savaş başladığında ve içgüdüler konuştuğunda, o içgüdüleri onları galibiyet umuduyla doğruca tuzağın ortasına sürüklüyor ve kendilerine engel olamıyorlardı.

Turan Taktiği dediğimiz şey; rakibinizin sizin izin verdiğiniz sürece, sizin bilerek açtığınız boşluklarınıza sızması ve bu sırada kendi pozisyonunu kaybetmesi olarak basitleştirilebilir. Normal bir savaşta sağ kanat-merkez-sol kanat diziliminde maça başlayan rakip ordu, sizin bu taktiğinizle kendi bile farketmeden, yavaşça sağ ve sol kanat derinliğini yitirerek merkezde toplanmaya başlar ve sizin sağ kanatınız ile sol kanatınızın onu kuşatıp yenmenize uygun hale gelir. Kanatlarınız düşmanın arkasında kapandığında ise rakip olmuş bir meyve gibi kucağınıza düşer.

Bu durumda taktiğin uygulanması için en önemli, belki de tek şart, karşı ordunun sizin merkezinizde geri çekilerek açtığınız boşluklara kuşkulanmadan ilerlemesi, hatta ve hatta sizin yenildiğinizi sanarak daha da hızlı ilerlemeye başlamasıdır. Hızlı çünkü hız, kazanırken veya kaybederken eş düzeyde denge bozucudur. Hızını arttırdığında merkez konsantrasyonunu ve kanatlar bağlantısını kaybeder. Zaten kanatlar da açığın görüldüğü merkeze doğru koşmaya başlar ve kontrol rakipten çıkmış olur.

Turan Taktiği'nde zaferi belirleyen en önemli an ise geri dönüş anıdır. O anın çok doğru seçilmesi gerekir. Zira erken bir geri dönüş anı düşmanın rehavetinden çabuk uyanarak yine direngen hale gelmesini sağlayacakken, geç kalmış bir geri dönüş anı ise merkezin artık gerçek bir kaçışa dönüşmüş sahte kaçısını durduramayacaktır.

Bu son KCK operasyonlarına baktığım zaman gördüğüm Erdoğan'ın aynı turan taktiğini uyguladığı oluyor. Daha doğrusu onun kansızlaştırılmış bir çeşidini. Akordu; Merkez'de hükümet, sağ kanatta gülenistlerce domine edilen polis-medya grubu, sol kanatta hukuk güçleri olarak yerleşti savaş meydanına. Karşısında ise; merkezinde KCK'nın, sağ kanadında BDP'nin, sol kanadında PKK'nın yer aldığı bir ey rakib vardı.



Erdoğan, her gerçek türk-islam başbuğu gibi önce teslim önerdi. Rakip reddetti. Bunun üzerine taktik açısından o en önemli olan şartın yerine gelmesini sağlamak için analar ağlamasın davulunu çalmaya başladı, o meşhur kürt açılımını başlattı. Bizim haberimiz yokken arka tarafta PKK liderleri ile Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten sivil iradeyi temsil edebilecek en yüksek profilli bürokratlar görüşüyordu. Rakibin merkezi Erdoğan'ın açtığı pozisyonlara doğru ilerlemeye başlarken sağ ve sol kanatlar da merkeze doğru yanaşmaya başladılar.

Erdoğan, sorunu çözme iradesini terennüm ettikçe, sivil bir çözümden dem vurdukça, hele hele gizli görüşmelerin ışığında, kürt hareketi için legal alanla illegal alan arasındaki ayrım giderek flulaştı ve ayrımı terkederek ilerledi. Erdoğan merkezde boşluk açtıkça rakip o boşluklara sızdı. Hükümet yanlılarından bazıları şikayetler ettiler halkı örgüte teslim ediyorsunuz diye. Hükümet tınmadı, bekledi. Şimdi Silvan Olayıyla birlikte turan taktiğinde saldırı aşamasına geçtikleri görülüyor. Silvan'da olanların önemi kendi başına taşıdığı anlamın ötesinde erdoğan ordusuna o geri dönüş işaretini vermesinden kaynaklanıyor.

Merkezde AKP ile karşı karşıya bulunan ilerlemiş unsurlar sağ ve sol kanattan darbelenmeye başlandı yavaş yavaş. Merkez, sağ kanat da iyice kendisi ile birleştiği için kalabalık bir halde. Sol kanattaki PKK nispeten kuşatmanın dışında. Çok denediler o meşhur önce silah bırakılsınlarla ama olmadı ve artık o çembere dahil olmadan başladı turan. Zaten turan taktiği asla ve asla tüm  düşmanı imha etmek amaçlı bir hannibalimsi taktik olmamıştır. Çembere alınma esnasında bir kısım düşman çember dışında kalabilir. Önemli olan onların çemberi dıştan yarmasına, kuşatılmışları kurtarmasına izin vermemektir.

PKK bugünlere gelene dek onlarca defa savaş ilanı tehdidinde bulundu ve sonra erteledi. Öyle ki sonuncusunda da aynısı olacak sanıyordu insanlar. AKP dahi bunu düşündü, cesaret edemeze getirdi. Bu sefer öyle olmadı savaş ertelenmedi, ilan edildi. Ama öyle anlaşılıyor ki Ahmet Altan'ın da dediği gibi ilan edenler dahi ilan edeceklerini düşünmüyormuş. Herhangi bir planları olmadan ilan ettikleri savaş üzerlerine çöktü. İronik ama sürekli barış sözü edip duran devlet aylardır savaşa hazırlanırken, sürekli savaş ilan ederiz diye tehdit edenler barışın geleceğini düşündükleri için uzun vadeli bir savaş planlaması yapmamışlar bile.

O yüzdendir ki şimdi merkezdeki bdp-kck yığınlarının üzerine sağ kanattan gülenistler ve basın, sol kanattan ise hukuk yürürken tek yapabildikleri şehirlere inip esas tehdit gördükleri polisi vurarak çemberi yarmaya çalışmak. Oysa böyle bir hazırlıkları olmadığı için her şehir eylemleri sivil kayıpların verildiği fiyaskolara dönüşüyor. Çemberse  biraz daha daralıyor.

Kansızlaştırılmış turan taktiği haliyle kanlı bir savaş yöntemi değil. Kimse ölmüyor. Yani etraf kirlenmiyor, yabancıların dikkat çekilmiyor. Öyle olsa herkes bilecek neler olduğunu, sorular soracak quo vadis diye. O yüzdendir ki, demirtaş ne derse desin, BDP ve KCK mensupları  zaferin eşiğine gelmişken bir anda isabet eden okla yere doğru düşen asker gibi anlamayan bir yüz ifadesiyle biniyor ring aracına. Başlarına geleni anlamaya çalışıyorlar. Oysa legal makamların bağlı olduğu komiserler olarak daha düne kadar sanki legal bir örgütmüşcesine yazışıyor, konuşuyorlardı. Baydemir'in sorgusunu okuyup da metne nüfuz eden devletimsi tonlamayı hissetmeyen var mı? Oysa sanıyorlardı ki devletin filan da haberi(onayı) vardır. Ne olduğunu anlamıyorlar bile. Anlasalar bir tepki geliştirirlerdi ama turan taktiği o kadar başarılı işliyor ki her yeni düşenle daha da fazla kuşatıldıklarını anlayabiliyorlar sadece. Ölüm yok, ölüm olmayınca bu kansız taktiğe nasıl tepki göstereceklerini bilemiyorlar.

Turan taktiği düşman orduyu tamamen imhayı değil yenmeyi amaçlar. Düzenini bozmayı, bir daha rakip olmasını engellemeyi amaçlar. Erdoğan Hükümeti onbinlerce insanın Diyarbakır'da bir sivil kalkışma sonucu kamu binalarını işgal etmesinden, 1000 gerillanın birleşip bir karakolu tamamen yoketmesinden daha fazla korkuyordu. Nasıl ki Malazgirt'te Alparslan, ruma ordusunu yok etmeyi amaçlamıyor, sünni dünyanın tek hakimi olmaya ve bu uğurda fatimilerle kapışmaya giderken kendisine engel olmaya kalkan rumalıları halletmek zorunda kalıyorsa, aynı şekilde Erdoğan da rakibini yok etmek istemiyor. Derdi ortadoğu liderliğine oynarken ve bu uğurda şialarla dahi savaşmaya hazırken aşil topuğundan vurulmayı engellemek. O da söyledi; asimilasyon bitti artık, kürt yok bitti artık. Ama Dengir Mir Mehmet Fırat'ın  bir gastede olanca açıklığıyla ifade ettiği gibi onun zihnindeki sınırlar aşılmamalı. O'nun zihnindeki sınırlar içerisinde kaldığı sürece kürt, kürtlüğünü saklamadan özgürce at koşturabilir. Tek derdi bu, zihniyle sınırlı kürt varoluşunu kabul ettirmek muhatabına.


Bu yazıda çok büyük bir eksik var. Türkiye'nin kürt sorununun onsuz asla ve asla konuşulamadığı biri eksik. Ki turan taktiğinin başarılı olmasında onun da önemli bir yeri var. Aylardır Abdullah Öcalan yok meydanda. Tam olarak turan ordusu kuşatmaya başladığından bu yana yok ortada. Bizzat müsteşarlar tarafından mektuplar taşınarak ordunun komutası altında kalması sağlanmışken en çok ihtiyaç duyulan anda komutan ortadan kayboldu. Hareket mensuplarının bir türlü nasıl bir karşı koyuş gerçekleştireceklerini bilmeden her gün yeni bir hamleye muhatap kalmaları, edilgenleşmeleri de bu yüzden sanki. İnsan MİT Müsteşar Yardımcısının kısa yazın derken attığı kahkahaları bile başka türlü algılamaya başlıyor.

Akpistlerin PKK ile pazarlıkları, görüşmeleri ve şimdi yaşananlar aslında şu damar şarkıya çok benziyor. Her şey başka başka, söylenen başka, planlanan başka.

Kaderimde hep güzeli aradım
İçimdeki "sazlar" başka, "söz" başka

Hayalimde canlanırken muradım
Duvardaki "resim" başka, "sen" başka

Gökyüzünde otağ kurdum oturdum
Yeryüzünde "hayat" başka, "ruh" başka

Bu sevdadan artık ben de yoruldum
Yaz yağmuru, kış yağmuru bambaşka









17 Aralık 2011 Cumartesi

Süreyya Operası ve Çağdaş Türkiye


Kadıköy'ümüzün çağdaşlık abidesi Süreyya Operamız ve banisi meşhur Süreyya Paşa


sureyyaoperasi.org adresinde mukim büyük başkan hep başkan selami başkan'ın açıklamasından:


"Değerli Sanatseverler, 




Ulu Önder Atatürk, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir millet sanata önem vermedikçe büyük bir felâkete mahkûmdur.” sözleriyle sanata verdiği önemi vurgulamıştır. 
Onun sözleri çalışmalarımızda en büyük referansımız olmuş, bu sebeple ülkemizin ve ulusumuzun geleceğine yaptığımız en önemli yatırımlarımızın başında Kültür Merkezlerimiz gelmektedir. 


Kadıköy Belediyesi olarak hizmete açtığımız ve faaliyetlerinin devamlılığını sağladığımız kültür ve sanat merkezlerimize Süreyya Operası’nı da eklemenin gururunu yaşıyoruz. 


Türkiye`de opera binası sayısının son derece az olduğu, İstanbul`da AKM dışında opera ve bale eserlerinin sergilenebileceği başka mekanın bulunmadığı bir ortamda Anadolu yakasına ilk opera salonunu kazandırmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Süreyya Operası’nın Çağdaş Kadıköy`e ve 2010`da Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul`a büyük katkı sağlayacağını düşünüyoruz. 


Eski milletvekili Süreyya İlmen`in Avrupa`daki opera salonlarından etkilenerek, Kadıköylüler’in kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla 1927 yılında yaptırdığı bina; Belediyemiz tarafından Darüşşafaka Cemiyeti’nden 49 yıllığına kiralanarak, eski kimliğine kavuşturulmuş ve siz değerli sanatseverlerin hizmetine yeniden açılmıştır. "


Süreyya İlmen gerçekten de nev'i şahsına münhasır biriymiş. Serasker Rıza Paşa'nın oğlu olmasından mütevellit orduda beşik paşası olmuş ama babasının deyişiyle masa zabiti olduğundan öyle harp sahalarında filan boy göstermemiştir. Daha çok dillere destan serveti ve hayırseverliği ile tanınır. İstanbul'un anadolu yakasında oturup da onun adını terennüm etmeyen yoktur. Süreyyepaşa Göğüs Hastalıkları Hastahanesi, Maltepe Süreyyapaşa Plajı ve Süreyya Operası. Torununun nakletmesiyle; çocuklarına, avrupa yakasındaki mallar sizin, anadolu yakasındakiler benim, demiş ve çeşitli kurumlara bağışlamıştır.

Süreyya İlmen 1927 yılında yukarıdaki açıklamada bahsolunduğu üzere sadece bu binayı yaptırmamıştır. Aynı zamanda milletvekili de olmuştur. Tutanaklar Dergisinden görüldüğü kadarıyla belediyeye dair teklifler vermekten daha ileride bir faaliyeti yok. Ta ki meşhur 1930 yazına dek. 


Cumhuriyetin kuruluştan itibaren tutturduğu iktisadi yol, zaten lozan yüzünden gümrük bağımsızlığı bile olmayan bir ülke olmaklığımız da dikkate alındığında, ağır bir hezimete uğramıştır. İthalatçıların yönetici kadroyu mamalayarak ülkeyi soğup soğana çevirdiği ve halkın nerede bir hırsız görse yakasında cehape rozetine rastladığı bir ülke. Türkiye daha 1929 başında henüz dünya ekonomik krizi patlak vermeden önce dahi ekonomik krize sürüklenmeye başlamıştır. Ancak dünya ekonomik buhranının etkilerinin ülkeye intikaliyle birlikte iş basit bir iktisadi kriz olmaktan çıkıp rejim açısından hayat memat meselesine dönüşmüştür.


Şimdi bize inanılmaz gelse de gerçekten rejim ileri gelenleri o yaz rejimin yıkılma tehlikesinden ürkmüşlerdir ve sonraki SCF tecrübesi göstermiştir ki haklılardır da. İşte Ulu Önder Atatürk de engin görüşlülüğü ile düdüklü tenceredeki düdük sesini hemen tespit etmiş ve rejimin sağlığı açısından bir çok partili demokrasi komedyasına, gaz tahliyesine, daha 1930 Nisan'ında karar vermiştir. Komedyadır çünkü serbest cumhuriyet fırkası'nın kuruluşuna dair yazışmalardan hangi kadroların fırkada yer alacağına değin neredeyse tüm süreç O'nun tarafından dizayn edilir. Adeta Tunçay'ın çok isabetli bir şekilde söylediği gibi Gazi kendi kendiyle satranç oynuyor gibidir.


İşte 1930 Nisan'ında alınan karar gelişmeler sonucu 1930 Ağustos'unda fiiliye taşınmıştır. Fırka için uygun görülen mebuslardan biri de Süreyya İlmen'dir. Müzmin İsmet Paşa muhaliflerinden olmakla bu posta layık görülür herhalde. Çok değil Kasım'da sadece üç ay sonra deneme sona erer. Ama o üç sıcak ay, üç yıla bedel geçer. Polisin İzmir'de vurduğu çocuğun ölüsünü Fethi Okyar'a doğru kaldıran onbinler haykırır: bizi bunlardan kurtar binlercesini sana kurban edelim.


Satranç oyuncusu scf-chf koalisyonu dahil bir sürü olasılığı tartar kafasında süreç boyunca. Verilen tüm garantilere rağmen iktidarını yitireceği korkusu baskın çıkar galiba ve masayı dağıtır. Ama oyunun perdesinin rejisörden gelen emirle indirilmesi sorunların perdesini de indirmez. Değişmez cumhurbaşkanı ve fırka reisi, halkın onca hizmete rağmen partisinden niye böyle nefret ettiğini bir türlü anlayamaz. SCF kendi kendini(?) feshettikten sonra meşhur 3 aylık yurt seyahatine çıkıp bizzat dinlemeye karar verir halkı. Madem fırkası ona gerçekleri aktarmıyordur o da her diktatör gibi halkını bizzat dinleyecektir.


Vardığı sonuç, iktisadi zorunluluk nedeniyle devletin işe el atmasını bir yana koyarsak, 7 yıllık cumhuriyet idaresinin halka değemediğidir. Kendisinin her cümlesinde muhakkak zikrettiği milli irade devrimleri kavrayamamıştır çünkü cehape bu devrimleri halka maledememiştir. İşte bu tespit 1930 sonrası türkocağından masonlara, kadın derneğinden darülfünuna tüm toplumsal örgütlerin kapatılmasının veya dönüştürülmesini/cehapeleştirilmesinin yolunu açmıştır. Devrimleri topluma mal etmenin yolu topluma giden tüm kanalların partice ele geçirilerek aynı görüşte olsa dahi parti dışında hiçbir ses bırakılmamasıdır çünkü.


SCF kapanınca macera başlarken fırkaya zimmetlenen mebusların akıbetleri de farklı farklı olur. Misal vakti zamanında cehape tek parti idaresinin totaliterliğine dair bir raporu gazi hazretlerine sunmak gibi bir suç işleyen Ahmet Ağaoğlu siyasetten tasfiye olunduğu gibi, belki de Serbest Fırka'nın ideologu olarak görüldüğünden, adına üniversite reformu denilen ama aslında tek partice yüksek eğitimin tasfiyesi olan 1933 reformunda üniversiteden de uzaklaştırılır. Bizim paşazade Süreyya Paşamız da bu siyasi hercümerce bünyesi dayanamadığı için iki ay izin ister meclisten ve reddedilince istifa ederek siyasi kariyerini noktalar.



Süreyya Paşa'nın Serbest Fırka anıları. Kitabın adı bile yeterince açıklayıcı


Bir mebusun meclisten izin istemesi garip gelebilir. Ama Serbest Fırka'ya Gazi Hazretlerinden izin almadan katılma suçunu işleyen, vakti zamanında istanbul valisiyken hanedanı istanbul'dan sürme kararının uygulayıcısı, Ali Haydar Bey'in mebusluğunun devamsızlık bahanesiyle elinden alındığı hatırlanırsa, Süreyya Paşa benzeri bir durumu engellemeye çalışmış ancak akıbeti görünce yiğitliği kendinde bırakmıştır belki de.



1994'den beri sürdürdüğü belediye başkanlığı görevi ile cehape republikanizmi ile osmanlı monarşisini bünyesinde meczettiğini ispatlayan sevgili kadıköy belediye başkanı, melih gökçek'in dava ortağı, hep başkan tek başkan Selami Başkan


Şimdi hep başkan tek başkan Selami Başkan'ımızın Süreyya Operası üzerinden Mustafa Kemal çağdaşlığına övgülerini okudukça Süreyya Paşa'nın gadrine uğradığı bir çağdaşlığın delili haline gelişini izliyor ve ay ben gülerim oluyorum. 


3 Aralık 2011 Cumartesi

Kürtlerin Ermenileştirilmesi Volume II : Zerdüştlük

Öncelikle hatırlatma babında: Kürtlerin Ermenileştirilmesi Volume I


Cemaatin koordinasyonunda başlatılan Zerdüşt hücumu, bazı insanların bir tiyatro gösterisini ayin olarak lanse etmelerinde gizlenen daha çirkin amaçlar ihtiva ediyor.


Bu topraklarda gerçekleşmiş etnik boğazlaşma ve sürgünler tarihine bakan biri tüm etnik vurgulara rağmen en yukarıda astar niyetine çekilmiş bir din ve mezhep kokusunu almadan okumaya devam edemez. Din, ruma imparatorluğu zamanından bu yana bu tip boğazlaşmalar için olmazsa olmaz koşuldur. Din millet kavramından çok daha eski bir ayırıcı/belirleyici olduğu için çok daha etkili bir psikolojik motivasyon sağlar inananlarına. Yine din dediğimiz şeyin bu topraklarda aslında mezhep demek olduğunu da atlamamız lazım. Heteredoks hıristiyan veya islam mezheplerinin rahatça biçilebilmesini bu özdeşlik sağlamış.


Bu tip boğazlamalar için bir diğer şart, boğazlama mahallinde müttefik ihtiyacı. Yani bir etnik boğazlama saf bir temizlik değil replace'dir. Oraların eski sahipleri taktil ya da tehcir yolu ile yok edilirken yerlerini o cinayette pay sahibi dolayısıyla ganimette hak sahibi olanlar alır. Katilin cinayet mahalline yüz yıl sonra dönüşüne benzer şekilde bu kez de kürt sorunu ile yüzleşmek zorunda kalan devlet aklınıın eli kolu tam da bu yüzden bağlı: Geçen sefer ermenilerle aynı yerde yaşayan ve planlama doğrultusunda ermeni nüfusun imhasına yardımcı olan yakışıklı, hafif süvari kürtten yoksunluk.


Bu arada unutulmamalıdır ki, daha önceki pratiklerden bildiğimiz, türk devlet aklı için etnik temizlik A Planı değil Z planıdır. Yani bir tür Cadcımınt Dey planıdır. -Cadcımınt Dey: biz türklerin azınlıklar eliyle soyumuzun kurutulacağına yürekten inandığımız ve bunu engellemek için her türlü suçu işleme hakkımızınn doğduğuna inandığımız kutsal gündür. Bu gün, doğası gereği bize bunu yapma ihtimalini öngördüğümüz millet veya milletlerin yok edilmesini içerir.- Tüm bu çabalamalar bugünden yarına geçilecek bir eylem için değil, ilerleyen bir süreçte varılabilecek son noktada harekete geçebilmek içindir.



Cadcımınt Dey'imizi engellemek ve türk ulusunun geleceğini kurtarmak için geçmişe giden türk terminatörleri


Yıllardır kürtleri ayırmaya uğraşıyorlar. Peki kürdü iyi ve kötü diye nasıl ayıracaksın? İyi kürt ile kötü kürt arasında birini daha kötü gösterecek en işlevsel ayrım noktasını neyden yaratabilirsin? Daha önce pek çok yöntem denendi ama istenen başarıya ulaşılamadı. Hep eksik kaldı, istenen netlikte bir ayrım sağlayamadı. O halde eğer gelecekte tehlike anında cam kırılması gerektiğinde emre hazır bir devşirme ordusu yaratmak isteniyorsa, bu kez bunun dünyanın yararı en çok deneyimlenmiş ayrıştırıcısından, dinden üretilmesi gayet makul bir çözüm olarak beliriyor karşımızda. Zaten cepte olan alevileri bir tarafa koyduğumuzda ana kitle olan şafilerden bu kütlenin üretilmesi lazım. İşte bunun içindir ki PKK yandaşlığı ile zerdüştlük arasında koşutluk kuran yayın bombardımanı tam anlamıyla ilaç gibi yetişiyor. 


Burada daha önce müteaddit defalar denenmiş geleneksel ermeni tohumu/sünnetsiz ritüelinden farklı bir iki nokta var. 



Teröristin çükünden ermeni olduğunu belirleme konusunda uluslararası bir uzman olan sayın meclis başkanımız

Önceden örgüt mensupları içinde elebaşılara yöneltilen ermeni tohumu olma iddiası bu sefer zerdüştlük üzerinden tüm örgüt mensuplarına yöneltiliyor ki bir sonraki aşamada bunun tüm hareket destekcisi kitleye teşmil edileceği muhakkak. Yani türk egemen zihniyetinin islama boyanmış laciverdi artık örgüt içine propaganda yapmaktan vazgeçip örgütün alt kadrolarını dahi islamdışı olarak konumlandırarak hem yenilgiyi kabul ediyor, hem de daha büyük bir hedefe karşı tekrar yığınaklanıyor. 


Yine ermeni tohumluğu, kürdü aslında kürt olmamakla itham etmek yönünden kürtler açısından etkisiz ve daha çok türke yönelik bir propaganda iken bu kez kürtlüğü kabul ile kurnazca bir ricat yaparak daha işlevsel olacağını umduğu dinsel ayrım noktasından, kürtlerin dindarlığını kullanarak kürtler içinden amacına ulaşmaya yöneliyor.


Oldum olası seküler olması üzerinden vurulmaya çalışılan kürt hareketi artık bu sekülerlik bir dinle de süslenerek daha somut bir islamdışılık vurgusuna muhatap kılınıyor. Burada bu propaganda atağını geliştirenlerin kurnazlığı, milletlerine has bir dini yeniden canlandırma ütopyasına düçar olmuşların ki, bunlar en ateşli kadrolar oluyor, türk şamanlarına benzer özentilerini bizzat onları vuracak bir silaha dönüştürme çabası.

13 Kasım 2011 Pazar

Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat'dan Commedia Il Duce'ye

Tarihin hatice değil netice odaklı bir bilim olmasının en büyük kurbanlarından biridir Il Duce. Bugün kime söylesen ismini, hemen yüzde tebessüm oluşur ama bu adam faşizmi icat eden adamdı. 1000 yıl süreceği savlanan drittes reich'ın aryan güneşi o kadar güçlü parladı ki avrupa ufkunda; onun emekleri önce silikleşti, sonra da kaybolup gitti.

Eğer faşizmin telif hakkını almayı akıl etseydi; varisleri, sadece türkiyeliler sayesinde bile, dünyanın en zengin insanı olabilecek olan büyük fikir adamı Il Duçe yine bir "balkon konuşması" yaparken.

İnsanlar ne zaman ikinci dünya savaşı öncesi evropa hakkında, kıta çapında esen otoriteryen rejim sağnağı hakkında kelam etmeye kalksa işe 1929 büyük bunalımından başlamayı sevdikleri, böylece kolayca olayı teorize ettikleri için, çoğu kez Il Duce'nin 1922 yılında iktidara geldiği unutulur veya görmezden gelinir.

  
Hitler daha münih birahanelerinde saati 50 pfenig'e konuşma yapıp rızkını kazanmaya uğraşırken Mussolini 1922 ekim'inde roma yürüyüşü ile iktidara geçmişti bile.

Sosyal bilimlerin Duce'ye zulmü sadece iktidara gelişinin esas sanatçı sahneye çıkmadan önceki ney taksim sayılmasıyla sınırlı değildir. Komik yıkılışı nedeniyle onun tüm evropaya nasıl ilham verdiği de görmezden gelinir. Herhalde sosyal bilimci şöyle düşünür: Ben şimdi bu palyaçonun henüz palyaço olduğu anlaşılmadan önce tüm avrupayı etkileyen bir lider olduğunu söylersem kimse daha sonrasında dediklerimi ciddiye almaz.

Oysa daha Hitler'in sıçtığı bok Spree Nehri'ne varmadan önce Mussolini başardıklarıyla, başarmış göründükleriyle tüm evropaya ilham vermişti. Pek çok ülkede kurulan aşırı sağcı hareketler, hitler'den değil ondan ilham alıyordu, yine pek çok ülkedeki otoriter bolşevik karşıtı rejimler de onun başarılarına öykünüyordu. O zamanki bizim tek parti basını bile buna dair nice yazı veya haberle doludur. Mussolini ne zaman ki yayılmacı emellerini açıkça deklare etmeye başladı, işte o zaman öykünülen değil korkulan bir lider oldu. Şimdi italyan ordusu hakkında üretilen fıkralar ne anlatırsa anlatsın savaş meydanında rezil olana dek italyan ordusu tüm komşularını korkutmuştur. Misal 1934 yılında avusturya diktatörü dolfuss öldürüldüğünde hitler'in anschluss'u ta o zaman gerçekleştirmesini engelleyen O'nun avusturya sınırına yığdığı birliklerdir. Türkiye Cumhuriyeti, O'nun On İki Adalar'dan sıçrayarak akdeniz bölgesini işgal etmesinden ölesiye korkmuş ve 1939 yılında Arnavutluk'u işgal edince bunu korkusunun gerçekliğine delil saymıştır. 1939 Kasım'ında İngiltere ve Fransa ile imzaladığımız ittifak anlaşması Almanya'ya değil İtalya'ya karşıdır.

Şimdi söylesen kimse inanmaz ama İtalyan Ordusu 1939'da tüm komşuları için korku kaynağıydı.

Ne zamanki 1940 Haziran'ın da İtalyan Ordusu savaşa girer, İtalyan faşizminin aslında nasıl da bir palyaçoluk demek olduğu o zaman ortaya çıkar. Yıllar geçtikçe o herkesin korktuğu, kimilerinin de öykündüğü Il Duçe karikatürleşir rejimiyle birlikte. Nihayet 1943 yılında devrildiğinde artık yok hükmündedir. Oysa ne söyledikleri, ne de yapmayı istedikleri o zafer günlerinde herkesin adını saygıyla andığı zamanlardakinden farklı değildir. Sadece bir perde yırtılmış ve kralın çıplak olduğu görülmüştür.

Adalet ve Kalkınma Partisi, 2007 sonrasında Ergenekon üzerinden yarattığı kendi  Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat'ı ile yani Reichstag Yangını Kararnamesi ile birlikte adım adım hegemonyasını kurumsallaştırırken hep üstün bir aklın sahibiymiş gibi geldi bize. Her yaptıkları bir başka zafere kapı açıyordu çünkü. Tıpkı 1000 yıllık üçüncü rayhın kuruluş güneşinin gözleri kamaştırması gibi. Bunun hala geçerli olduğu savlanabilir. Hitler'in iktidarının yasal tabanı iki dökümana dayalıydı 1942'ye dek. İlki yukarıda söylediğim yangın kararnamesi, ikincisi ise Mart 1933'de çıkarılan Yetki Kanunu. Bu kanun Hitler'e tüm devlet yapısını kararnamelerle düzenleme hakkını veriyordu. Şu meşhur Kanun Hükmünde Kararnameler yani. Hitler, 1942'de idam ettirmek istediği bir generali idam edemediğinde çıkarttığı ve O'nu her almanın yaşamı veya ölümü hakkında tek karar verici kılan kanuna dek bu iki belge ile yönetti ülkeyi.

İşte akpist iktidar da benzeri bir yetki kanunu geçirdi tüm bakanlıkları yeniden organize edebilmek için ve bunu kelimenin kendi manasında son dakikaya kadar kullandı. Ezici bir meclis çoğunluğu ile iktidar olan bir lider niye ayrıyeten kararnameye ihtiyaç duyar sorusunun yanıtı zaten alenen ortada. Onun emrince parmak kaldırıp indiren şuncacık yasama kırıntısı bile anlamsız geliyor ona. Ancak her şey böyle pörfek giderken son aylarda garip bişiler olmaya başladı.

Akpist Bakanlar, destekçilerinin bile görmezden gelmeye çalıştığı komik beyanlar vermeye başladı. Bugün İçişleri Bakanı'nın her demeci yaşı yetenlere Yıldırım Akbulut'u anımsatıyor. Enerji Bakanı hayal dünyasından ahkam kesiyor. Başbakan sanki ilkokul çocuğuymuş gibi atatürk ilkelerini sesli olarak tekrarlıyor. İktidarını gerçek anlamda tehdit edebilecek tek bir unsur bile kalmamışken, belki de bu yüzden, akp iktidarı mussolinileşmeye başladı. Söyledikleri o kadar absürd ki gülmekten başka bir şey gelmiyor elden. Yine öylesine muktedirler ki bu absürdlükler bizim hayatımızı belirliyor. 


Sanki 1000 yıl süreceği varsayılan, Krupp çeliği gibi bir alman disiplini ile teşekkül etmeye başlayan sünni rayh hızla bir Il Duçe parodisi olmaya dönüşüyor. Bu iktidar yıkılıyorvari bir sözcü iddiası, ulusalcı sayıklaması değil. Dediğim gibi Il Duçe İtalyası içeriden ziyade, dışarıda yaptıkları sonucu ne kadar palyaço olduğu meydana çıktığında çıplaklaşan bir kraldı. Bu iktidar da hala bize karşı çok güçlü ve yıkılamaz görünüyor. Ama tuhaf bir biçimde ciddiyetsizleşiyor iktidar, commediaya dönüşüyor. Hem de bunu yetki kanunu ile gücünün doruğuna çıktığında yapıyor, belki de bundan dolayı yapıyor. Mussolini absürdlüğünün alman teknolojisi ile birleştiği bir frankeştayna dönüşüyor iktidar. Başrolde Zaman gastesi olduğu halde yandaş basının son yaptıpı haberlerin bildiğin zaytung tadında olması ise tuzu biberi bunun. İcraatlarıyla canınızı yakma gücüne sahipken tepki olarak gülmekten ölebiliyorsunuz sadece. 


Gerçi çok da şaşmamak lazım. Ne de olsa rahmetli Mussolini'nin de "balkon konuşmaları" meşhurdu.



1 Kasım 2011 Salı

Gidelim Buralardan

Kazım Karabekir, harp okulunu ve ardından gidiği kurmay akademisini birincilikle bitirmiştir. Sicil numarası 1318(mezuniyet yılı)- P(iyade)1'dir. Misal Atatürk'ün 1317-P7 veya 8'dir yanlış anımsamıyorsam. Yani Karabekir döneminin en başarılı subay adayıdır. İttihat ve Terakki'nin koryüreği olan subayları harp okulundaki ruh halleri üzerinden (ne yer, ne içer, ne düşünürlerdi) analiz eden herhangi bir makaleye rastladığımı hatırlamıyorum. Birbirleri arasında sadece bir veya iki yıl fark bulunan, hatta bazen dönemdaş olanlardan kimi orgeneralliğe kadar çıkarken kiminin albaylıkta kalması nasıl yansımıştır acaba iç dünyalarına ve davranışlarına. Geçenlerde Marşal Kuzu Çakmak'ın Birinci Cihan Harbinde Şark Cephesi Konferansları kitabını okurken komutanlara dair dipnotlarda bu sicil numarası hususu başka bir açıdan da dikkatimi çekti. Neredeyse tüm ittihatçılar harbiyeyi ilk sıralarda bitirmişlerdi. Belki de artık kocamış bir kurda dönüşmüş Hamid'in tüm siyasi zekasına rağmen onları durduramama, maskara olma nedeni de buydu; ondan taraf, kullanabileceği hiç aklı başında genç kurmay yoktu elinin altında.



terü taze kurmay sınıfı birincisi karabekir


Karabekir, Nisan 1916'da Golç Paşa tifüsten ölünce Enver Paşa'nın ondan bir yaş küçük amcası Halil'in 6. Ordu Komutanlığına atanması üzerine onun yerine 18. Kolordu komutanlığına atanır. Halil'den miras kalan yaveri; önce Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı'sına, sonra -benim babam böyle biri değildi diyen oğlunun çabalarıyla- İlhan Selçuk'un Yüzbaşı Selahattin'in Romanı'na anılarıyla kaynaklık eden Yüzbaşı Selahattin Yurtoğlu'dur.





Bağdat'ın güneyinde savaş sürmektedir. Henüz bozgunlar yoktur ufukta. Hatta Osmanlı Ordusu Kut Ül Amare'de ingiliz ordusunu esir almıştır.



osmanlı ordusunun kut ül amare zaferi sonrası bağdat'taki geçit resmi


Geceleri karargahlarda, ona buna memleketime dair siyasi sohbetler yapılmaktadır. 1916 yılında bu sohbetlerin birinde; yaveri, Kazım Karabekir'e o ideolojilerüstü efsanevi soruyu sorar: Ne Yapmalı? Kazım Karabekir, gidelim buralardan, der. Gidelim buralardan, Anadoluya dönelim, kendi yurdumuza. Yaveri Selahattin çok şaşırır. Görevi o toprakları savunmak olan kolordu komutanı tüm buraları terketmekten bahsetmektedir. O sırada iki yıl sonra bunun zaten fiili olarak gerçekleşeceği aklına bile gelmemektedir. Evet kendi döneminin birincisi ve en parlak subayı olan Kazım Karabekir'in tek çözümü, gidelim buralardandır.


Bu sadece onun görüşü de değildir. Kazım Karabekirlerden Mustafa Kemallere, yani Enver'in reformları sayesinde 4 yılda 20 yıllık terfiyi kazanan genç generaller -enverin generalleri-, başkomutanlarının Gidelim Oralarasının tersine Gidelim Buralardancıdırlar. 1916 yılında arap isyanı başladıktan sonra ki, aslında 1918 yılındaki total bozguna değin asla kitlesel bir isyan da olmamıştır, ittihat ve terakki hükümeti bu isyanın yayılmasını engellemek, daha doğrusu arapların gönlünü bu imparatorlukta kalmak için almak yönünde bir çaba göstermemiştir. Ne arapları savaşa ortaklaştırmak için arapçayı resmi dillerden biri haline getirmiş, ne arap illerinde bir tür özerklik sağlama yoluna gitmiştir. Savaştan hemen önce arap politikacılara taahhüt edilen reformlar dahi uygulamaya alınmamıştır. Türk seçkinler ikiye bölünüktür: ya enver gibi gidelim oralaracıdırlar ki arap illlerini bırakıp onun yerine turana doğru genişletmek isterler imparatorluğu, ya da gidelim buralardancıdırlar ki çoğunluk bu görüştendir ve arapların ne halleri varsa görmesini, bizim anadoluya, o mitolojik cennete, çekilmemizi savunurlar.


Kazım Karabekir, Mustafa Kemal, İsmet, Ali Fuad. Sonradan Kuruluş Savaşının yönetici kadrosunu teşkil edeceklerin hepsi ama hepsi gidelim buralardancıdırlar. Peki 400 yıl yönetilen toprakların böylesine kolayca terkedilmek istenmesi nasıl bişeyin eseri olabilir acaba? Nasıl bir güdüyle toprak artışı için koşullanmış askerler o toprağın 2/3'ünü bu kadar kolay gözden çıkarır?


Çünkü gidelim buralardancılar hayallerinin esiri olmuşlardır. Bu hayale göre içinden süt ve ballar akan anadolu diyarı onları beklemektedir. Kadir kıymet bilmeyen araplar ülkede kalsınlar diye kan akıtılacağına ne halleri varsa görmek üzere terkedilmeli ve anadoluya dönülmelidir. (Şu sahne alabildiğine açık anlatır bu ruh halini: Mondros'un hemen öncesinde M. Kemal Halepteyken arapların orduya karşı hareketlendiğini duyunca birliklere geri çekilme emrini verir ve hıh ben de saf gibi bizde kalsınlar diye uğraşıyordum ne halleri varsa görsünler yapar) Bu geri millet başımızdan savıldıktan sonra en garbi ve asri bir millet haline gelmemiz çocuk oyuncağıdır. Türk çalışkandır, türk zekidir, anadolunun kaynakları da yeterlidir. Ama bu araplar gerilikleriyle, ilkellikleriyle hem bize ayakbağı olmakta hem de kadrimizi kıymetimizi, onlardan daha medeni olduğumuzu bile bilmemektedirler. Öyleyse istikamet onlarsız batıdır.


Kurucu kadroları bu ruh haline bürüyen etkenlerin ne olduğunu hemencecik sayıp dökmek mümkün değil. Sadece bu erkeklerin hepsinin ilkokulun bitmesiyle birlikte 11 yaş gibi yatılı askeri ortaokula girdiğini ve tüm ergenlikleri ile gençliklerini peşpeşe askeri yatılı okullarda halktan izole, yine bu okullar genelde suyun bu yakasında olduğu için anadoludan da izole geçirdiklerini, bir leyli meccani olarak bu hususun çok önemli olduğunu ve şimdiye dek hiç araştırıldığına rastlamadığının altını kalınca çizmek istiyorum.


Ümit Kıvanç'ın geçenlerde izlediğim meramını gayet güzel anlatan belgeseli 16 Ton'da, Kıvanç anlatır anlatır ve ve sözü Sixteen Tons şarkısına bırakır. Her seferinde bir başkasından dinleriz belgesele adını veren o madenci şarkısını. Yaklaşık 100 yıl önce bu ulusun üretebildiği en nadide beşeri sermaye karşılaştığı ulusal sorunla yüzleşmek yerine Gidelim Buralardan dedi. Düşündüler ki birer musa olup halklarının önüne düştüklerinde Anadoluyu Kenan Diyarı yapmak çocuk oyuncağıydı. Belki de bu yüzden, çocuk oyuncağı olduğu için, yaptıkları devrimin sosyal bünyelerde sebep olacağı bölünmeyi umursamadılar, ciddiye almadılar. Çünkü araplarlarla, o geri ve ilkel çöl bedevileriyle bir kere irtibat kesildiğinde kalan topraklarımız otomatikman zengin bir garp ülkesi olacaktı. Araplar; dinleriyle yahud kültürleriyle, geri medeniyyetleriyle uçmamızı engelleyen safralardı. Atıldıklarında yükselmek kaçınılmazdı. Etrafıma baktığımda şimdi yine gidelim buralardan şarkısının çaldığını duyuyorum.


Arka plan aynı. Yine bu ülkenin 100 yıl emek harcayıp yaratabildiği beşeri sermaye sorunla yüzleşip çözüme kavuşturmak yerine aynı mitin neredeyse tıpatıp aynısını aynı argümanlarla savunuyor. Tek değişen milletin adı. Kürtler olmasa otomatikman batılıyız zaten biz. Onlardan kesip ayırsak topraklarımızı AB bugün alırdı bizi. Kürtlere harcadığımız paralar cebimize kalsa zenginlikte tavana vurmuştuk çoktan. Bu geri kürtlerin feodal gelenekleri rezil ediyor bizi. Gidelim buralardan, ne halleri varsa görsünler biz kendi tarafımızda uygarlıkta fezaya çıkarız.


Oysa ne Musa kavmini götürebildi Kenan'a, ne de zaten içinden bal ve süt akan bir Kenan vardı. İşte bizim kenan serap çıktığı içindir ki Musamız Mustafa Kemal, genel sekreterine nereye baksam fakirlik görüyorum, bunaldım çocuk diye sızlanıyordu. Ama nasıl ki kenan'ın pof çıkması yahudilerin ömürlerince kendilerini kurtaracak bir mesih beklemesine engel olmadıysa bu serap da bizi engellemiyor. Biliyoruz ki kürtlerden bir ayrılsak; tek gram emek vermeden kavuşacağımız, anında avrupalı olacağımız, zengin olacağımız, otomatikman  kurtulacağımız bir cennet vatan batıda bizi bekliyor. O halde Kıvanç gibi yapalım. Bu sefer Kazım Karabekir değil Nazan Öncel söylüyor, Gidelim Buralardan: