8 Aralık 2015 Salı

Lassie Yuvaya Dönüş

Tuaf’ın Ruaf’ın uçağını düşürdüğünü duyunca SACCveSAOBUDSB Esad babasından yadigar ahşap oyma sehpanın yanındaki koltuğundan kalkıp arap zeybeği oynamıştır. 30 Eylülde rus müdahalesi başladığından beri Baas’ın rusların davaya daha sıkı sarılmalarını sağlamak için bir hinlik yapmasını beklerken(rus askerlerine intiyar saldırısı, birkaç rus askerinin kaçırılması vb..) bu yardımın Doktor’un ezeli düşmanından gelmesi de ayrı güzellik.

            Bu sehpayı ilk görüşüm Turgut Özal'ın 1985 Şam ziyareti sırasındaydı galiba.                                                                Demirbaş gibi demirbaş

Bizimki ile onlarınki arasında patlayan bu kavga adeta bir eltiler savaşı. İktidara hemen hemen aynı dönemlerde hemen hemen aynı nedenlerle yükselen ve benzer popilis politikalarla halklarının hafızalarındaki domnatio non memoriam yapılamayan kötü anılar sayesinde iktidarlarına milli irade yoluyla devam edebilen aynı otokratsiya demokrasiya ailesinden iki eltinin savaşı. Kendi kaderlerinin sorumluluğunu almayı reddeden pısırık koca rolündeki milletlerse horozluğu liderlerine devretmenin konforuyla eltilerin ardına saklanmış komedi filmi niyetine replikler savuruyor küçük enişte hesabı.

Ne zaman Rusya ile savaş mevzusu açılsa aklıma gelenlerin ilkincisi mustafaların üçüncüsüdür. Mekanı cennet olası cihan padişahımız, Çariçe Büyük Katarina(Petro'nunki değil hakikisi) ve o alamanın elinde yoğurduğu Rusya'ya savaş ilan etme arzusunu izhar edince Veziriazamı aman hünkârım halimiz yoktur urus keferesi bizi sabunsuz hizalar yapma etme diye yalvarır. Veziriazamına eki eki cüccük noldu la korktun mu çeken yüce hünkâr, 30 yıldır savaşmıyoz olum biraz ekşın lazım ordu niye var diye reddeder onu ki bu görüş çok sonraları büyük türk büyüklerinden ertuğrul özkökce 70 yıl savaşmayan ordunun erkekliği düşer diye teorize edilmiştir. Sonuç osmanlı tarihindeki en büyük bozgunlardan biri. Misal Kont Orlov “Çeşmenskikomutasında taaa Baltık Denizinden kalkıp gelen Urus filosu Çeşme'de Osmanlı Donanmasını yakar. Bizim rical oradan buraya gemi gelmesine ilmen imkan yoktur kesin rentakarcıdan kiraladılar yahud ecdad Fatih karşı safa geçip gemileri karadan yürüttü olur.

                                          
                                                 Image result for great catherine
      Büyük Çariçe, Mevlana'nın Kabak kıssasını okusa ölmeyecekti. İşte Hazreti Mevlana bu                                                        yüzden çağlarüstü bir düşünür

Osmanlı tarihinin telaffuzu itinayla ihmal edilen gerçekliklerinden biri de osmanlının mahvıyla biten savaşların çoğunun bizatihi osmanlıca ilan edilmiş savaşlar olmasıdır ki ezel ebed mazlum sıfatımıza zarar verir endişesiyle görmezden gelinmesi şer'an helaldir. Öyle ya koskoca cihan harbine dahi rus donanmasına baskın yaparak senin eyleminle girdiğini sıkça seslendirirsen onun devamındaki çanakkale destanını, tek dişi kalmış gavur edebiyatını nerene sokacaksın.

Demem o ki urus ile ne zaman münakaşaya girişsek ilk bizim vurmamız Osmanlıdan yadigâr. Sonu diyeceksin de sonunudüşünenkahramanolmazland buralar el muzaffer vel daima. Sezar'ın hakkı Tsar'a, ilk biz vururuz emme çoğu kez de urus bize vurmaktan başka çare bırakmaz. Yine Kayzer’e bir hak daha vermek lazım ki bu seferki gerçekten çok ustaca pilanlanmış. Acaba adı ne? Kesin Operation Baltaghi Mahmad 2023 filandır.

Her şey gayet güzel hazırlanmış kırk bin kere maşallah. Bıraksan uçağın vuruluşunu canlı yayında verecek tivi ekipleri "tesadüfen" tam da orada konuşlanmış, yardıma gelecek helikopterleri pusulayacak good boys and Tow müyendizleri -falan fişman ÖSO birliğinde ilk kez Tow görüldü haberleri allah iyiliğinizi versin e mi ;)- olmaları gereken yerde maç düdüğünü bekliyor, Flying Falconlarımız o meşhur hedef 12si tablosunu ayarlamış keriz rusun girişini bekliyor. Sonrası türkten beklenmeyecek dakiklikte hatta saniyelikte pilanın icrası ve 17 saniyelik sürede şak tam olması gerektiği gibi indiriliyor uçak. Eğer şimdiye dek görülmemiş bir şekilde –hükümet de değil- Saray'ın hemmencecik "rus" uçağının düşürüldüğünü duyuruvermesi olmasa belki RTE’nin haberi yoktu, rus kendi kendini vurdurdu, şu yaptı, bu yaptı, masonlar sionistler dünyayı idare eden 7 ayile diye gargara yapılmasında bir mantık olacaktı.

Hepimizin bildiği ve bıktırıcı sıklıkla tekrarlaya geldiğimiz üzere Putin ile Erdoğan birbirlerine accayip benziyorlar. Hatta mesele otokratlıksa Putin, Erdoğan'a on bilem basar. Putin Rusyasının yanında RTE Türkiyesi özgürlüklerin beşiği kalıyor. Bizim 5-10 sene ilerdeki halimiz Rusya. RTE'yi otokrat diye kınayanların Putin'i sevebilmesi o nefret ettikleri otokratsiya demokrasiyanın niye devam ettiğinin de izahı ya neyse. Putin de tıpkı muhatabının eski dostu cemaatçe ihanete uğradığını gördüğünde verdiği tepkiyi verdi: bayağı bir süre inanamadı olan bitene. Öyle olunca bizimkilerden daha beter haldeki çarlık medyası Çar'dan işaret gelmediği için bize oldukça tanıdık gelecek şekilde saatlerce boyunca net bir tepki veremedi olan bitene. Dikkat çekti mi bilmem, Rusya saatlerce uçağının havadan havaya değil karadan havaya bir füze ile düşürüldüğünü yayınladı ki Türkiye'ye bir tür açık kapı olsun. Hani hala inanamıyor ya dostu Erdoğan'ın bile isteye böyle bir şey yapabileceğine Büyük Önder Putin, bizim küçük eniştenin sovyetik yalanlar dediği kominizmadan kalma devrimci yalancılık alışkanlığıyla bekledi ki TeCe ile bir tür damage controle varılsın ve olayı tevil etsinler el birliğiyle.

Amma ve lakin cümbür cemaatin Türkiye inatla uçağı kendisinin düşürdüğünü ilana devam etti dünyaya. Üstüne üstlük Rusya'ya yalandan bir geçmiş olsun bile demeden sanki saldırıya uğrayan oymuş gibi abisi Nato'ya koştu. Herhalde bunlar olurken Putin'in surat sinirden kıpkırmızı olmuştur. Nihayet ilerleyen saatlerde Ruslar yani Putin pes etti ve gerçekten de Recep Tayyip Erdoğan’ın bilerek ve isteyerek onu küçük düşürmek için uçağını indirdiğini kabul etti. Öyle bozuldu ki uğradığı “ihaneti” ihanete layık bir terimle ilan etti: sırtımızdan bıçakladılar. Erdoğan Türkiyesinin dramı RTE’nin kafaca en güzel uyuştuğu liderlerin ülkesel bazda ideolojik olarak en büyük rakipleri olması. Belli bir süre ahbap biraderler pragmatizmi çerçevesinde güzel güzel gitse de işler, işte o rakiplik pırtlıyor bir yerden.

Niye vurduk elbette her yanda bir sürü aneliz, yazı filan çıkıyor, çıkacacak. Benim kafam o yazanlar kadar basmaz bu işlere. Bassa Türkiye yönetiminin ve bölgedeki müttefiklerinin Suriye'de barış değil mutlak zafer istediğini düşünmezdim misal. Çizgi film kötüsü olduklarından değil elbette. Kesin zaferle bitmeyen bir Suriye mevzusunun onlar için stabilizasyonu hiç mertebesine indireceğini bildiklerinden. Ama dedim ya benim kafam basmaz. 

Niyesi bir tarafa konulduğunda SU-24’ün o duruşuna bu vuruş daha uygun bir zamanda olamazdı herhalde.  Aslında gidişat aylar önceden belliydi. Ukrayna krizi patlak verip de evropalılar Putin’i kandırarak –resmen salak yerine koydular onu- Ukrayna’yı ele geçirdiklerinde belli olmaya başlamıştı. Sen Petersburg’a 100-200 Km mesafedeki Baltık ülkelerine yerleşip Rusya’yı batıdan kuşatanlar peşi sıra aynı operasyonu güneyden çektiler. Putin kuşatılmaya reaksiyon gösterince de mazlum rolüne bürünüp Soğuk Savaş kartını açtılar.

Gavur batı basınında Soğuk Savaş lafızları geçmeye başlar başlamaz tahmin edebiliyorsun olacakları ama işte olmasın istiyorsun, görmezden geliyorsun. Nesiller değişti Soğuk Savaş ne demek unutuldu belki de. Türkiye açısından ne demek hatırlamak lazım. En basitinden kanat ülke olmak demek. Yani batının urusa karşı savaşının soğukluğunu çekmek, sınırına bekçi yazılmak karşılığında o batının içinde sayılırken yine o batının temel değer olarak gördüğü değerlere erişme azmini beyan ama onlarla uzlaşmama lüksüne sahip olmak, istikrarın demokrasi, hukuk mukuk gibi değerlerden önemli olması demek. Davudoğlu’nun Brüksel’den sonraki nutukları hani evropa değerlerine erişeceğizli olanları bile bizim akparti öncesi soğuk savaş politikacılarımızın nutuklarının birebir kopyası yahu :)

Komik ama şaşırtıcı değil ki Putin de aynı RTE gibi okuyor olayları. “Ben çöküşün eşiğindeki Rusya’nın başına geçtiğimde hepiniz benim dostumdunuz, bana destek oluyordunuz. Ne zaman ki Kutsal Vatan Rusya güçlenmeye başladı, bunu çekemediniz ve bana çeşit çeşit komplo kurmaya başladınız. Sizin derdiniz demokrasi ile filan değil sizin derdiniz benimle. Benim ülkemi güçlendirmemi çekemiyorsunuz. Beni milli irade seçiyor susun saygı gösterin. Bu iradenin bana sağladığı yasallıkla istediğim her şeyi yapabilirim.” RTE’nin Gezi ve sonrasını okumasının tıpkısının aynısı.

Soğuk Savaş kartının garpça açılmasının ardından Türkiye’ye yönelik garp eleştirileri gitgide duyulmaz hale geliyor. Çünkü artık o eski zamanlar değildir boğaziçinde yaşanan. Diliniz ne söylerse söylesin gerçek korku anında açığa çıkar. Rus uçağını düşürür düşürmez koşa koşa Nato’nun arkasına sığınmak tüm bağımsız politika, bizi Şangay beşlisine alın sayıklamalarımızdan sonra asli yerimizi bildiğimizin ve kabul ettiğimizin bir kere daha teyidi. Garbın bekçisi kendisine gerek olmadığı zaman gönlünce gezip tozsa da tehlike anında evin kapısına geri dönüp vazife başı yapıyor.

Hem de öyle bir dönüş hali ki daha düne dek Ukrayna’da olanları Gezi’de denenenlerin benzeri olarak görüp hayin batının oyunlarını deşifre eden zihni sinirlerimiz, tüm büyük oyunları çözen egemenlerimiz şimdi en hızlı Maidancı oldu. Muhalifleri batıcı-abedeci-abe beşinci kolu ve benzeri sıfatlarla teçhiz eden, döve döve öldürülen gencecik çocukları garp ajanı ilan edenler şimdi Lassie Yuvaya Dönüş filminde başrolde olmaktan mutlu mesud, arkamızda kapı gibi nato var ya, batı var ya, rusya bize ne yapabilir demekle meşgul.

                                                Lessi yuvaya dönmüş  
                                                Brükselde bir bayram havası
                                                Alamanya casusluk davasını düşürmüş
                                                Doğan grubu beni severmiş



Hala sabredip okumaya devam edenlere bir sabır testi daha

Sarıgazi’nin Doğusunda Büyük Oyun


Image result for peter hopkirk büyük oyun





Rusya’nın Büyük Petro önderliğindeki reformlarla gıdım gıdım evropa ailesine dahil olmasından bu yana Garb’ın onunla ilişkisi her dem Garb’ın kendi iç dinamiklerine bağlı olarak şekilleniyor. Eğer garpta birbirleriyle münakaşalı birden fazla hegemon(veya adayı) varsa biri ötekine karşı Rusya’yı müttefik tutmaya ve rakip hegemon aleyhine batıya doğru yanaştırmaya çalışıyor. Yok garp sulh olmuş ve tek bir hegemon blok oluşmuşsa Rusya’yı mümkün olduğunca kendi evine hapsetmeye, evropadan uzaklaştırmaya uğraşıyor. İlkinde evropa medeniyetinin öteki’nden kurtarıcısı olarak yüceltilen Rusya ikincisinde evropa medeniyyetini boğan bir kızıl canavara dönüşüyor usta propagandacıların ellerinde. Misal rakip alaman hegemonyasıyla ölümüne mücadeleye giren Çörçil 1944 Ekim’inde Doğu Evropayı kendi el yazısı ile Stalin’e pişkeş çektiğinde Stalin’in totaliter kominis bir domuz olduğunu hiç düşünmez. Düşünmez çünkü rakip alaman hegemonunu yenmek için ona muhtaçtır. Ama 1,5 yıl sonra aynı Çörçil gram utanmadan Rusya’yı avrupanın ortasına bir demir perde çekmekle suçlar ve o perde kornişe kendi imzasıyla çekildiği halde o zaman pişkeş çektiği halkların özgürlük şampiyonluğuna oynar. Çünkü evropada rakip hegemon kalmamıştır ve uRus ayısı artık siktir olup gitmelidir doğudaki inine.

Garb’ın bu gelip giden aklına karşı urusun bulduğu çözümse kendi melmeketinin etrafında bir tür çember oluşturmak. Olur ya garp yine onu doğuya sürmeye hem de tarihte iki kez olduğu gibi silahla- ne hikmetse her seferinde Haziran sonu- tevessül ederse anavatandan önce oralarda savaşsın diye. Kimi kez Çar zamanı olduğu gibi doğrudan işgal eder kimi kezse Stalin amca gibi uyduruktan kominis kukla recimler kurdurur.

Moderen çağlarda garbi hegemonluğun demirbaşı malum İngilizya’ydı. Göt kadar adası, kuş kadar nüfusu ile İkinci Harpten sonra tık nefes kalıp pes edene dek –ne tesadüf ki pes ediş anı da 1945 türk-rus mevzuunda yardım dilenen İnönü’ye benim gücüm kalmadı git abedeyi yala demesidir- her daim nambır van kalırken her dem ona karşı bir başka evropa gücü bu hegemonu yenmeye uğraştı. Fransızı prusa, rusa, avusa kırdırmayla başlayan serüveninde gah fransızdı medeniyyetin düşmanı, gah rus, gah alaman. Ama İngilizya her seferinde kazandı. Çünkü rakip iti başka bir ite kırdırmada onun kadar ustası yoktu.

Napolyon’u sayesinde yendiği ruslarla girdiği asya kıtasına dair hegemonik mücadele Büyük Oyun diye meşhur oldu tarihte


Şimdi Suriye’de vekalet savaşı diye meşhur olan savaş türünün mucidi britişlerdi. Nerdeyse yüz yıl mücadele etti ruslarla ama tek bir sefer hariç asla kendi savaşmadı. O bir seferde de aslında savaş bir başka piyonu olan Osmanlı ile Urus arasında idi de işte baktı olmuyor kamuoyu baskısı falan filan daldı mevzuya. İngiliz Emperyası su boğazına gelene dek asla ellerini kirletmezdi haklı olarak. Sadece Osmanlı değil 1905’te Rusları yenen Caponlar da onun müttefiği ve vekiliydi. Tüm 19.yy boyunca Osmanlı vekili olduğundan bizim kaht-ı rical imparatorluğunun ayakta kalması için önce ingilize, sonra allaha o yüzden güveniyordu. 1878’de Yeşilköy’e dek gelen Çarlık Ordusunun Çarigrad’a girmesini engelleyen ingiliz ültimatomu idi misal.

Ne zaman ki Versay’da Aynalı Salon’da Bismarck önderliğinde Zweite Reich’i ilan eden Prusya vilhelmlerin ikincisi liderliğinde alaman namıyla britiş hegemonyasını tehdit etti, Büyük Oyun’da sona gelindi. Düne kadar etmediğini bırakmadığı urus itini alaman itine karşı müttefik tutmak gerekince onunla barıştı. Evropa çarkıfeleğinde yine Rus ayısının evropaya yaklaştırılması gereken zamanlardı. Ha vekili osmanlıyı da sildi o arada. Abdülhamid’in Vilhelm’in götünü yalaması boşa değildi. Koyu bir çaresizlikti. 1907’de Rus- Biritiş ittifak anlaşması ve ne tesadüf ki hemen akabinde 1908’de Reval’de İngiliz Padişahı ile Rus Padişahı anlaştı bizim ipimiz çekilecek diye dağa çıkan ittihatçılar.

Büyük Oyun’un oyun sahası kabaca Osmanlı ile başlıyor, İran ile devam ediyor ve Afganistan üzerinden Çin’e ulaşıp son buluyordu.

*** Sıcak Denize İnen Ayı Oder Coğerafik Kaderimin Bana Bir Oyunu mu Bu***

Mart 1939'da Çekya'dan kalan parçaları da yutan Hitler gözünü faşist albaylar cuntasınca yönetilen Polonya'ya dikince İngilizya Polonya'ya hemencecik garanti verdi ve umdu ki Stalin böyle bir istilayı kabul etmez ve biri kominis biri faşik olduğuna göre bu iki fil leh çimenlerini eze eze birbirlerini kırarlar. Majestelerinin hükümetinin iti ite kırdırma dürtüsü o kadar belirgindi ki, 1939 yazında Stalin Nazilerle Garbiler arasında SSCB kiminle ittifak yapsın diye ihale açtığında İngilizya İhale Heyeti ihale salonuna bir uçakla gitmek yerine vapurla hareket etti. Hem de saatte bir kaç mil hızla giden eski püskü Bandırma Vapuru imitasyonu bir gemiyle. Hem de ihale sonucu imzalayacakları sözleşme için şart olan ihale yetki belgesini -aksilik bu ya- adada unutarak. Hem de eğer müttefik olurlarsa bunun gerçekleşeceği mekan olan Polonya’ya bu konuda fikrini hiç sormayarak. Elbette Stalin anama mı sövüyonuz lan demek yerine uçakla gelen rakip firmanın dosyayı üste çıkardı.

Ağustos 1939'da Nazi-Sovyet Paktı ilan edilince garbiler(ve garp kominisleri) hayatlarının şokunu yaşadılar. Stalin öteki iti kırmak yerine onunla anlaşarak gerisin geri batıya doğru iteledi onu. İngilizya iti ite kırdırma dürtüsünden savaşta da vazgeçmedi. Haziran 1941 sonrası Stalin tırım tırım Fransa'da ikinci cephe diye yalvarırken Çörçil Yunanistan'a çıkarmam var yapim mi abime diye taşak geçerdi.

Savaş esnasında 1940 Kasım'ında Sovyet Dış Politika Komiseri Molotov müttefiki Hitler ile görüşmek için Berlin'e gelir. Stalin, alamanlardan Finland, Bulgaristan ve Boğazlar'ın kendi etki alanında sayılmasını –ona ait olmasını- kabul etmelerini ister. Alamanlar ise Stalin'i avrupadan uzak tutmak için sen boş ver batıya doğru yayılmayı, güneye doğru yayılsana misal kafkaslardan in aşağı Hindustan, İran, Irak oralar hep senin olsun der. Stalin bunu kabul etmez ve görüşmelerden birkaç gün sonra Hitler o meşhur Rusya’yı İstila Planı Operation No:21 Barbarossa’yı imzalar.

                                    
                 Hitler: Yakında Antikomintern pakta üye olursunuz bu gidişle (gülüşmeler)
                 Stalin 1940 Kasım'ındaki bu görüşmelerde Molotov'a verdiği pazarlık talimatlarını                  içeren el yazısı notlarını sonraki yıllarda garp ile müttefik olunca arşivden geri                        aldırtıp 180 derece tersinden tekrar yazmış. Çünkü o başkasına yazdırmayacak                      kadar gerçek bir emekçiydi.  

SSCB çökünce kendi içinde herhangi bir hegemonik mücadelesi kalmamış birleşik Garp rahatça Çörçil’in emaneti doğu avrupayı ruslardan geri aldı. Yetmedi -malum tek hegemon = çarkıfeleğin siktir git evropadan göstermesi- Rusa batıda Baltıklar’dan (Petersburg’a kaç km bi nato üssü bakkal amca?) kilit attı. Baltık ülkelerini Nato’ya almayı demokrasi cart curt diye rasyonalize edenler SSCB aynısını su hizasından komşuları Küba’da yaptığında nükleer savaş çıkarmaya dek gitmişlerdi oysa hopa şinanay. Bu da yetmedi Moskova’ya bir taş atımı mesafede Ukrayna’ya yerleşerek bu kiliti güneyden de sıkmaya giriştiler. Ukrayna’da taraflar seçim yapılacak diye anlaşıp masadan kalktıktan sadece 24 saat sonra sokak darbesi ile putin kuklası yanuk ömeri devirdiler. Putin reaksiyon gösterince de hayin ve zalım rus oldu yine pro pro propaganda dillerde.

Tarih yine tekerrür ediyor ve Kasım 1940’dan yetmiş küsür yıl sonra evropalılar Rusya’ya yine batı no yapıyor. Yine babacığım avrupaya doğru gelme izin vermeyiz yapılıyor. Harbiden ya Putin’in Suriye’de ne işi var. Sonuçta batıdan Nato şemsiyesi altında her yandan kuşatılıp doğuya doğru iteklenen bir halde filan değil. İnsanın aklı almıyor valla.
          
*** Sıcak Denize İnen Ayı Oder Coğerafik Kaderimin Bana Bir Oyunu mu Bu***


Suriye İç Savaşı’nda son dönemde dikkatini en çok ne çekiyor deseler kutsal cihadımızın türkileşmesi derim. Kafkaslıların domine ettiği kutsal cihadımıza bir anda türki savaşçılar akmaya başladı. Biraz islam tarihi okuyan herkes bilir ki türkiler önce bitli piyade olarak sızar ortadoğudaki kılıçlı mılıçlı işlere bir süre sonra ise oraların bossu olur since harun reşid oğulları taym ya bu arapların bileceği iş ^-^

Bu kadar çok sayıda savaşçının orta asyadan orta doğuya erişmesindeki lojistik mucize bir gizem. Türkiye üzerinden geçişleri hariç yolun geri kalanını nasıl aldılar acaba. Hani Rusya buna izin vermez herhalde. 8:15 vapuruyla da gelmediklerine göre? İster istemez insanın aklına Işid’in El Kaide’ye posta koyarken bangır bangır bağırması geliyor. Hani siz hiç İran’a saldırmadınız, bizim saldırmamıza da izin vermediniz çünkü Afganistan-Ortadoğu arasında lojistik otoyolunuzun oradan geçtiğini söyledinizli tirad ;)

Nasıl geldiklerini bilmiyoruz ama varlar ve aileleriyle birlikte binlerce türki mücahid alınabilecek en iyi savaş eğitimini alıyorlar. Peki niye? Suriye için mi? Sanmıyorum. SSCB 1991’de bir anda çökünce teoride kendi özgür iradeleriyle sovyet ittihadına dahil olmuş bağımsız ülkeler, gerçekteyse stalin uydurmasyonu(hazarardındakilerin hebisi) pek çok respublika kendini bağımsız ülke olarak buluverdi. Bir gecede kendini bağımsız ülke olarak buluveren bu uyduruk ülkelerin başında da kukla kominis parti liderleri vardı. Böylece afrikada da hala şahit olduğumuz üzere herhangi bir raison d’etresi olmayan kağıt üstü respublikaların kendilerine raison bulma deneyi orta asyada da başlamış oldu. Bunlara başaramayınca da failed state deniyor sanki state i kendi tekamülleriyle kurmuşlar gibi.

SSCB yönetimince yavşak olma kriterine göre belirlenmiş Hazarötesi kominislerinden tek sepetlenen bizim Zülfü’nün dostu Asker Ağa oldu :( Geri kalanlar o günden bu yana her diktatör gelinin rüyası Atatürk tarzı millet inşası pirensibiyle çalışmaya devam ediyorlar. Yabancısı olmadığımız biçimde piyasa ekonomisini zimmete para geçirmenin en kolay yolu olarak selamlayan, seküler demokratik bir muhalefete asla izin vermeyen minik seküler diktatörlükler.

Bu bildik döngüde artık yavaştan yavaştan bu etabın sonuna doğru geliniyor sanki. Başkan amcalar artık ömürlerinin son demine giriyor. Türki bile olsanız niye 30 yıldır aynı adam diye soracaksınız önünde sonunda. Hepsi Türkmenistan gibi sorunsuz bayrak değişimi yapabilecek mi şüpheli. Mevcut yönetimlere legal itirazların yükseltilebileceği demokratik muhalefet kanalları var mı, yok. O halde geriye yine silah eşliğinde değişim kalıyor.

Bölgede ilk silahlı isyanın 1992’de tam da 1922’de Enver Paşa’mızın tepelendiği Pamir’den başlamış olması sürpriz değil. 1930lara dek direnen Milli İslami Basmacıların mirası üzerinde doğal olarak İslamcılık yükseliyor. Yüzyıllardır islamın ve biz türklere oldukça tanıdık gelecek şekilde şehirli-köylü ayrımının temel kimlik ölçüsü olduğu bir bölgede 20.yy uydurması millet’in ve kendi sun’i sınırları içinde farklı farklı milli devletlermiş gibi yapan gecekondu recimlerin islami bir meydan okumaya ne kadar dayanabileceği  bir soru işareti. Misal 1992’de tacik recimini rus askeri kurtarmıştı. Onların belki yıkacak sykes/picotları yok ama sınırları elbette tanımıyorlar.

Çin ile Rusya’nın tam ortasında tabir i caizse ikisinin de tam karın nahiyelerinde hani en zayıf yerlerinde iyi eğitimli mücahidler öncülüğünde islami bir ayaklanma hayal edin. Seküler diktatörlükler elinde recime yabancılaşmış ve mevcut refahtan pay almayan kitlenin umursamazlıkla karşıladığı hatta desteklediği kutsal bir savaş. Şimdi en başa gidip vikipedyadaki great game maddesine tekrar bakıyoruz: was the strategic economic and political rivalry and conflict between the British Empire and the Russian Empire for supremacy in Central Asia at the expense of Afghanistan, Persia and the Central Asian Khanates/Emirates.

SSCB çöktüğünde Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası kisvesiyle çıktığımız abede taşeronluğundaki emperyalik seferimizden ellerimiz boş dönmüştük. Şimdi takriben 20 yıl sonra yine aynı contractorun taşeronu olarak bir kez daha, bu kez sünnipower olarak, sefere hazırlanıyoruz galiba.

Bu arada Suriye’de IŞİD’i vurmak yerine öbür grupları vuran Putin’i kınıyorum. Sonuçta elin hegemonları oturmuş senin iflahını öpmek için Büyük Oyun içinde oyun pilanlamış niye usluca kaderine razı olmuyorsun. Biz misal ruslar vurunca bir senedir IŞİD’i bombalıyorum diyen abedenin dawlanın petrol gelirlerine dokunmadığını farkettik ve yine farkettik ki abedenin dawlaya çizdiği bir kırmızı çizgi var bağdat’a giremezsin-kürtlere bulaşamazsın diye ve onun haricinde dokunmuyor pek ama olsun. Pırıl pırıl artiz gibi garbiler varken bu buzdolabı gibi rusları tutacak halimiz yok. Putin IŞİD’i vurmuyor, hayin Putin, zalim Putin. Ortadoğuyu bildiğin toplu tüfenkli nizami ordularla işgal eden tek hegemon garbiler since 1914 ama olsun yine de kahrol işgalci Putin, Suriye’den defol.

Ben elbette büyük devletimizin kazanan tarafta olmasını isterim. Büyük Oyun'larda kazanan tarafta olmak her zaman kazanmak anlamına gelmiyor gerçi ama napalım. Misal Polonya İkinci Savaşta kazanan taraftaydı hesapta. SSCB bir anda çökünce ankara elçisi tontiş amca, Çernişov’du galiba adı, kendini Rusya elçisi olarak bulmuştu. Biz Rusya’nın dizüstü çökmesiyle coşmuş ilk seferimize çıkmıştık. Bir yandan birileri adına ağbi kardeş ayağına ortaasyaya sarkmaya uğraşıyor, bir yandan da Çeçen Savaşı üzerinden Kafkaslardan dürtüyorduk ayıyı. Şimdi IŞİD’in alameti farikası olan kafa kesmenin lügatte ilk güncellenmesi unknownrussiansoldier.mpegdi liseliler bilmez. Yetmiyor kendimiz kürtlerimizle uğraştığımız halde amcayı niye çeçenlere zulmediyorsunuz diye sıkıştırıyorduk röportajlarda. Onların birinde artık dayanamadı tontiş amca ve kendisi sırça köşkte oturan komşusuna taş atmamalı dedi.


Sözelci De Olsak İstatistik Grafik Koymayı Biliriz Zühtü Usta

Putin bir uçağını düşürdük diye bu kadar kızıyor. Sonuçta atla deve değil yani için dipnot

Öteki, günümüzde göt cebinde akıllı telefonlar şeklinde devam eden 1970 sonrası teknoloji devrimini ıskaladı. Bunun sonucunda militari teknoloji babında garp ile arasında kuşak farkı oluştu. Öteki’nin nambır vanı SSCB Seksenlerde içine girdiği krizi arada Rusya olarak ancak 2000 başında hal yoluna koyabildi. SSCB çökünce Rusya her ne kadar özgür ticaret, küreselleşme babında ıskaladığı dijital devrimi yakalama fırsatına kavuşsa da doksanların kaotik ortamı içinde militari teknolojide bundan faydalanacak maddi vasıtalardan Putin Restorasyonuna dek yoksun kaldı.

Çocukluğumuz Kızılordu silahlarına ilişkin abartılı övgüleri dinleyerek geçti. Hatta hala o günlerin mirası rus askeri teknolojisine övgü düzme yarışları devam ediyor. Bütün bunların bir çeşit Soğuk Savaş tiyatrosu olduğunu çok zaman sonra farkettim. Aslında basit bir kapitalist üretim modeliydi olan biten. O zamanki denge basitçe şöyleydi: Siz Abede veya SSCB olarak rakibinizin yeni bir silah geliştirdiğini istihbar ettiğinizde ona karşılık vermeye mecbur hissediyordunuz kendinizi. Böyle olunca da misal abedeli silah sanayisi lobisinin devlet ve medyadaki güçlü kolları kızılların yapmayı planladığı silahın(roket, füze, gemi, tank veya uçak her neyse o) sizin mevcut silahlarınızdan şöyle üstün böyle muhteşem olduğunu ifade ederek nerde bu devlet nerde bu millet kızıllar bizi vallaha mahvedecek diye dövünüyordu. Bunun üzerine özgür dünyanın sultanı da elbette o bahse konu silahtan daha üstün bir silah geliştirmeniz için size milyarlarca dolarlık bir sipariş veriyordu.

Böylece kızılların her silahına karşı bir iki üç ilanihaye alternatif üretiliyordu. Denklem gereği rus silahlarını ne kadar çok överseniz ve o silahların sizinkilerden üstünlüğüne ne kadar çok inanırlarsa alacağınız siparişin kârsal değeri de o kadar yükseliyordu.

Oysa gerçekte Soğuk Savaş’ın son döneminde Madır Rusya askeri teknoloji alanında geri kalmanın ötesinde konvansiyonel ordusunu modernize etmede de yıkıkları oynuyordu. Bazı insanlara göre SSCB'nin pes etme noktası Reagan'ın Yıldız Savaşları blofüne karşılık veremediği andır. 91 sonrası Rusya çöküş halindeyken ordusu da per perişandı. Öyle ki Şamil Basayev rüşvet vere vere bir tabur çeçenle rusyanın içinde seyahate çıkıyor ve rüşvete biraz daha paramız olsa Moskova’ya dek varırdık diye taşşak geçiyordu.

İşte Putin 2000 sonrası enerji fiyatları boomundan elde ettiği para ile giriştiği restorasyonda dünyanın ikinci süper gücü denen ordusunun bu ünvana layık olması için de uğraşmaya başladı. Ancak Abede ile arada öyle muazzam bir teknoloji farkı vardı ki bunun bir anda kapanması mümkün değildi. O yüzdendir ki o makas kapanana dek ordusunun bir numaralı silahı olarak bir imajı cepheye sürdü. Aslında o kadar güçlü olmayan Rus Ordusunun aslında o kadar güçlüymüş gibi görünmesini sağlamak üzere yenilmez Putin imajının gölgesinde inşa edilmiş devasa bir propaganda anıtı. Masaldaki kıralın çıplaklığını gizleyen  imaj’dan bir elbise.

Tuaf o Kasım günü Rus Uçağını indirdiğinde yıllardır özenle inşa edilen bu imajın ağzına sıçmış oldu. Onun yıllardır inşa ettiği büyü bozuldu. Artık Rusya vurulabilir, kırılabilir bir eşya. O yüzdendir ki bu kadar kızgın.

Dünyanın askeri sahibinin kim olduğunu merak eden aşağıdaki istatistiklere bakabilir. Abede çöküyor, Çin şöyle böyle geliyor diyenin başına vurmalık ucuz istatistik.




fifth jeneration uçak kısmına dikkat







29 Ekim 2015 Perşembe

Tıri Kalırs: Akepe Turuncusu

Mevcut arama motorlarında tabu diye arama yapsak bulacağımız sonuçlar malum hep seks odaklı çıkacak. Oysa Ortadoğu-yu Şerifimize mahsus bir milli motor olsaydı bulacağımız sonuçlar etnisite, din-mezhep, aşiret, vilayet  ve benzeri kimlik hususları olacaktı. Kendini ister üniter modern devlet isterse kırallık gibi yapılandırmış olsun Ortadoğu ülkelerinin hepsinde bir numaralı tabu bu. Esad Suriyesi, Haşimi Ürdünü veya Erdoğan Türkiyesi olmanız farketmiyor. Hepsinde de devlet mekanizması kendini kimliklere göre yapılandırdığı halde bu kimlikler sanki yokmuş gibi yapmak üzerine kurulu(ydu).

Aşil; varolan kimlikleri, bu kimlikler iktidar aygıtının paylaşımında birinci belirleyici olduğu halde bu kimlikler sanki yokmuş gibi hayali üst kimlik parantezinde yok etmeyi seçince topuğu da kendiliğinden meydana çıkıyor. Kemalist cumhuriyetin seküler türk üst kimliğindeki fasulyeden imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitleyiz yalanını ve ancien regime’in hangi sorunlarca yıkıldığını düşünün. Sayacağınız sorunların neredeyse hepsi ister etnik, ister dinsel olsun, o, hesapta artık sorun olmaması gereken kimliklere dair.

TeCe kuruluşundaki kimlikler sorununu onları devletin aygıtları vasıtasıyla yok sayarak çözmeye çalıştı. Beceremediğini gördüğünde, çözmeyi istediğinde dahi farklı yaklaşmayı beceremedi. Zira ona göre bu üzerinde yükseldiği biricik ideolojik meşruiyet olan türk mefhumundan feragat gerektiriyordu. Ancien Regime çıkmazı farketmedi değil. Farketti ama jenga oyununda en alttaki parçayı inşayı yıkmadan alacak, buna halel getirmeyen bir çözüm yolu bulamadı. İşte AKP bu çözümsüzlükle nice kez yüzleşildikten sonra iktidara geldi. Ülke artık iktisaden de nefes alamaz hale gelmişti. Tüm dünya dezenflasyon sürecine girmişken biz hala nerdeyse üç haneli enflasyonlarla uğraşıyor, dünya iktisadı dışında lokal ekonomik krizlere giriyorduk. İslami kimliği iktisadi nehire dahil etmek veya kürt kimliğinin sebep olduğu parasal kanamayı durdurmak gerekiyordu. Halli gereken bu sorunu çözmek için en ideal hükümet gibiydi. Ama eline geçen bu altın fırsatı kullanamadı. Daha doğrusu tıpkı halefi gibi kullanmak istemedi yahud beceremedi. Ancak bu esnada akpist reaksiyon TeCenin kendi meşruiyetini dayadığı “türk” mefhumunu yıktı. Bizim mezhepsel, etnik veya her ne adla adlandırırsak adlandıralım tüm kimliklerimizin üstünde yer alacak ve bizi imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle yapacak ortak kimlik ilüzyonunu yıktı. Yıktı çünkü kendi ideolojik kimliği o seküler türk kimliği ile aynı anda muktedir olamazdı/olamadı.

Bir ilüzyon olsa da regime’in  temel paradigması olarak bunca yıldır devletin ideolojik aygıtlarıyla yapılandırılmış ve kafamıza nakşedilmiş kimliğin yerine akepenin ikame etmeye çalıştığı yeni kimlik sürdürülebilir bir yeni olmadığından, eskiyi yıktığında bize dair tüm kimlikler de ancien regimedeki ortaya çıkma mücadelelerinde yeni bir evreye girip meydanda gümbür gümbür gümbürdediler. Kimi akpistlerin bizim özgürlük ortamımız sayesinde kimlik siyasetleri görünür hale geldi tespiti doğru ama eksik. Onlar istemeden hatta anlamadan pandoranın kutusunu açmış oldular sadece. Bu esnada eğer bu kimliklerin birbiriyle ilişkisi evrensel hukuk kriterlerine uygun olarak yasal ve toplumsal güvenceye alınsa idi kuşkusuz şimdi konuştuğumuz kutuplaşma geyiği o boyutuyla hiç yaşanmazdı. Ama akpist liderlik ne dedi: Biz Kopenhag Kriterleri ile değil Ankara Kriterleri ile ilerleyeceğiz…

Yeni kimlik sürdürülebilir değildi çünkü AKP kimlikler arası ilişkiyi kendi kimliğinin -yani kendi milletinin- diğer kimliklerle/milletlerle eşit değil o kimlikler üzerinde egemen ama adil -hani osmanlı adaleti kaptın;)- olacağı bir tür Osmanlı Millet Sistemi içerisinde hayal etti. Tam burada Şerif Mardin’i hatırlamak lazım. Tüm dikkatlerin güncel politik nedenlerle “mahalle baskısı” kavramına yöneldiği o röportajda milleti ulus temelli anlayan muhatabına sizin “millet”ten anladığınızla onların anladığı aynı şey değil evladım diyerek aslında çok daha önemli bir noktanın altını çiziyordu.

Akpist kimlik malum Osmanlı stayla sünnilikti. Akpistlerin Sünniliği bir tür türkmilletivari üst kimlik haline getirmesi ancien’de en can yakıcı kimlik sorunları olarak sivrilen “türk-kürt” ve “sünni çoğunluğa karşı modernleşmeci devlet tahakkümü” sorunlarını bir çırpıda çözüvererek placebo demokratik özgürlük havası dahi yarattı. Sünniliğe dönüşü “kürt sorununu hallettik, dindarlarla devleti barıştırdık” lafızlarıyla özgürlükçülük diye bu sayede sattılar. Tüm bu hakimkimlik formatlama çalışmaları esnasında kendilerini tasfiye edilecek Ancien Regime’in en sadık müttefiği pozisyonunda bulan stokholm cemevi alevileri umrumuzda olamazdı elbette.

Üstüne üstlük bu sünni üstkimlik; kana, ulusa, ana/babaya dayalı aidiyeti rijit bir kimlik değildi. Nasıl ki alevilik aliyi sevmekse en bi alevi onlar oluyordu alevilerde sünniliği severek sünni olabilirlerdi ^.^ Backgroundunuz ne olursa olsun, Yiğit Bulut bile olsanız, dileyen herkesin rıza ile dahil olabileceği bir kimlikti. Yine atayiz, alevi veya benzeri ötekiler illa sünnileşmek zorunda değillerdi de bu sistemde. Kendi kimlikleriyle var olabileceklerdi. İş ki yerlerini bilsinler, millet i hakime ile eşitlik talep etmesinler. Sünniliğin millet i hakime olduğu bir ülkede elbette aleviler yargıda olamazlardı, hadlerine mi düşmüştü. Elbette o tip bir sünniliğe inanmayan seküler sünniler yahud ateistler eğitim sisteminde etkin olmamalıydı. Millet-i Hakime’ye ait olanlarla olmayanlar arasında hak bakımından Mahmut Esad Bozkurt’un buyurduğuna benzer farklar olmasından daha doğal ne olabilirdi. Bu sünni üst kimlik potansiyel olarak ülkenin %70’ini kapsadığından sürekli milli irade ile meşrulaştırıldı. Sahibinden garantili, temiz, ikinci el çoğunluk.

AKP seküler türk kimliğini  evrensel normlara dayalı bir çok kimliklilikle ikame etmek yerine ankara kriterlerine uygun olarak kendi sünni kimliği ile, hem de öncekinde mevcut “teorik” eşitlik tabanını da imha ederek Osmanlı millet sistemi anlayışıyla ikame etmeye çalıştı. Buna çalışınca da teorik bazda ilkinin teorisyeni Ziya Gökalp’tan bile geriye taaa Tanzimat Fermanı öncesine geri dönmüş olduk. Bağzı akpistlerin ve akpist yağcılarının sürekli terennüm edip normalleştirmek istediği kutuplaşmanın geçmişten bu yana hep olageldiğindeki eksik nokta cumhuriyetin başında seküler ulus devlet ilüzyonu ile aşılmaya çalışılan bu kimlikler ve toplumdaki yeri sorununun geriye doğru gidişle çözülmesinin tam da her daim korkulan türde literally bir irtica olduğuydu. Kimliklerin tanınmasına dair moderen çözümler yerine kimliklerin egemen-nonegemen diye konumlanmasına dayalı geçmişi seçtiler. Gerçi Recep Tayyip Erdoğan’a kızsak da unutmamalıyız ki O en azından bizlerin, yani o millet i hakime grubuna girmeyenlerin, ata binmesine yasak koymadı veya giysilerimiz için belirli renkleri zorunlu tutmadı ^.^

Akpist önderliğin teorik %70 çoğunluğu pareto optimumunda konsolide edecek ferasetten uzak oluşu sonucu %50’lik zirve aşılamadı. Önce orada donuklaşma sonra da oradan erozyon başladı. Öte yandan esas sorun konumlandırmayı rasyonalize ettikleri tüm tarih bilgilerinin yalandan ibaret oluşuydu.

Tarih siz onu bugün için kullanmadığınız sürece takvim arkası masalıdır. Dilediğinizce yontup kullanabilirsiniz. Ama bugünü biçimlendirmeye dayanak yaptığınızda –biz de sık sık olduğu şekilde- bilime dönüşür. Akpist sünni kimlik cumhuriyet dönemi türkislam masallarıyla tıka basa dolu olduğu için kürtleri bu “türki” sünn(etl)i kimliğe katılmaya tam ikna edemediler ve edemedikçe kızmaya, hakaret etmeye başladılar. Sünni Kürtler 100 yıllık bilinç birikimlerini bu türkislam masalları uğruna feda etmeyince ötekiye dönüştüler. Yine masalları tarih diye belledikleri için o özendikleri osmanlı millet sisteminin; modernitenin kapitalist iktisadiyyat olarak bu topraklarda somutlanmasından, dünyayla entegrasyondan itibaren sadece sorun yarattığını ve gerekli rıza mekanizmasını ötekiler nezdinde hiç ama hiç üretemediğini/üretemeyeceğini anlayamadılar.  

Şu anda herhangi bir üst birleştiriciye sahip olmayan çok parçalı bir toplum olarak, bölündüğümüz için değil bölünemediğimiz için bir aradayız. The Rose of War tarzı bir ev’lilik mahkumu olduk. Artık kimlikler toplumu oluşturan yap-bozun parçaları olarak değil kutuplaşmanın bir simgesi olarak hiç olmadığı kadar tahkim edilmiş halde. Kendini millet i hakime olarak konumlandıranın milletin iyiliği diye lanse ettiği şey, o milletin bir parçası olarak görmediği beni kapsamıyor, bana hitap etmiyor. Sadece yeni bir hakaret vasıtası. Düşünsene devlet bütçesinden Köprü yapılıyor ve ötekine siktik mi diye bağıran ergenlerle doluyor ortalık. Olimpiyatı alamayınca karşı tarafın yaptığı kol hareketi ile oluyor iade i ziyaret. Öyle olunca da gelsin bu topraktan ekmek yiyen hayinler, gitsin rezil yabancı uşakları. Ne kadar da tanıdık bir 19.yy osmanlı hikayesi değil mi ^.^




8 Ekim 2015 Perşembe

Paramparça Vaadler, Sünnetsiz Sikler Ve Kürtler

Episode I: Aynalı Kemer İnce Bele

Şimdilerde bittiği, dolaba kaldırıldığı, yazık olduğu söylenen sürecin(bi süredir en hızlı Erdoğan karşıtı kesilen numerolu cumhuriyetciler gibi ifade edersek ikinci sürecin) nasıl başladığını hatırlayan kaldı mı? Hani 2012 yılında o meşhur şubat soğuğunun ardından Brez Apo’nun kendi deyişiyle o darbe teşebbüsüne karşı yazdığı destek mektubu ile başlamıştı. Tipik bir heteredoks derviş hesap batini-zahiri multitasking çalışan Reber’in zahiri amacı cemaate karşı ittifak ve barış iken batıni amacı Suriye idi. Parçalanacağını öngördüğü Suriye’de kürtlerin üçüncü yol olarak sivrilebilmesi için ortam yaratmak istiyordu. Kürtlerin yaşadığı ülkelerde eski egemenler ölümüne kan davalı emmoğları olarak hasımlaşırken, kürtlerin; hani son otuz yıla kadar varlıkları bile reddedilenlerin, her iki tarafın da desteğini aradıkları üçüncü taraf olarak yükselişi de göklerden gelen bir karar mı acaba…

Suriye Kürtlerinin rejim ile isyancılar ve başka kimler varsa onların dışında üçüncü taraf olarak yükselmelerinin birinci koşulu arkalarının yani Türkiye’nin tarafsızlığıydı. Öyle ya asıl örgüt Türkiye ile savaşırken TR ile savaşan örgütten çıkan spin off YPG dizisinin Suriye Praym Taymında yüksek reyting alması maddeten ne kadar mümkün olabilirdi. Malum, Akpistler dün dediklerini bugün inkârda alenen yalanla gerçeğin çerçevesinden sıyrıldım sanma işini o kadar içselleştirdiler ki(dinle bezenmiş siyasi gayelerle ahlakın yerle bir edilmesi ve kemalistlerin o eski steryotip yobaz tiplemelerinin akepe eliyle can bulması, ey ironi…) elbette şimdi yine aynı şekilde inkar ve yalanla def’edebilirler ama o zaman telaffuz edilen pilan - akepenin bu süreçten ekstra bonusu-  gerillanın Türkiye’yi boşaltıp Suriye sahasına geçmesi ve Es”e”d’e karşı savaşmasıydı.

Barışın ve aynı anda gerillayı kendi emperyalik gayemizin askeri yapacak olmanın zevkiyle bazılarımızın övgü ambarları sonuna dek açılmıştı o dönem. Seher vakti bir güzele vurulan vurulana idi. 


Hani kimi akpistlerin şimdi görmezden geldikleri eski hurmalar biraz da o dönem mahsulü. Boru mu hem Türkiye’ye barış gelecekti, hem de Es”e”d devrilecekti(pekAkAdan esEAda türkün latin elifbasıyla harf kavgası, fesli emmi yayınları). Ne var ki Haziran-Temmuz 2012’de Suriye İç Savaşı yeni bir virajı döndü: Bizim “iyi” çocukların Şam-Halep taarruzlarına rejim –o zamana dek Kaddafi kaderine uğramamak için kullanmaktan özenle kaçındığı- hava gücünü tüm ağırlığıyla devreye sokarak yanıt verdi. Ve daha önemlisi her şeyi kontrol etmeye çalışan hiçbir şeyi kontrol edemez düsturuyla kuzeyde savunamayacağı alanları boşaltarak merkezlere çekildi. Baas sanki pilan yapmayın pilan tutmaz baas çöplüğünde dercesine kürtyoğun bölgeleri bir anda neredeyse kompile kürtlere bırakarak hesaplarımızı biraz bozdu galiba. Böylece kürtler rejimle savaşmak zorunda kalmadan –hatta onunla anlaşarak- o meşhur özyönetimlerini kuruverdiler ve Esad’ı devirmek için daha güneye inmediler. Ne garip değil mi bahis konusu kürtler olunca idelojiyi boşlayıp bir çırpıda anlaşıveren türkü-farsı-arabı, kürt aynısını yapınca hemmen politikli korreknis kesiliyor. Misal sen Saddam’la bölücüleri Irak topraklarında da vurabilmek için anlaşma yapınca Saddamcı/Baascı olmuyorsun ama onlar Esad’la anlaşırsa Esadcı/Baascı oluyor :) Bu arada şimdi anlık aklıma düştü: Esad'a gün aşırı Nusayri Diktatör diyenler Saddam'a hiç Sünni Diktatör diye hitap etmiş miydi? 

Takvimi ileri sarıp bugüne geldiğimizde iplerin kopması da tıpkı başlaması gibi biraz da Suriye yüzünden oldu nacizane fikrimce. Tek neden elbette bu değil hatta sürü sepet iç politika nedeni de bulunabilir daha tok seslisinden ama nedenlerden biri de bu. Daha doğrusu Tel Abyad’ın dövletimizce herhangi bir müdahale ve kontrol şansı olmaksızın kürtlerce bir anda ele geçirilmesi yüzünden. Daha düne dek IŞİD’in kürtlere vurduğu darbelerle zevk suyu akanların bir anda IŞİD bilerek verdi kenti kürtlere, şöyle anlaşma böyle ihanet lafları ve yine ey ahlak geldiysen üç kere tahtaya vur. Tel Abyad’ın düşüşünün ardından kürt kemerinin kendisini boğacağından dem vuran TeCenin 2012 Temmuzundan beri  sözle tehdit etmesine rağmen fiilide dokunmadığı Suriye Kürtlerine karşı şu meşhur Cerablus-Mare güvenli bölgesi vasıtasıyla fiili müdaheleye başlaması yüzünden oldu sanki biraz da. Kendi kemerlerine karşı kafalarının sokulacağı idam ipi yuvarlağının güvenli bölge adıyla uzatılması çatışmayı getirdi belki de. Barışı getiren Suriye, savaşı da getirdi.

Peki bu kürt kemeri neyin nesi? Doksanların başı. Memur sendikası işleri yeni başlamış. Doğal olarak en önde solcu, kürtçü bilumum recim karşıtları var. Malum Osmanlıdan beri recim karşıtımız memurdandır, devrim şehidimiz fakirdendir. Kürt hareketinden bir arkadaş ile laflarken şakayla karışık: Ulan az kurnaz değilsiniz. Kürdistan haritanız için her ülkeden kalın kalın parçalar koparırken yardım alıyoruz diye Suriye’den bit kadar yer gösteriyorsunuz demiştim. Gerçekten de Suriye o meşhur pankürdist haritada en az yer talep edilen ülke.


Şimdi bizi bir kemer gibi sıkacağına inandığımız o topraklar geçmişte yerleşime pek uygun olmadığından her daim az nüfuslu topraklar olarak kalmış. Bu yüzden zati Ermenileri gözden ırak ölsünler diye oralara sürmüşüz. Daha çok türk, kürt veya arap konar göçerlerin yurtluğu olmuşlar. Mesela hani şu meşhur Kobani’nin adının nereden geldiği sorulduğunda kürtlerin açıklamalarından biri de neydi: Berlin-Bağdat demiryolu inşaatı zamanında burada kamp kurulmuş. Yapan şirketten, kompaniden kobani olmuş yerin adı zaaaaa xD. Yani 20.yy’ın başına dek kemerin çoğu yeri yokmuş. İşte o yüzden pankürdist bir haritada bile Suriye’den bu kadar az yer kayıtlı hayali tapuda.

Peki sonra nolmuş da kürtler bu kadar olmuş orada. Hani sınırları çizen cetvelin tam ortalarından geçtiği türkmenlerin, kürtlerin, arapların haricinde niye ekstradan kürtler gelmiş oraya, nereden gelmiş kürtler? Öncelikle sınırı tekrar hatırlamak lazım. Belki 1921 Ankara Antlaşması ile çizildi sınırlar ama kağıt üstünde kaldı. 1925 veya diğer kürt ayaklanmaları hep devlet dilinden askeri harekat babında yazıldığı için(isyancılar fişmekanı ele geçirdi veya devlet güçleri şurayı burayı kurtardı) bunlara katılan veya katılmakla suçlanan insanların sonraki sivil akıbetlerini pek bilmeyiz biz. İlk olarak binlerce aile Şeyh Sait İsyanının tedibine paralel o kağıt üstündeki sınırın güneyine kaçtı. Türkiye Cumhuriyeti sonsuz öngörüsüyle kendi vatandaşı olan bu insanların geri dönüşünü filan talep etmemiş elbette. Tam tersine kurtulunan bir dert olarak bakmış onlara. Fransız Koloni Bakanlığı arşivine bakıldığında bu insanlara dair TeReden giden tek talep şeyh sait in kardeşi  fişmekan sınırdaki şu yerde oturuyor bunu içeriye nakledin veya isyancı liderlerinden hoca bilmem ne sizin oraya kaçmış sınırdan 100 km içeriye alınlardan ibaret. 

Suriye arapları elbette bu durumu kendi ulusal durumlarına tehdit görmüş ama sömürge yönetimi tınmamış. Öyle ki Fransa tam da onların bulunduğu kuzeydoğu suriye’yi, merkezde bir hükümet kurup idaresini araplara bıraksa bile kendi askeri yönetiminden çıkarmamış. Baas 1963’te askeri darbe ile iktidara geldiğinde işte o türkiye kaçkını kürtleri ve onların nesillerini, siz buralı değildiniz kaçak geldiniz bahanesiyle kimliksizleştirdi, medeni haklarından yoksun bıraktı. İç Savaş başlayana dek ilk kürt talebi Suriye’de bu idi hatırlanırsa. Sonra bu kürtler benim arap ülkeme tehdit deyip Kuzeydoğu Suriye’de kürt yoğunluğunu sulandırmak için bedevileri yerleşik hayata geçirerek kendi arap kemerini inşa etmeye uğraştı. Maşallah mıntıkada kemer kemer üstüne ^^

Yani bugün bizi boğacağından korktuğumuz o kemeri döşeyen yine biziz. Terminatördeki zaman döngüsüne benzer bişi yaratmışız: Türkiye kürtlerini silahla bastırmaya çalıştığımız için güneye kaçanlar bizi boğacak diye yine silahla bastırmaya uğraşıyoruz. 


Nerdeyse 100 yıldır aynı döngü tekrar tekrar sil baştan.

Episode II: Vergeltungswaffe Olarak MülteciBomb 
   
Farkındasınız değil mi şu anda tüm evropayı tir tir titreten yeni Kavimler Göçü’nün müsebbibi biziz. Sınır güvenlik yapısı silahlı bir işgali engellemek için kurulmuş devletler sivil bir istilaya karşı çaresizler. Türkiye kendisini yüz üstü bırakan evropalı ortaklarından intikam almak için yecüc-mecüc seddinin kapılarını açtı ve biz artık garbi medyada her gün mültecilerin dramını/onların korkularını izliyoruz. Türkiye gerçekten de muazzam derecede başarılı oldu. Koskoca Yurop Şengen öncesine geri dönmekten bahsediyor. Gurur duy Türküyem. İç Savaş henüz iç savaş olmadan önce hamasi nutuklar atıp bir an önce savaşalım katil esad al sana bomba edebiyatı yapan, nihayet ikna olup tamam ulan dediğimizde bizi yüz üstü bırakan sözde müttefiklerimizden vergeltungswaffemiz, intikam silahımız mülteciler. Yüzbinlerce insan ülkemize yığılırken yardımcı olmak(bizim lügatte keş vermek anlamına geliyor) yerine, “ve fakat muazzam iş yapıyorsunuz azizim”, “helal olsun valla süpersiniz” tipi laf salatası servis edenlerden ölü çocuk tipi V1/V2lerimizle öç alıyoruz.

Peki bu mülteci işi nasıl başlamıştı ki? En azından Türkiye açısından. İlk mülteci akını Haziran 2011’de, İç Savaş’ın ilk dönüm noktası olan Cisr El Şugur olayıyla gerçekleşmişti. Hani MİT tarafından örgütlenilmiş/sahiplenilmiş(?) Suriye Ordusu mensupları ayaklanan halkı vurmak yerine isyanı bastırmak için gelen rejim güvenlik güçlerini pusuya düşürüp topluca imha ettiğinde. İç Savaşın 1976-1982 periyodunda ancak helikopterle birlik indirilip işgal edilecek kadar rejim karşıtı olan Cisr’den hem o askerler hem de 10-15 bin sivil bize kaçtı. Henüz köprüleri atmadığımız rejimin de onayıyla hepsini alıverdik sınırdan içeri. Kaçan Riyadlara kurdurulan şu meşhur Özgür Suriye Ordusu FSA’nın FOS olma nedenlerinden en birincisi onu yutupta türkçe suflelerle kurduranların devamında ülke genelinde ortaya çıkan potansiyeli yönetmeyi becerememeleridir. Misal kuran iki subaydan birini parayla sattılar Baas’a, öteki nerede kimse bilmiyor artık. Yani Suriyelilerin esas şanssızlığı kendilerini neoemperyalizmine kukla yapmaya niyetlenen master of puppet'ın bu işlerden kurbağa kermit kadar anlamasıydı ya neyse.
 
Sonra “100 bin mülteci kritik eşiktir” hamlemiz geldi. Şimdiki başbakanımız mültecileri satranç tahtasında bir tür piyon olarak kullanıp zafere ulaşacağımızı düşündü. Büyük bir özgüvenle karşı konulamaz çoban matını açık etmekten dahi kaçınmadı. Ülkesinin içini boşaltarak Esad’a zarar vereceğimize ve daha önemlisi ülkemizdeki mülteci sayısı 100 bine iblağ olduğunda dış dünyanın(müttefiklerimizin) nihayet müdahaleye başlayacağına inanıyorduk. Tüm Suriye’yi işgal değil yahu kuzeyde minnacık bir tampon bölge böyle güvenli,  noflyzonelusundan ki bi kere kurulsa önce saldırı korkusu olmadan gül gibi ordular kuracak, büyütecek ve sonra tampon tampona yavaşça ite ite bütün Suriye’yi temizletecektik (tanıdık geldi mi? yıllar geçti ama aynı hedef baki).

Bu hamle doğrultusunda mültecilerin ilk yığınsal gelişlerini hatırlıyor musunuz? 1989 Bulgar Türkleri Göçü rezaletinin aynısı yaşandı. Hani Özal önce Ey Jivkov kimi gönderiyorsan gönder dediydi de sonra sayı yüz bini aşınca sınırları kapamıştık. İlk aylarda zalim nusayri diktatörlüğünden kaçan sünni kardeşlerimize gel gellerimizin, kocaman açılan kucaklarımızın, moderen çadır kentlerimizin reklamı sonra sayı hayal edileni geçip üstelik hedeflenen gelişmeler yaşanmayınca ama tüh yahu mutsuzluğu/sessizliği. Rejimin istediğinin zaten bu olduğunu strateji dehalarımız acaba ne zaman anladılar? Mesela varil bombaları göklerden ilk inmeye başladığında henüz anlamamıştık. Keh keh recimin cephaneleri bitiyor zafer yakındır diye seviniyorlardı malum. Rejimin stratejisinin kontrolünde olmayan topraklarda yaşayan halkın göç etmesi, o meşhur deyişle gerillanın gölünün kurutulması olduğunu anladığımızda artık çok geçti. Onlar bu strateji doğrultusunda hususi olarak ekmek fırını önündeki kuyrukları bombalarken biz peşine verilmiş sözlerimizden dönemeyip ortada kaldık.

Yıllar geçip de ufukta herhangi bir çözüm gözükmeyince tüm ensar muhabbetlerimiz milyar milyar yurolar halinde buharlaştı ve  ihracata dayalı kalkınma stratejimiz kapsamında mülteci sorununu da ihraca karar verdik. Dediğim gibi muazzam da başarılı olduk. Büyüklerimizin planı nedir tam bilemeyiz ama hedefleri: sorunun varlığını evropalıların gözüne sokmak, suriye’de "istediğimiz" bir çözüm için zorlamak, nihayet güvenli bölge kurulmasına razı olmalarını sağlamak gibi birkaç bacaklı görünüyor. New York’ta  Ağaoğlu MyGöçmen misali yüz biner kişilik üç mültecikentin reklamını dinleyenler baş başa kaldıklarında BM odalarını kahkahadan inletmişlerdir herhalde. Yurtiçinde her soruna uyguladıklar mütayitliğin bu işte de yardımcı olacaklarını samimi olarak umdukları belli. Ama hala anlamadıkları bu planı sattıklarının geçmişte kendilerini kazıklayanlarla aynı insanlar olduğu. 

                              Kırk Yıllık Kâni'yi bilmeyenden neoosmanlı, olur mu yani.

Bu muazzam hamle ilk bakışta işe yaramış görünse de Esad’ın kalıcılığının –elbette geçiş(kimsenin kaç yıl olduğunu bilmediği) süresince- evropa tarafından kabul edilmesi ve ve ve Rusya’nın-evropa onayıyla- güneyden bizi kuşatması ile sonuçlandı. Malum göt kıspetten çıkınca Bağdat’tan 18 rehin işçi gelmez sadece.


Episode III: Geçmiş Günahların Gölgesi

Suriye İç Savaşı patlak vermeden hemen önce bir vesileyle yine ermeni mevzuu gündeme geldiğinde 2015’e sadece bir kaç yıl kaldığını anımsayıp Türkiye’nin tek adamın zaptu raptı altında 100. Yılı karşılayacağını düşünmüş ve tanrının da ermenileri sevmediğini terennüm etmiştim kendi kendime. Ermeni tohumu olduğumdan değil elbette. Gerçi ermeni tohumu da olabilirim. Ne komik ki sürekli ecdad, ata, soy-sop övüncü satılan bu topraklarda çoğumuzun adını bildiği en uzak ata dedesi/nenesi, bilemedin dedesinin dedesi/nenesinin nenesi o da adını kendinde filan taşıyorsa. Yoksa o çok övündüğümüz milletimizin mikro izdüşümü olan kendi özsoyumuzu bilmiyoruz bile. 20.yy’daki uluslaşma sürecimize paralel ve onu gerçekleşebilir kılan muazzam iç göçlerle köken bölgelerimizi terketmekten mütevellit ne kütüğümüz eski yerde kaldı, ne de aile bilgimiz var geçmişe uzanan. Belki de sürekli hayali dedelerle övünmeyi, ecdad torunu olmayı  bu kadar sevmemiz, bir yalana böylesine imanımız da bundan. Piç gibi kalma hissimizden. Öz dedelerimiz kayıp olduğu için onları hayali soy ağaçlarıyla ikame ediyor, huzur buluyoruz köksüzlük korkumuzu bastırayazıp.

Sosyal medyaya baktığımda yine her yanı ermeni döllerinin, ermeni tohumlarının, ermeni tezgahlarının ve sünnetsiz ermeni siklerinin sardığını görüyorum. Biz müslüman erkeklerin sünnetsiz hıristiyan sikine duyduğumuz bu korkunç arzunun, düşman ölüsünü soyup onun sikini sünnetsiz bulmaya dair fantezilerimizin elbette psikolojik nedenleri veya izahatı vardır en frodyeninden ama ben daha tarihi, daha maddi başka bir şey görüyorum music boxumuzdan fırlayıveren ermeni takıntımızda.  

Agatha Teyze’nin polisiyelerini okuyanlar bilir. Bazı atasözlerini kullanmayı çok sever o. En sık kullandıklarından biridir, geçmiş günahların gölgesi uzun olur. Agathaüstü bir başka polisiye klişesi ise her katilin muhakkak cinayet mahalline geri dönmesidir. Belki de Çanakkale törenini 25 Nisan’dan 24 Nisan’a aldırtan şark kurnazlığımıza nazire cinayetin yüzüncü yılında geçmiş günahlarımızın gölgesi cinayet mahallini boydan boya kapladı ve biz katiller cinayet mahallinde buluştuk yine. O meşhur terkip ile ifade edecek olursak türküyle, kürdüyle, lazıyla, çerkesiyle cinayet mahallinde tekrar buluştuk ve birbirimizi öldürüyoruz.

Ora’da askerleri öldürenlerin aslında ermeni olduklarını ilk duyduğumda henüz ilkokuldaydım. Çocuk aklımla ezeli düşmanımız ermenilerin gizlice Türkiye’ye  girip bu işleri yaptıklarını sanmıştım. Malum devletin Asala karşıtı eylem planı çerçevesinde dört bir yandan üfürülen propagandalarla ”1915’te aslında ermeniler bizi kesti"yle büyütülen ilk nesildik. Sonra sünnetsiz sikler meselesi çıktı ortaya. Çocuk aklımla bu sefer de ermenilerin gizlice o kürt denilen insanların kılığına girdiklerini düşündüm. Bu durumda çözüm gayet basitti: o bölgedeki vatandaşlarımızdan asker ve polisimiz gizlice bir ordu örgütleyecek ve onları yenecekti. O zamanlar koskoca devletin de 11-12 yaşındaki bir çocukla aynı akıl seviyesinde olduğunu, adına sonradan kontra-jitem, şu-bu denilen o orduyu kuracağını/kurduğunu bilmiyordum.

Sürekli terennüm edilen bu sünnetsiz sikli ermenilerle sandığımdan farklı bir şey kast edildiğini ilk kez bi Batmanlıyla yaptığım(ah şu kürtler yok mu) sohbette farkettim galiba. Kendi köylerindeki bir ağanın o olaylarda gasbettiği ermeni kadının ömrü boyunca hiç ama hiç konuşmadığını anlatınca ampul yandı.

Yine Agatha’nın romanlarında cinayet sıklıkla maddi bir temele dayanır. Gerçek bir burjuvadır Agatha ve materyal nedenlidir cinayetleri. Çünkü cinayet zaten maddi bir eylemdir. İşte tam da 100 yıl önce katiller cinayet eylemini gerçekleştirdiğinde bu cinayet de maddi temelliydi. O meşhur tehcirin ilk aşamasında ermeniler öbek öbek toplandığında insan pazarları kuruldu şimdi yine kanla yuğanan o topraklarda. Torunları sik uzmanlığında kariyer yapacak olan cinayetin planlayıcısı, azmettiricisi ve şeriki, kürt ortağının sırtını sıvazlayıp, tıpkı sattığı malın yanında eşantiyon tarak veren boğaz vapuru(ankaralılar için not: vapur; deniz, büyük göl, büyük nehir gibi su havzalarında kullanılan seyrüsefer aracı) seyyarı gibi, sana sadece ermeni toprakları kalmayacak bu cinayetle, şurada gördüğün kadınlardan ve çocuklardan beğendiklerini de alabilirsin dedi. Şimdi IŞİD’in Yezidi kadınlarını yağmalaması gibi ermeni kadınları ve kızları yağmalandı. Of kors güzel olanlar. Çirkinlerinse ırzlarına geçtik sadece. Kimisi de ırzlarına geçilmesin diye, elele tutuşup şimdi üstündeki köprüler mayınlanan nehirlerden ölüme atladılar.

100 yıl geçti. Tam yüz koca yıl ve katiller yine cinayet mahallinde buluştuk. Cinayetin planlayıcısı, azmettiricisi ve şeriki sikcibaşı, o kadar iyi biliyor ki o her daim inkar ettiği, hayır karşılıklı oldu olanlar bikere taam mı dediği cinayeti ve ganimetlerini; tüm internet ermeni tohumlarıyla, ermeni bunlar’la doldu yine. Kendisi o yetim kızları ortağına pişkeş çektiği için, kendinden bu kadar emin kuzu postuna bürünüp açın siklerine bakın diye bar bar bağırabiliyor. 100 yıl geçti ve Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkesiyle birbirimizi öldürüyoruz. Ki o da bir başka klişe değil midir? Hani suçlular alabildiğine başarılı bir işten sonra bir şekilde bozuşur ve reservoir dogsa döner ya ortam bir anda.


Ben 100. Yılı farklı olur diye düşünmüştüm. Dedim ya ermeni tohumu olduğumdan değildi merakım. Ermeni meselesi bir kılçık gibi boğazımıza takılıp kaldığındandı. Ne yutabiliyoruz, ne de kusabiliyoruz. Sürekli bir öğürme hali, sürekli bir rahatsızlık. Kafasına sivrisinek giren Nemrud’un tedavi niyetine kafasını balyozla dövdürmesi gibi kurtulmak için biteviye sünnetsiz siklerle dövüyoruz aklımızı. Kim bilir belki de tanrı ermenilerden o kadar da nefret etmiyordur.


Epilog: Hazin Geliyor

"Türkiye, bölgedeki bütün ülkelerle en yakın teması olan, düzen kurucu bir ülke konumundadır"

                                                                                                   Ahmet Davudoğlu, Eylül 2009


"Putin, Suriye'de bize karşı bir olumsuzluğa göz yummayacakları sözünü verdi"

                                                                                           Recep Tayyip Erdoğan, Eylül 2015


Suriye İç Savaşı bitti. Bundan sonrası sınır düzeltmeleri sadece. En iyi ihtimalle büyük ölçek bir Lübnan olacak orası. Hani her etnik, dini veya ideolojik grubun kendi bölgesi olan, fasulyeden bir devlet kalsa da görüntüde, her grubun kendi bölgesini yönettiği her an yine başlayabilecek bir iç savaşa karşı ellerin tetikte beklediği gettoland. Hepimiz yenildik. Sadece akparti kaybetti sananlar dahil hepimiz yenildik. 1918 Ekim'inde yenik Yıldırım'dan Kolordu Kumandanı Miralay İsmet tesadüf bu ya tam da bu suriye'den anadoluya doğru birlikte kaçtıkları fırka kumandanı alaman miralayı Otto Von Guhr'a bir kaçış molasında: biz zaten alışkınız ama bu sefer siz de yenildiniz artık bizim neler yaşadığımızı bizzat tecrübe edeceksiniz diyip pis pis sırıtmış. En fazla siz de yenildiniz sırıtışı o kadar.